Kaos GL Dergi 103




Kullanıcı girişi


Dergi Satış Noktaları


Haftanın Şugarı

"İnsan hakları meselesi kolay hallolur diye düşünüyorsanız ben de size 'Önce eşcinsellerin problemlerini halletmeliyiz. Hani şu yoklarmış gibi saydıklarımızın' derim. Bana göre asıl bölücü olan eşcinselleri saymayanlar. Bunun başörtüsünden ne farkı var ki! Başörtülüler üniversiteye giremiyor. Eşcinseller ise hiçbir yere. İş bulamıyorlar, onlara yaratık gözüyle bakılıyor, arkadaşlık etmek bile ayıp karşılanıyor"

  • 2 sene öncesinin Hormonlu Domates sahibi Hülya Avşar günah çıkartıyor.

Diğer Şugarlar



Bize yazın!


Danışma Hattı




Hukuk Hattı


Kaos GL Kitaplığı


İşçi Ağı


Açılmak



Dernek Üyeliği


Gönüllü Aranıyor!


Kadın Kadına Öykü


Akademi Formu


Haklarını biliyor musun?



Yönsüz Martılar

Kadın Kadına | Satır Arası

“Her gün gidip, gün boyunca oturmaktan zevk aldığı bebek kahvesinde ilk kez görmüştü onu. Kulağına ılık bir rüzgâr gibi çarpan sesi, insanı alı koyan kokusu yakalamıştı onu. Ortak arkadaşlar, yer yok oturabilir miyimler olurken aynı masada bulmaya başlamışlardı birbirlerini gün geçtikçe. Sonra birbirlerini görmedikleri günler geçmedi bir türlü.” 1. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda Sapphonun Kızları / Lezbiyen Biseksüel Politikaya Katkı Özel Ödülü alan Çay Kaşığı rumuzlu yarışmacının öyküsü.

KAOS GL

Çay Kaşığı

KADIN KADINA ÖYKÜ YARIŞMASI - Sapphonun Kızları / Lezbiyen Biseksüel Politikaya Katkı Özel Ödülü – 2006

Derin derin sigaralarından çekip, az önce yaşadıkları utancı nereye koyacaklarını düşünmekteydiler. Birisi daha çok, belki diğeri daha az. Öğretilegelmişlikler olduğunu bildikleri bir sürü şey, onlar için çok tanımsızdı aslında. Ama bunu sadece onlar biliyordu. Başkaları da bilmeli noktasında kararsızdılar. Önce utanmamalıydılar.

Gün yeni doğmaktaydı. Ada, Gözde’nin saçlarını gözünden aldı, alnını dudaklarına koydu. “Bir şekilde başaracağız, üzülme” dedi. Birbirlerine sarıldılar ve öylece kaldılar.

İkisi de yalnız yaşıyordu. Ada, uzun yıllar yurt dışında okumuş ve çalışmış; şu an bir yerde çalışmıyordu. Gözde ise üniversiteyi yeni bitirmiş ve asistanlık yapmaktaydı.

O geceye kadar, hemen hemen her gün görüşen Gözde ve Ada, yaşadıkları son şeyleri düşünmek için, beraber bir süre görüşmeme kararı aldılar. Ada, şehir dışına çıktı, Gözde şehirde kaldı; İstanbul’da.

Her gün gidip, gün boyunca oturmaktan zevk aldığı bebek kahvesinde ilk kez görmüştü onu. Kulağına ılık bir rüzgâr gibi çarpan sesi, insanı alı koyan kokusu yakalamıştı onu. Ortak arkadaşlar, yer yok oturabilir miyimler olurken aynı masada bulmaya başlamışlardı birbirlerini gün geçtikçe. Sonra birbirlerini görmedikleri günler geçmedi bir türlü. Görüşemedikleri zamanlarda, her ikisine de nefes almak, konuşmak zor geliyordu. Karşılaştıkları o an, her şey sadece onlardı, onlarındı. Ama nerden çıkmıştı işte o gece. Ne gerek vardı.

Kıyıda oturmuş uzaklara bakıyor Gözde, uzaklarına. Onu özlüyor. Ama o bir sapık değil ki. Hasta mı ki o. Değil işte.

Kafasını kaldırıp martıları görüp şaşırıyor. Ne işleri var bunların bu şehirde derken, kendi kendisine, niye sevdiğim insanın yanında değilim diye de sormaktan alı koyamıyor. Kendisini Ankara’daki martılar kadar yönsüz ve şaşkın hissediyor.

Hava soğumaya başlayınca oturduğu yerden kalkıp başka bir yere gidiyor Gözde, onsuzluktan acı çekmediği, yaşadıklarının suçluluğunun hafiflediği bir yerlerin hayalini kuruyor. Ama biliyor ki şu an için böyle bir yer tanımsız_ şu an için..

Niyeyse bir umut internet kafeye gidip maillerine bakıyor Ada. Yok, hiçbir şey yok. Donuk bir biçimde ekrana bakıyor. Arkada konuşan insanların seslerini yakalıyor. Birileri yüksek sesle “eşcinsel” diyor. Utanıp, küçüldükçe küçülüyor. Dayanamayıp mekânı terk ediyor.

Taksim’e içmeye gitmeye karar veriyor. Şimdiden sarhoş gibi ama olsun iyi gelir farklı insanlar, belki unutturur. Bir sürü erkeğin gözü üstünde; bir sürü teklifler. Görüntüsü gözünün önünden gitmiyor, dokunuşlarını bacak arasında hissediyor. Bir an herkesin ona baktığını sanarcasına hissedip, şarabını dikip dışarı çıkıyor. Yürümeye başlıyor öylesine. Yolda birkaç tanıdık selamı, her zamankinden daha ağır ve özlem kokan hava. Ağlamaya başlıyor Gözde, “Seni istiyorum” diyerek.

Hoş bir yere benziyor oturup bir şeyler içmeyi düşündüğü. Hafif bir müzik uzaktan, sıcak tarçınlı şarap. Deniz kokusunu ve deniz gibi kokan sevdiği kadını hatırlıyor tekrar. Onsuzluğa dayanamayacağını düşünüyor. İçince geçer diyor ardından. Susku. Damakta kalan hafif tarçın kokusu gecede.

Uykusuz bir gecenin ardından okula gidiyor Gözde. Nasıl ders anlatacak ki kafası ve kalbi bu kadar dolu ve ağırken. Dersi kısa kesiyor yorgunum diye. Odasına gidip bir sigara yakıyor, maillerine bakıyor. Spam dolmuş yine. Silmek üzereyken bir isim çarpıyor gözüne. Ne bu… Lamb.. ba.. da.. Hah, Lambdaistanbul. Bir kitap çıkartmışlar. Eşcinsel ve biseksüellerin sorunları. Bi dakka. Başkalarıda mı var yani. İnanamıyor. Mutlu mu olsa, kızgınlık mı duysa bilemiyor. Hemen adreslerini alıyor. Ama nasıl gidecek oraya. Nasıl insanlar kim bilir. Tacize falan uğrar mı acaba. Gözünü karartmaya karar veriyor. Yarın gidecek.

Sıcak ekmek kokusuyla uyanıyor güne. Teyzesinin yanağındaki öpücüğü Gözde’yi getiriyor aklına. Aslında aklından hiç gitmemişti ki.. Ilık bir banyodan sonra, bir arkadaşının heykel sergisine gitmek üzere yola çıkıyor Ada. Arkadaşı kapıda karşılıyor. Sarılıp boynuna ağlayıp, onu seviyorum diye haykırmak istiyor. Evet ama hangi “O” diye sorarsa arkadaşı. Sadece ağlayabiliyor. Beraber sergiyi geziyorlar. Ada, her heykeli kadın biçimlerine benzetiyor; oturan kadın, uzanan kadın, aşık kadın… Arkadaşı, Adanın gözlerindeki aşkı görüyor. Hava almak için terasa çıkıyorlar. Yine martılar var. “Neyin var? Seni hiç böyle görmemiştim”… “Yok bi şeyim, iyiyim ben”… “Aşık mısın?”… “Evet”… “Peki niye üzgünsün, bir ölüye mi aşıksın?”… “Sayılır”… “Ne demek sayılır, açık konuşur musun Ada?... “ “… “Anlaşıldı, gizemli kadını oynamak istiyorsun”…”Hayır, ben…”… “Çok aşığım sadece”… “Ya çıldırtmasana Ada”… “Peki söyliycem ama kızmayacaksın olur mu”… “Ya niye kızayım aşk olsun Ada”… “Tamam, söylüyorum bak”………… “Ben çok aşığım bi şeye…”….”Neye”…”Bir kadına”… “Dalgamı geçiyorsun”… “Hiç olmadığım kadar ciddiyim ben”… “Maymunsun ya kızım, bunu mu söyleyemedin bunca zamandır, canım gel buraya ben de bir şey oldu sanmıştım…”. Sarılırlar. Ada, zevkten ve mutluluktan kahkahalar atarak ağlar. Çok rahatlar onay gördüğü ve olumsuz bir tepki görmediği için. Cesaretlenir de.

Merdivenler ne kadar da karanlık. Geri mi dönsem acaba. Daha neler, bu kadar geldim. Kapıyı çaldım bile. “Merhabalar, hoş geldiniz”… “Hoş bulduk”… Gözde, ne yapacağını bilemez. “Salona buyurun, ilk kez geliyorsunuz herhalde”… “Evet”… Bir anda Gözde’nin kanı ısınır mekâna, oradaki insanlara. Şimdi bu insanlar da mı hemcinslerine aşık diye düşünür. Duygularında yalnız olmadığını bilmek onu rahatlatır. İnsanların birbirleriyle yaptığı sohbetleri dinler. İnsanlar, onun gibi benzer sorunlar yaşamaktadırlar, şaşırır. “Ben de böyle şeyler yaşadım” der. “Ben de yaşadım, hatta yaşıyorum hala, çok canım yanıyor, kafam çok karışık, ne yapacağımı bilemiyorum”… “Kendimi bir suçlu gibi hissediyorum. Kendimi cezalandırmak için duygularımı dışlamaya çalışıyorum ama onlarsız bir hiçim. Ben bu muyum, ben neyim?” der ve ağlamaya başlar. “Seni çok iyi anlıyorum Gözde. Ben de benzer şeyler yaşamıştım. Aynı suçluluk, aynı yabancılaşma hissi. Ama şunu bilmelisin ki, sorun sende değil kesinlikle. Kadın ve erkek ilişkilerine hapsolmuş bir hayatta yaşıyoruz. Hemcinsimizden hoşlandığımızı fark ettiğimiz ilk anda bu hapsolmuşluğu en derinimizde yaşıyoruz. Yaşadıklarımız bizlere, bir hastalıkmış, sapkınlıkmış, olmaması gereken bir şeymiş gibi geliyor. Eşcinsel ilişkiler hep vardı. Ama ne yazık ki, gerek “ben normal değilim” hissinden ötürü, gerekse “insanlar ne der korkusundan ötürü” hep kapalı kapılar ardından yaşandı. Ama bu bizim kaderimiz olmamalı, öğle değil mi… Kendine biraz zaman tanı, bunca yıllık ezberler, bozulmaları elbette ki zaman alacaktır. Kendini rahat bırak, etkinliklere gel git, yeni insanlarla tanış, hepimizin de tecrübelerinin ne kadar da benzer olduğunu gör. Bir de hissettiklerinin yanlış olmadığını ve senin de yalnız olmadığını bil”. Gözde’nin gözleri dolmuştu. Öylesine hafiflemişti ki uçacağını sandı mutluluktan. Ada’yı hemen aramak istiyordu, arayıp bu öğrendiklerini onunla da paylaşmak. Hiç tanıdık olmayan bu aitlik hissini yaşamak için kendisini zamanın ve mekânın kollarına bıraktı.

Sergi bitince beraber bir şeyler içmeye gittiler. Ada, sürekli mutluluk gözyaşları döküyordu. Birkaç bardak şaraptan sonra keyfi iyice yerine geldi, anlattıkça anlattı son zamanlarda yaşadıklarını. Arkadaşı onu büyük bir dikkatle dinledi çoğu zaman gülümseyerek. Ada, yaşadığı çelişkileri ve bu çelişkilerin ona ne kadar ağır geldiğini anlattı. Arkadaşı, yaşadığı bu dönem için bu kafa karışıklıklarının son derece normal olduğunu, kendisine, kendisini anlamak için zaman vermesini söyledi. Bir de bir arkadaşından bahsetti Kaos GL gönüllüsü olan. Şimdi, dikkatle dinleme sırası Ada’daydı. Arkadaşı, Kaos GL’nin varlık nedeninden, oradaki insanların yaptıklarından, paylaşımlarından bahsetti. Başka başka insanların, hisdaşlarının varlığını bilmek Adayı hiç bu kadar heyecanlandırmamıştı. Arkadaşı gittiği birkaç etkinlikten etkinliklerin ne kadar da keyifli geçtiğinden bahsetti. Yarın, Kaos GL’ye birlikte gitmek için sözleştiler.

Lambda’daki insanların verdiği dergilere göz atıyordu. Bir de tabi ki, şu eşcinsel ve biseksüellerin sorunları kitabına. Okudukça, olaya ne kadar da ön yargılı yaklaştığını fark etti ve çektiği acıların ne kadar da gereksiz olduğunu. Ama yine de içinde kötü bir his vardı ve onu bırakmıyordu. Sonra, mekâna ilk geldiğinde ona “yanlış değilsin, sadece kendine biraz zaman ver, dolu dolu geçirilen bir zaman” diyen arkadaşın söylediklerini ve yüzündeki güven dolu ifadeyi hatırladı. Kendisini o an daha iyi hissetti. Ne kadar şanslı ki, yarım saate kadar başlayacak olan kadın toplantısına denk gelmişti. O an, Ada’nın da orada olmasını çok istedi. Ona sarılmak, onu öpmek istedi ve ne kadar çok sevdiğini haykırmak bütün dünyaya; önce Ada’ya.

Asansörle yukarı çıkarlarken, Ada’nın kalbi ağzına gelmek üzereydi. Arkadaşı, her şeyin yolunda gideceği yönünde onu rahatlatmaya çalışıyordu. İçeriye girdiklerinde ortam pek kalabalık değildi. Büyük bir yer sayılırdı. Solda salon, sağda bir sürü kitabın olduğu bir kitaplık, kadınlar ve erkekler. Gösterilen yere oturdu hemen. Varlığının fark edilmesini istemez gibi davranıyordu, başı eğik, suskun. Sonra birileri Ada’ya “Selam” dedi. “Merhaba”… “Merhaba, ben Selim”… Uzun boylu, kıvırcık dalgalı saçlı, yumuk gözlü bir çocuk. “Bir şeyler içer misin”… “Lütfen”… Güncel ve sıradan şeyler olsa da diyalog kurmak Ada’yı rahatlattı. Havadan sudan konuşmaya başladılar sonra Selimle. Anlattıkları çok hoşuna gidiyordu Ada’nın. Selim kendi hayatından durumları anlamış, nedenleriyle nasıllarıyla birlikte ona anlatıyordu. Bir an, buraya gelmekle ne kadar da iyi bir şey yaptığını fark etti. Mutlu oldu ve Gözde’nin de aynı şekilde mutlu olmasını istedi. Mekân kapanana kadar arkadaşıyla beraber Kaos’ta durdu Ada. Çıkışta bir yelere gidip bir şeyler içtiler hep beraber. Gittikçe kendisini daha iyi tanıdığını ve kendisiyle yüzleştiğini hissediyordu. İşte o an, tüm bunları da Gözdeyle paylaşmak istedi. Herkese kocaman sarılıp ve teşekkür edip ilk otobüsle İstanbul’a, Gözdesi’ne dönmek için yola koyuldu.

Sevgisi içine sığmıyordu. Yüzünde bir gülümseme, Beyoğlu sokaklarını dolaşıyordu. Her şey, tüm yaşadıkları, gördükleri gözüne hoş geliyordu. Ada’yla hala yaşamakta oldukları ayrılığı istemediğine, Ada’yla bir ilişki yaşamak istediğine karar verdi ve Ankara’ya bir an önce gidip, kendisini sevgilisinin kollarına bırakmak için yola koyuldu.

Sabaha karşı Bolu Dağında mola verdi Ada’nın otobüsü. Sidikten patlayan idrar torbasını rahatlatmak için uykulu gözlerle tuvalete gitti. Bir an tanıdık bir koku duydu. İşte her şey ona Gözde’sini hatırlatıyordu, onun sigarasının kokusu; davidof çikolatalı. Acayip iyi hissetti kendisini, içi sıcacıktı. Tuvaletten çıkınca canı çorba içmek istedi, yine aynı tanıdık kokuyu duydu.

Bir sigaranın iyi gideceğine karar verip indi mola yerinde otobüsten Gözde. Sigarayı, resmen Ada’ya karşı duyduğu aşkla yakıp derin bir nefes çekti. Onu düşünmek içini ısıtıyordu sabah ayazına inat. Gün doğduğunda sevgilisinin kollarında, ne zamandır olmak istediği yerde, onun yanında olacaktı. Kesmedi, bir sigara daha yaktı.

Çorbasını yudumlarken Ada, bir görüntüyü Gözde’ye çok benzetti. Yerinden doğrulup emin olmak istedi. Evet, oydu. Heyecanla yerinden kalkıp koşmaya başladı. Bir yandan da, “Gözde, Gözde” diye bağırıyordu. Gözde sesi duyup arkasını döndü ve kendisine doğru gelen Ada’yı gördü. O da koşmaya başladı. Deliler gibi birbirlerine sarıldılar, öpüştüler, dakikalarca. İkisi de mutluluktan ağlıyordu. Sonra beraber, Ada’nın otobüsüne binip İstanbul’a döndüler. Otobüste bütün gece sürekli birbirlerine temas ettiler, hiç ayrılmadılar.

Gün doğduğunda artık, Ada’nın evinde yatakta çıplak bir şekilde uzanmış, unuttukları kıvrımlarını yeniden hatırlamak istercesine, büyük bir açlıkla birbirlerine dokunuyorlardı. Havaya karışan kokular çıldırtıcıydı. Saatlerce birbirlerinin içine girdiler, her yerleri, her şeyleri birbirine deyebilsin, dokunulmamış hiçbir yer kalmasın diye. Yatak şehvetten sırılsıklam olmuştu; terden ve vajinal sıvılardan. Bu iki insan birbirlerini çok seviyordu ve özlemişlerdi.

Bu güzel geçen saatlerin ardından, beraber duşa girip, kahvaltılarını yaptılar; saatlerce, tadını çıkara çıkara. Sonra birbirlerinin yokluklarında yaşadıklarını uzun bir solukla anlatmaya başladılar. Gözde, Lambda’nın onu nasıl mutlu ettiğini, Ada da, Kaos’un onu nasıl mutlu ettiğini anlattı uzun uzun. Kendi cinsel yönelimlerini kabul etmekte niye bu kadar zorlandıklarının üstünde durdular. Daha çok Lambda’ya gidip, oradaki insanlarla zaman geçirmeye karar verdiler. Çünkü ön yargılarla mücadele edebilmenin, kendini başka insanlara doğru bir biçimde anlatabilmenin iyi bir yoluydu örgütlü mücadele. İnsan kendisini çok kötü hissediyordu yoksa. Cinsel yönelimini kimseyle paylaşamıyor, yalnızlaşıyordu. Ama başkalarıyla beraber konuştukça, tartıştıkça, paylaştıkça, sosyalleştikçe her şey daha kolaydı. Belki zaman içinde, onların bir zamanlar ki bakış açısıyla birileri kapıdan içeri girecekti ve onlar da diyecekti ki: “Ne yanlış, ne de yalnızsın, üzülme”.

Bunları artık rahatça konuşabiliyor olmaktan, aldıkları kararlardan, yeni yaşayıtlardan ve birbirleriyle olmaktan memnun, sıkıca sarıldılar birbirlerine hiç bırakmamacasına.

yeni yorum ekle

mesele sanirim icerik..
Submitted by Anonim on Salı, 15 Mayıs, 2007 - 11:37

merhaba tekrar. endişesini duyduğun noktaları anlıyorum. anladığım kadarıyla konu bence pek edebi anlam değil, daha çok metnin içinin ne şekilde doldurulduğu. herkesin hissettiği elbetteki biriciktir kendisine göre. aşk da öyle. ben, iki kadın arasındaki duyguların daha özel/güzel olduğunu ya da öyle olması gerektiğini düşünmüyorum. iki erkek veya bir kadın ve bir erkek arasındaki duygular da özeldir/güzeldir. yani biri diğerinden daha üstündür gibi algılamıyorum. bu algının da nedenleri elbetteki anlaşılabilir. homofobinin tavan yaptığı bir hayatta yaşıyoruz ve bu bağlamda yaşadığımız tecrübelere sınırlar çizmeye, kutsamaya ihtiyaç duyabiliyoruz. çünkü hayatın olağan akışında, herhangi bir anda hemcinsimize hissettiğimiz duyguların değer gördüğü tecrübesini yaşayamıyoruz. bu da bizi, yaşadığımızın özel olduğunu ister istemez düşünmeye itiyor. yani özünde homofobinin bir sonucu olarak kendimizi savunma refleksi diyebiliriz bu yaklaşıma. dediğim gibi anlaşılabilir ama bu duyguyla başka biçimlerde mücadele de edilebilir. mesela, kamusal alanlarda ilişkilerimiz daha çok görünür/saygı duyulur olmaya başladığında, kendi içimizde bir değerler bütünü yaratmak yerine, dışarıdaki değerleri kendimize göre dönüştürebiliriz diye düşünüyorum. diğer yandan estetik kaygısı da, bilindiği gibi çok uzun zamanlardır kadın ve kadınsılık üstünden yaratılan/tanımlanan bir olgu. hani derler ya kadın daha yuvarlaktır, daha esnektir, daha duygusaldır, göze daha hoş gelendir, daha... bu giysiyi bence üstümüze giymemeliyiz. yani bu yüklemeler, sadece erkek dünyanın, söyleminin görmek istediği kadın tipi. tarihe bakacak olursak, sürekli kadın üstünden tanımlanan ama kadının özne değil nesne olarak konumlandırıldığı bir estetik anlayışı var. günümüzde de kadın dediğin şöyle olmalı, böyle olmalı ya da kadına/kadın ve kadına yakışan şudur söylemleri tamamen bunun bir uzantısı. bu sarmaldan kurtulmanın yolu bana göre, kendi dilini yaratmaktır. bu söylem, sisteme ait unsurlar taşıyabilir, taşımayadabilir. ama önemli olan, bir şeyleri hangi refleksle yaptığımızdır. öyle olması gerektiği için mi, öyle yapmak istediğimiz için mi. burdan yaklaşırsak olaya, her insan algısı kadar farklı farklı kişinin güzeline, estetiğine referans veren söylemler görebiliriz. kolay gelsin..

izlem.

cevapla


Hiçbir aşk diğerinden üstün değildir
Submitted by Anonim on Çarşamba, 16 Mayıs, 2007 - 14:11

Ben estetik kaygılarımı dile getirmiyorum. Ben kendi estetik anlayışımı söyledim. Sanırım psikoloksun, böyle kişilik tahlili yaptığına göre ya beni tanıdığını sanıyorsun ya da psikoloji okudun. Erkek egemen toplumda kadın ve estetik içiçe geçmiştir. Benim kadar toplumda erkeğin kadını üzerine yazmamıssındır. Biz öyle bir dönemdeyizki; şairlere soruyorlar " kadından şair olur mu?" Bir şairin cevabı beni sarsmıştı." hayır kadından şair olmaz; çünkü kadının kendisi şiirdir." Kadın hareketi içerisindeki bir çok kadın bu şairi kutladı. Biz böyle içselleştirmişiz, tüm beğenilerimiz erkeğin isteklerine göre sıralanmış. Aç kalan kadın güzeldir, şişmam kadın çirkindir. Ben bir şiir değilim hele de başkasının şiiri. Hiçbir kadın cinsel obje olmayı hak etmiyor. Kadın ne için makyaj yapar? Alış-verişte ölçütü nedir, neye göre kendisini beğenir?.. Bu sorulara istenildiği kadar örneklerle çoğaltıla bilir. Cinsiyet ayrımcılığının kökenlerinden biri de öğrenilmiş çaresizlik bana göre. Kadın ya da erkek; kişi birey olmadığı sürece bu sanrılar ve sancılar herzaman devam edecektir. Birey olma sürecinde en fazla kan kaybeden kadındır. Bu yüzden kadın, birey olmayı öğrenme ve yaşama sürecinde daha bilinçli olmalı. Hep deriz kadına pozitif ayrımcılık uygulanmalı. O zaman pozitif ayrımcılığı ilk önce kendimizde uygulamalıyız. Bana göre kadın daha estetik; ama bana göre. Birde olması gereken var oda insan olma süreci. Yani cinsiyetin ortadan kalktığı ve bireylerin ön plana çıktığı bir dünya. Bunun homofobiyle ilgisi yok. Bu tamamen "nekadar bireyiz" sorusuna aranan cevap bence. İkimizde sanırım aynı dili kullanıyoruz; ama anlatımlarımız farklı. Çok teşekkürler sevgili İzlem, sana da kolay gelsin. Deniz

cevapla


Konu olarak güzel bir
Submitted by Anonim on Pazartesi, 14 Mayıs, 2007 - 09:12

Konu olarak güzel bir öykü; ama olay örgüsü çok hatalı. Benim bu yorumum yayınlansın diye yazmıyorum. Yazıya getirdiğim bir eleştiri. Ben bir okuyucu olarak sorumluluğumu üstlendim. Tüm öyküler güzel, hepsini okudum. Az çok basit hatalar var; ama bu öyküdeki hatalar çok fazla. Olay örgüsü yeşilçam filmlerine benzemiş. Edebi akıcılık çok zayıf. İmlalara zaten diyeceğim yok; ama kahramanların konumu çok büyük bir hata. Ada şehir dışına çıkıyor, Gözde İstanbulda kalıyor; ama yazı ilerledikçe Ada İstanbulda Gözde şehir dışında. Bu öyküdeki en göze çarpan hata bu. Yani bir değerlendirme kurulunuz var ve bu hataları dikkate almadığınızın nedenini öğrenmek isterdim. Emek çok önemli bir şey ve böyle hatalar emeği hiçe saya biliyor. Umarım beni yalnış anlamassınız ve bir okuyucu olmamın mazurunu gösterirsiniz. Amacım daha kaliteli ve ileriye dönük güzel şeylerin olması. Açmazlarımız ancak ozaman bize umut olarak geri dönecektir. Çok teşekkürler.

cevapla


aslında olay örgüsünde bir sorun yok.
Submitted by Anonim on Pazartesi, 14 Mayıs, 2007 - 11:54

merhabalar. yaziyi yazan kisi olarak okundugunda ne olcude anlasilabilecegi yonunde kaygilarim vardi, zaman zaman kafa karistirici gelmis olabilir. olay orgusu hatali olmasindan cok sanirim ilk okundugunda karmasik gelebilir. ama akisa dair herhangi bir sorun yok. paragraf paragraf sirayla oyku karakterlerinin anlari anlatiliyor. bu anlasildiginda gayet akici bir oyku bana gore. mesela, ankara'da martilari goren ada sasiriyor ama bana da martilarin ankara'daki varlıkları soylendiginde cok sasirmistim :) bunun yaninda, oykuler elle yazilarak webe aktarildigi icin bazi yazim hatalari olmus. bunlari da ilgili arkadastan duzeltmesini rica ettim. kaldi ki, akis ya da olay orgusu acisindan hatali bir oyku olsaydi bile, bunu emegin hice sayilmasi olarak algilamak ya da acmazlarimizin bizlere umut olarak geri donmesi onunde bir kiymik olarak gormek de bana gore dogru bir okuma degil. onemli olan kadin kadina askin olumlanarak var olabildiginin altinin cizilmesiydi. bunun saglanmis oldugunu dusunuyorum. elestiriler icin tesekkurler. kolay gelsin..

izlem.

cevapla


Bir noktada özürdiliyorum.
Submitted by Anonim on Pazartesi, 14 Mayıs, 2007 - 14:20

Bir noktada özür diliyorum. Karakterleri ben yalnış okudum. Paragraflara dikkat etmediğimi gördüm. Bu noktada yazıda hata yok; ama diğer noktalarda okuyucu olarak beni rahatsız eden noktalar var. Bu bir öykü ve edebi niteliklere uymalı bana göre. Yaşadığımız aşk ve ya herşey nekadar yüceyse bıraktığı üründe o derece üretken olmalı. Tabiki olumlu örnekler herzaman yazılmalı; ama sadece yazmak için olmamalı. Ben emeğini hiçe saymıyorum. Aksine emeğine çok değer veriyorum ki vermeseydim yazmazdım bu eleştiriyi. webe aktarıldığında hatalar oluşa biliyor; bunu hatırlatmak ya da dikkat çekmek sorumluluğum. Yazmak için yazılmış demiyorum kesinlikle. Yalnış anlaşılmak istemem. Söylemeye çalıştığım tek şey böyle güzel duygular ve konu kusursuz bir edebi nitelik taşımalı. Çok mu şey istiyorum bilmiyorum; ama kadın kadına aşk daha estetik, daha derin, daha tutkulu ve bunun ürünü de o derece özeldir. Seni de anlıyorum kendimide. Umarım yalnış anlamamıssındır ve tüm yüreğimle tekrar söylüyorum yüreğine sağlık. Sana da kolay gelsin ve teşekkürler. Deniz

cevapla


bir-iki detay
Submitted by Anonim on Perşembe, 17 Mayıs, 2007 - 23:00

Yazılanları okudum. Emek verilmiş. Öyküyü yazan da kritik eden de. Önce ikisini de tebrik ederim. Bir küçük hatırlatma, YALNIŞ yazılmaz, YANLIŞ yazılır. " MAZURUNU GÖSTERİNİZ" diye bir ifade yoktur; "MAZUR GÖRÜNÜZ " / anlayışla karşılayınız ve hatta biraz da affediniz lütfen ifadelerini kapsayan arapça veya farsça kökten gelen Mazur kelimesi bu şekilde kullanılabilir. Kelimenin kökünü bilmiyorum, az sonra ben de araştıracağım.

Selamlar Başak UPAR

cevapla


Anket - Dergi&Web



Sağlık Çalışanları Anketi


KKM - Kasım 08




50/50 Eşitlik



Duyuru Listesi

Kaos GL haberlerini takip etmek için E-posta adresinizi girmeniz yeterli.



Google Reklam


LGBT Ünlüler


LGBT Söyleşi


Madiledik!

“Gay'lik toplumsal bir sorun değil, o sapkınlığa giriyor. (…) Kadın erkek ilişkisini yasaklarsan, insan sonunda kendi cinsiyle ilişkiye girmeye başlıyor. Cinsellik içgüdülerle oluşuyor, ihtiyaç olduğu için de bir noktada dışa vurum yaşanıyor. Bu da sapkınlıklara yol açabiliyor.”

  • Biri İpek Tuzcuoğlu’nu durdursun!

“Oğlunun kafasındaki baba resmini yıkarsan, tabii ki anneyi örnek alır. Ondan sonra da kadın gibi davranmaya baslar. Oğlum, bir gün çıkıp da bana bunu söylerse 'Hay, ağzıma tüküreyim beni' der, dönüp kendime bakarım.”

  • Gazetecinin "Oğlunuz ya da kızınız, gelse ve ‘Baba, ben eşcinselim’ dese?" sorusuna İsmail Hacıoğlu’nun verdiği yanıt. En son ‘eşcinsel sperm’i oynayan Hacıoğlu’nun sözleri size de tanıdık geliyor mu?

Diğer Madiler



Kampüs Ağı


Radyo Programı


Dosya: AşK


Dernek Tüzüğü


English - Deutsch - Kaos GL - Dergi - Kütüphane - Kültür Merkezi - Künye - İletişim