İnsan Hakları / Nefret Suçları

3. Sayfanın Nefreti

Pazartesi, 24 Ocak 2011
Yasemin İnceoğlu’nu bizler akademisyen, yazar, nefret suçları, nefret söylemi ve ayrımcılık karşıtı çalışan bir kadın vb. olarak tanıyoruz. Peki, sizin için Yasemin kim? Neden tüm bunları yapıyor; nedir derdi? Siz de kapalı kapılar arkasında, çekinilen, bilim elitine ait bilinmez, sadece derslerde, sınavlarda karşılaşılabilen gayet erişilmez bir bilim insanı olabilirdiniz. Oysa yüzünüz, sözünüz ve üretiminiz topluma dönük.
Toplumdan kopuk bir bilim insanı, hele de bir ”iletişimci” nasıl olunur düşünemiyorum. Topluma sırtınızı dönerek yabancılaşmış, asosyal ve elitist akademisyen olmaktan öteye geçemezsiniz. Bilim insanı özgür, eleştirel, sorgulayıcı ve tabii ki bilimsel kuşku ile olaylara yaklaşan kişidir. Ben genelde medya eleştirisi yaptığım için eleştirel düşünce tarzının gereklerini yerine getirmeye çalışıyorum, “mevcut toplumsal düzeni” eleştiren, hatta dayatılan koşullanmalardan sıyrılmaya yönelik beceri kazanmamız gerekiyor. Kişiliğimle de ilgili olabilir belki bu duruşum,“geleneksel”e her zaman antipatim olmuştur, çünkü geleneksel, “hiyerarşi” yanlısıdır, “yeni bir dünya mümkün” sloganının temel çıkış noktası olan direniş ve değişim isteğine yer vermez, üstelik kendinden olmayanları “ötekileştirme” potansiyeline sahiptir.
 
Nefret suçunu tanımlamak daha kolay gibi görünüyor. Sonunda, önümüzde olmuş bitmiş, faili ve mağduru olan bir suç var. Ancak nefret söylemi dediğimizde işler sanki biraz karışıyor. Bize de, bu karışıklığı, sizin görüşleriniz ışığında gidermeye çalışmak düşüyor.
Nefret söylemi, nefret suçuna giden sürecin çıkış noktası, yani nefret suçunun önünü açan onu teşvik eden, tahammülsüzlüğün ve hoşgörüsüzlüğün dışa vurumudur. Hedef alınan gruplara “toplumda size yer yok” mesajı yinelenerek verilir, grup üyeleri pasifleştirilir/sessizleştirilir. Bu durum doğal olarak demokratik düzeni yıpratır, zira insanın en temel hakkı olan “yaşama ve katılım hakkını” ellerinden almış olursunuz. Kaldı ki demokrasilerde “tercih” etmediğiniz, istemediğiniz insanlarla da beraber yaşamak zorundasınız, “onları istemiyorum” deme lüksünüz yoktur.    
                              
Nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasındaki sınır nasıl çizilebilir? Özellikle Türkiye’deki LGBT kimliği ve temsiliyetine yönelik söylemler düşünüldüğünde, bu sınır nerelerden geçmeli? İfade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki muğlak ve göreceli ayırt edici çizgiler sorun olabiliyor. Sizce nefret söylemi nasıl, hangi araç ve yöntemler ile engellenmeli?
Bu sınır konusu çok tartışmalı, nefret söylemi kapsamına girdiğini iddia ettiğiniz yerde, ifade özgürlüğü ihlali konusunda eleştiriler gündeme gelmektedir. Bilindiği üzere 216. madde “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesiminidiğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrikedenleri” veya bu kriterler sebebiyle aşağılayanlarıcezalandırmakta. Bu madde nefret suçunun önlenmesi için bir adım olarak gözükse bile, savcıların, genelde azınlıklardan ziyade devleti ve çoğunluğu korumak amaçlı kararlar aldıklarını biliyoruz. Hatta bu maddenin azınlık hakları için mücadele edenlere bumerang etkisi yaptığını da gördük.
Neler yapılabilir? Mecliste, Nefret Suçlarını Önleme Komisyonu kurulması, medya çalışanlarının eğitilmesi, gazetecilerin, akademisyenlerin, STK’ların ve en önemlisi nefret suçları mağdurlarının bir araya gelmesi, farkındalık yaratma/arttırma sağlanması, nefret söylemi ile mücadele kapsamında mevzuat alanında bir dizi adım atılması gerekmektedir. Gazeteler özellikle de internet siteleri ve okur mektuplarında çok yoğun olarak nefret söylemine rastlamaktayız, bunlar izlenmeli, rapor tutulmalı ve de protesto edilmelidir. En azından tüm bu girişimler caydırıcı olabilir.
 
Bir bilim insanı olarak sizce “Bakan” Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik hastalıktır!” açıklaması nefret söylemi kapsamında değerlendirebilir mi? Nefret söylemi içermeyen ama belki de ayrımcılık içeren bir söylem olabilir mi? Bu söylem söz konusu gruba yönelik nefret suçlarının artışına neden oluyorsa bunu nasıl tanımlamak gerekir?
Aliye Kavaf’ın “eşcinsellik bir hastalıktır” açıklaması içinde önyargı, aşırılık, olumsuzluk barındırması ile ayrımcılık içeren bir söylem olarak tanımlanabilir. Daha da önemlisi ciddi bir “dezenformasyon” içermesi açısından çok talihsiz bir açıklama. Bakan, eşcinselliğin psikoterapi ve anti-depresanla iyileştirilebileceğini düşünüyor herhalde. Hâlbuki 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Derneği, 17 Mayıs 1990’da da WHO (Dünya Sağlık Örgütü) eşcinselliği hastalık kategorisinden çıkarttılar, Yogyakarta İlkeleri’nin 18. maddesi de kişinin cinsel yöneliminin tedavi edilemeyeceğini vurgulamakta. Tabii burada göz ardı edilmemesi gereken bir konu var: Bakanın açıklaması, kendi kişisel görüşü mü yoksa devletin görüşü mü? Devletten bir tepki gelmemesi, Bakanın özür gereksinimi duymaması düşündürücü.
 
Medya da, “eşcinseller bile böyle düşünüyor” gibi bir yanılsamaya neden oluyor… Örneğin Cemil İpekçi’nin Fatih Altaylı ile birlikte yaptığı “gey hakkı ruj sürme hakkı değildir” haberinde tam da bunu yapıyor. Bunu nasıl değerlendirebiliriz?
Cemil İpekçi, söyleşisinde, geylere ayrımcılık yapılmadığını ve durumumuzun Avrupa’dan, Fransa’dan iyi olduğunu söylüyor, gerekçesi de eşcinselliğin ülkemizde suç olmaması. Oysa eşcinsellik kanunla yasaklanmamıştır ama homofobi ülkemizde çok yaygındır. 2001 yılından beri Paris’in Belediye Başkanı olan Bertrand Delanoe bir gey, 2012 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacağı söyleniyor, 2002’de Delanoe’ya bir Müslüman göçmen, sırf “Sosyalist ve gey politikacı” olduğu gerekçesiyle suikast girişiminde bulunmuştu, Türkiye’de bir Belediye Başkanı veya Cumhurbaşkanı adayının gey olması mümkün mü? Türkiye ile Fransa’yı karşılaştırmak bile yanlış, İpekçi’nin kendisi bir gey olmasına rağmen, diğer geyleri rencide ediyor, burada “öteki”nin “ötekileştirme” sahnesiyle karşı karşıyayız. Kendisi “Nişantaş’lı sosyete terzisi” manşetleriyle ana akım medyada yıllardır boy gösteriyor; ana akım medyanın da işine geliyor tabii, sıradan/ortalama bir geyi haber yapmak, İpekçi kadar reyting/tiraj sağlamaz. Geylerin sanki tek derdinin ruj sürüp gey kulüplerinde gezmek olduğunu söylüyor. Bence İpekçi sanal bir dünyada yaşıyor. Oysa bahsettiği insanlar ailelerinden dışlanıyorlar, şiddete maruz kalıyorlar, sırf cinsel yönelimleri yüzünden işe alınmıyorlar veya işten atılıyorlar, bunların hiç birisi de onların tercihi değil.
 
Medyanın düzenli olarak özellikle transfobik nefreti kışkırttığını ve bununda transseksüel bireylere yönelik şiddete dönüştüğünü her gün görüyoruz. 3. sayfa haberlerinin dilini de nefret söylemi kapsamında değerlendirmek mümkün mü?
Cinsel yönelimlere ilişkin nefret söylemi hemen hemen tüm gazetelerin 3. sayfa haberlerinde yer almakta, özensiz dil kullanılmakta, başlık ve içeriklerde olumsuz eklemeler yapılmakta. LGBT haberleri her tür suç, şiddet, ahlaksızlık ekseninde işleniyor, LGBT bireyler sapkın veya sapık bireyler olarak ötekileştiriliyorlar. Bunu, nefret söylemi kapsamında ele almak gerekir, çünkü haber dili şiddetin alt yapısını hazırlar. Şiddet, gelenek, sosyal inanç, metaforlar kullanılarak aşağılayıcı ve nesneleştirici klişeler aracılığıyla meşru kılınır.
 
Bir söyleşinizde sivil toplum örgütlerini “tabandan kopuk ya da elitist” bulduğunuzu söylediniz. LGBT örgütlerinde de bu özellikleri görüyor musunuz? Bu bağlamda, Türkiye’deki LGBT örgütlerinin nefret söylemi ve nefret suçları ile mücadelesi nasıl örgütlenmeli?
Kanımca Türkiye’de LGBT örgütler hiç de tabandan kopuk ve elitist olarak örgütlenmediler, bu örgütleri bu biçimde tanımlamak haksızlık olur, birkaç toplantılarına katıldım, son derece iyi organize olmuşlar, üyelerinin entelektüel ve duygusal zeka seviyeleri yüksek, katıldıkları toplantı/panellerden beklenti çıtaları yüksek. Son yıllarda katıldığım panellerde en zorlayıcı, en vurucu soruları onlardan duydum, konuşmacının geyik yapmasından ve söylenenleri tekrar etmesinden rahatsızlıklarını gayet açık bir biçimde belirtiyorlar, azimliler, zamanında ve doğru tepkiler verdiklerini düşünüyorum. LGBT’lere yönelik nefret söylemi ve nefret suçlarının, yalnız bir kesimin değil, tüm insanlığı ilgilendiren bir insan hakları sorunu olduğunu vurgulamaları çok önemli. Judith Butler’ı Türkiye’ye getirebilmek, her yıl Anti - Homofobi Günlerini eş zamanlı ülkenin birçok yerinde yapabilmek gerçekten büyük başarı. Bence 10-15 yıl öncesine göre bu hareket çok büyük ses getirmeye başladı, bundan 15- 20 sene sonra da çok daha iyi yerlere geleceklerini düşünüyorum.
 
Peki, LGBT bireyler ya da duyarlı herhangi biri, nefret söylemine karşı kendi özelinde, yaşam alanında kişisel olarak neler yapabilir?
LGBT bireylerin “farkındalık” seviyelerini mümkün olduğunca yükseltmeleri gerekiyor. Toplumun cinsel yönelim algısına baktığımızda hiç de parlak olmayan verilerle karşılaşıyoruz. Prof. Dr. Yılmaz Esmer'in 2009 yılında hazırladığı "Radikalizm ve Aşırıcılık" adlı araştırması kapsamında 34 ilde 1715 kişiye sorulan "Kiminle komşu olmak istemezsiniz?" sorusuna katılımcıların %87'si "eşcinsel" kişiler olarak yanıt verdi. Bu sonuç Türkiye’de LGBT’lerin işlerinin ne kadar zor olduğuna dair bir ipucu veriyor.
 
Nefret söylemine sıkça maruz kalan LGBT’lerin ve İslamofobi mağduru olabilen Müslümanların dayanışmaları mümkün mü? Sık sık bu grupların ya da bu gruplardan bireylerin birbirlerine yönelik nefret söylemi ürettiklerini görüyoruz ne yazık ki.
Ülkemizdeki ne yazık ki “öteki” olduğunu iddia eden gruplar da kendi “öteki”lerini yaratmakta çok ustalar. Fobi, bir şeye karşı duyulan korkunun, bireyin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkilemesi halidir. Artık hastalık haline dönüşüyor bu korku. İşin tuhafı, yapılan araştırmalar da çoğu zaman insanların bir bölümünün, bilmediğinden, tanımadığından korktuklarını gösteriyor. Homofobi ve İslamofobi arasında hiçbir fark yok. İslami kesim arasında yaygın bir kanı var: ”Eşcinsellik, İslami inançla ters düşer”. Nasıl ki İslami kesim, sadece başörtülü diye eğitim haklarının ellerinden alınmasına karşı geliyorlarsa, aynı şekilde LGBT’lerin de toplumda özgür ve rahat bir biçimde yaşamalarına destek vermeliler ve saygı duymalılar, ille de onları onaylamaları veya sempati duymaları gerekmez ama onların taleplerinin kendi taleplerinden çok da farklı olmadıklarını bilmeliler. Aksi takdirde “çifte standart” ve “samimiyetsizlik” tablosu çizerler. Aynı hoşgörüyü ateist bir yurttaşa da göstermeleri gerekir, tabii ateistin de aynı hoşgörüyü dindar birisine göstermesi gerektiği gibi.
 
Bir başka söyleşinizde de, 3000’e yakın kapalı sitenin kapatılma ölçütlerinin arasında ırkçılık ve ayrımcılığın olmaması da çok düşündürücüdür diyorsunuz. Peki ya pornoyu ırkçılık, ayrımcılık ve nefretten daha tehlikeli gören bir iktidar ile nasıl mücadele edilebilir?
2007 yılında kabul edilen 5651 Sayılı “Internet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 8. maddesi, internet ortamında yapılan ve içeriği intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanması için yer ve imkân sağlama; ve 1951 tarihli ve 5816 Sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”da yer alan suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesine karar verileceğini belirtmektedir. Ancak ırkçılık, ayrımcılık veya nefret söylemi ile ilgi kurulabilecek herhangi bir suç bulunmamaktadır. Burada iktidara çok önemli görevler düşmektedir. İslamın eşcinselliği kesinlikle kabul etmediğini biliyoruz. İşte tam da bu yüzden, iktidar partisinin muhafazakâr seçmen oylarını riske atıp eşcinselleri destekleyen herhangi bir yasayı geçireceklerine inanmak, aşırı iyi niyet gösterisinden başka bir şey değildir. Ancak ABD’nin bazı eyaletleri, İspanya, Hollanda, Belçika, Norveç ve Güney Afrika’da eşcinsel evlilikler yasallaştı, diğer yandan Finlandiya, Fransa, İngiltere, Danimarka, İsviçre, Almanya, Portekiz, İzlanda ve Yeni Zelanda’da eşcinsel çiftlere birçok yasal haklar tanınmaya başladı. Ülkemizin üyeliğini beklediği AB ülkelerinde durum böyle iken, siyasi iktidarın bu konuda uzun süre tepkisiz kalması imkânsız. Nasıl ki farklı “açılım” girişimleri var, bu konuda da açılıma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.  
 
İnsanlara çoğunluk, yani “biz ve ötekiler” algısını ve yorumunu yükleyen iktidar odakları ve devletler olduğuna göre, sizce nefret söylemini tek tek bireyler üzerinden cezalandırarak engellemeye çalışmak ne kadar etkili olabilir ve bu yöntem, gruplar ve kimlikler arası barışı kurmayı ne kadar başarabilir?
Bu konuda yasal mevzuatın veya özel yasaların çıkarılması tek başına yeterli olmayacaktır şüphesiz. Gerek Avrupa ülkelerinde gerek ABD’de bu konuda yapıldığı gibi, ülkemizde de verilerin toplanmasına ve en önemlisi bu verilerin kamuoyuyla paylaşılmasına, yargı ve medya çalışanlarının eğitimine, nefret mağdurlarına rehabilitasyon desteği sağlayacak düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu konuda en büyük görevlerden biri de medyaya düşmektedir, medya “biz” ve “onlar” kutuplaşmasını güçlendirmekten ziyade; karşılıklı anlayış, saygı, kimlikler/kültürlerarası diyalogu sağlıklı sürdürebilmek adına kelimelerin ve imgelerin gücünü doğru kullanmalıdır.
 
“Lezbiyenlere tecavüz ederek onları topluma kazandırabiliriz” gibi söylemlerde bulunarak eğlenebilen insanları nasıl topluma kazandırabiliriz? Bir umut var mı?
Bu söylemin “eşcinsellik bir hastalıktır” inancından pek farkı yok, lezbiyenlere tecavüz edip onları hizaya getirmek düşüncesi ciddi patolojik bir durum sergiliyor. Bununla eğlenenleri bir yana bırakın, bir de buna gerçekten yürekten inanan ve çözüm önerisi olduğuna inananlar var. Açıkçası bu yetişkin insan gurubunu bu saatten sonra hiçbir yöntem iflah edemez, bir başka deyişle “umutsuz vaka” olarak değerlendiriyorum ne yazık ki.
 
Peki, son olarak, “Antalya Aile Konferansı” sonuç bildirgesini siz nasıl okuyorsunuz?
Bildirge heteroseksist, erkek egemen ve muhafazakâr bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bildirgede halen ısrarla eşcinselliğin bir hastalık olarak tanımlanması ve de ensest ile eşcinselliğin aynı şey gibi gösterilmesi (her ikisine de hastalık olarak yer verilmekte), doğal evlilik kavramına yapılan vurgu, LGBT’lere karşı nefret söyleminden başka bir şey değildir. Adeta aile yaşantısını düzenleyen, denetleyen ve de adeta ahlak bekçiliğini üstlenen bildirgede, kadına ailedeki “anne” ve “eş” rolü atfedilmek suretiyle, “nesilleri devam ettirmek üzere bol çocuk doğurması” önerilmekte ve kadın ikincil konuma itilmektedir.
 
Diğer yandan, bekâr/anne babaları, nikâhsız evlilikleri, doğal evliliklerden doğmayan çocukları  “öteki”leştiren bildirge, toplumdaki bu grupları yok sayarak, “sizin aile tipinizi onaylamıyoruz, siz toplum için kötü rol modeli oluşturuyorsunuz, toplumu yozlaştırıyorsunuz, ideal aile tipi şöyle olmalıdır” türünden dikte edici, ayrımcılığa varan, nefret suçlarına çanak tutan bir tutum içine girmek ve de en önemlisi tüm bunları ahlakı korumak ve aileyi kutsamak adına yaptığına inanmak son derece hatalıdır ve dramatik sonuçlar doğurabilir.