Yaşam

Feminizm ve Queer’e dair gullümlü bir muhabbet

09 Haziran 2013
Haber: Kaos GL
Söyleyelim, kıyamet koparsa kopsun; feminizmin öznesi transgender, genderqueer, cinsiyette rahat edemeyenler, interseksler ve çok farklı beden-ruh pratikleri olabilir... 
 
Begüm - Gülkan (Noir)  / Kaos GL Dergisi, Mayıs-Haziran 2013, Sayı 130
Butler’dan arakladığım şu söze bayılıyorum: queer kişisel bir özgürlükten ziyade özneler arası özgürlük egzersizi. Şimdi seninle meraklı bir egzersize girişecez sanırım...
 
(Begüm) Queer hayatımı sürdürmeye çalışırken dünya ile olan ilişkimi devamlı sorgulayan bir etik algısı. Hayatımın içinde dolanan, zaman zaman beni çok zorlayan, hatta canımı acıtan ama bazen de bireysel özgürlüğüme yakınlaştıran pratikler ve deneyimler karmaşası sanırım. Şu an seninle yanyana duruşumuzun nizamını bozan, biraz huysuz, biraz muzip, aynı anda feminist bir yoldaşlık duygusu. Ben feminizmi ve queeri dünya ile ilişkilenme hallerimi etkileyen metodolojik ve etiksel kavramlar olarak anlıyorum. Ben “queer” değilim, ama hayatı queerleşme arzusu olarak deneyimlendiriyorum.
 
(Gülkan) Monokrom bir dünyada darlandığımı sanırken queer aslında oldukça renkli bir filmin içinde yer aldığımı bana hissettiren, nefes almamı sağlayan bir şey oldu. Sadece cinsiyet değil, yaş, etnisite, toplumsal statü ve diğer birçok konuda kusursuz icranın imkânsızlığını, aslında normal diye bir şeyin olmadığını hatırlatan bir düşünme-eyleme biçimi. Bu tüm ilişkilenmelerimi, tüm temaslarımı değiştiren bir şey. Butler’dan arakladığım şu söze bayılıyorum: queer kişisel bir özgürlükten ziyade özneler arası özgürlük egzersizi. Şimdi seninle meraklı bir egzersize girişecez sanırım...
 
Queer denince... Her eve lazım alet edavat
Bu yazıyı derlemek için koltuğa kurulduk ve zamanımızın çoğunu tanımlanması belki de mümkün olmayan “queer” dediğimiz bu kavramı nasıl kurguladığımızı tartışarak geçirdik. Türkiye’de (dünyanın her yerinde olduğu gibi) ‘queer’ çok farklı deneyimlere tekabül edebiliyor. Hepimiz bize iyi geldiği halleriyle uyarlıyoruz ve kullanıyoruz. Her ne kadar Anglosakson dilden yolculuğuna başlamış bir kavram olsa da aslında bedenler arasındaki hareketliliği devamlı değişime ve değiştirmeye açık. Normatif düzeni altüst eden ve ontolojik olmayanı anlatan queer, bir etik algısı ve metodoloji olarak kurgulandığında soyut, elle tutulamayan ve kimselerin ulaşamayacağı bir ideal olarak algılanabiliyor. Oysa queer denince biz, düşünme, ilişkilenme, sevme, sevişme, tartışma, çarpışma, politika yürütme, halleşmelerinde her eve, bünyeye lazım bir alet edavat gibi gündelik hayatımızın içinden düşünmeye çalışıyoruz. Queer kelimesi Türkçe’ye farklı kullanımlar ve anlamlarla çevrildi. Ama bizim için queer konusunda önemli olan queerin farklı çeviri süreçlerinde (teorik, metinsel, bedensel, mekânsal, vs.) nasıl anlamlar, performanslar, deneyimlere vesile olduğunu anlamaya çalışmak.
 
Yani queer’den ne anlıyoruz dediğimizde bu söylemler ortaya çıktı…
Queer bizim için her seferinde başka bir şey olan özgürleşme çabaları diyebiliriz.
İkiliklere zorunlu olmayan başka türlü düşünebilme önerisi.
Bir tahayyül.
Her dem bir arzulama hali.
Bir fiil, sıfat değil.
Kimlik değil.
Kimliksizleşmek yerine eğip, büküp, birbirine karıştırmak gibi farklı eylemlerle kimliklerin iktidarını dönüştürmek.
Aynı anda birden fazla kimlik politikası yapmak hiç değil.
Ayrı ayrı kutulandırılmış hallerimizin kırılma noktası. Kutulardan açılan delikler, hava akışı, sürekli birbirine, birbirinden kaçış imkânları.
Bütün kimliklerin varlığının sorgulandığı noktada “... tür kişiye queer denir” veya “queerler böyle yapar” demek kendi kendini değilleyen bir anlamın stilde sıkıştığı bir durum. Queer sahiplenilebilecek bir şey değil.
Normlardan ayrışmak ve onları ihlal etmekle kalmayıp birbirimizle nasıl ilişkilendiğimizi de sorgulayan bir etik algısı.
Queer ezme - ezilme ilişkisini sorguluyor ve hayatı ikilikler üzerinden algılamanın eleştirisini yapmamızı sağlıyor. İki tane ‘queer olmuş özne’ ve onların söz söylemesi değil. ‘Queer olmuş özne’ kimdir, neye benzer bilmiyoruz. Queer bize göre temasın etik olması, özgürleşme çabası.
Hiçbir şeyin sabitlenemediği yerde, o normu devamlı dönüştüren farklar ve farkların açtığı aralıklarda olasılıklar, imkânlar olmalı. O imkânların elimizde mevcut olanlara göre daha özgürleştirici olma imkanı hatta.
 
‘Hala çalabilen zilleri çalın. Kusursuz teklifinizi unutun. Her şeyde bir çatlak vardır. Işık böyle içeri girer.’ Leonard Cohen / Anthem                                                                                                                                        
Queeri tanımlamaktan çok çatlaktan sızan ışığın, havanın, suyun derdinde, hevesindeyiz...
 
Feminizmi queerleştiren anlar, ittifaklar ve kimi olasılıklar…
Queer kavramının bedenler arasındaki yolculuğuna baktığımızda queer teorik bir yaklaşım olarak feminizmi eleştirir ve dönüştürür. Bu kavramsal dil, yaşadığımız coğrafyada teorik ve metinsel çevirilerin sınırlarını aşıyor ve bir bedensel çeviri olarak gündelik hayatımıza müdahale ediyor. Bu nedenle kavramsal tartışmaların yaşadığımız coğrafyada nasıl queer ve feminizm arasındaki ilişkilere yansıdığına, feminist hareketi queerleştiren deneyimlere ve bazı ittifak olasılıklarına bakalım.
 
2000 yılında çıkan Roza Dergisi’ni çok kıymetli buluyoruz. Künyesinde 2 Aylık Kürt Kadın Dergisi yazan bu derginin ve yayın çevresinden kadınların postkolonyal bir etki ile hem feminist hareketi dönüştürdüğünü hem de cinsiyetçilik eleştirisi ve feminist müdahaleleri ile o dönemki Kürt hareketini dönüştürdüğünü düşünüyoruz. Mevcut antimilitarist hareket de Roza’dan etkilenmiştir. Bu deneyimi tüm bu sosyal hareketleri queerleştiren bir müdahale olarak okuyabileceğimizi düşünüyoruz.
 
Yine 2000’li yılların başından itibaren feminist örgütlenmelerin içinde varolan lezbiyen ve biseksüel kadınlar, kendi bedenleri üzerinden politika yürüterek feminist örgütlenmelerin heteroseksizmini sorguladılar. Aynı dönemde hızla sokakta görünürleşen LGBT hareketin erkek egemen politikalarını eleştirerek, LGBT örgütlerin ataerkil ve cinsiyetçi politikalarının da kırılmasını sağladılar. O gün bu kadınlara “Ay çok queersiniz” deseydi birileri, öylece ne diyorlar diye bakardık belki de. 2000’li yılların başında LGBT örgütlenmelerin diline ağır aksak giren queer kavramı, henüz yaygın bir tartışma yaratmıyordu. “Ya peki queer?” sorusuna “dur daha henüz değil” denmişti bir kere. Oysa LB kadınlar, feminist ve LGBT aktivizmi içinde hem söylemleri hem de farklı beden performansları ile birebir varolarak, öpüşerek, tartışarak ve hareketlerin içerisinden gelerek her iki yapıyı sorgulayıp dönüşümlere yol açtı. Feminizmin hetero-normativitesinin sorgulanması sadece LGBT hareketlerin dışarıdan yaptıkları bir müdahale değildi. Bu bize göre kendini açıkça lezbiyen ve biseksüel olarak tanımlayan kadınların performansları ile çatlaklar yaratan çok değerli bir queer müdahale olarak okunabilir.
 
Tabi feminist hareketin içindeki her dönüşüm momentlerini queer bakış açısı ile okuyabileceğimizi önermiyoruz. Ne Roza dergisinin ne de lezbiyen ve biseksüel kadınların pratiklerinin sürekliliği olan queer dönüşümler yarattığını da söyleyemeyiz. Roza dergisinin ortaya çıkışı bize göre radikal anlamda queer bir an, ama devamına baktığımızda queer olarak tanımladığımız anın normatifleştiğini, kurumsallaştığını da görebiliyoruz. Feminist hareket içerisinde mücadelenin devamlı başka başka yerlerden queerleşmesi ve bunun sürekli olması önemli. Alet edavat demiştik ya, queerleşmek her seferinde başka bir alet ve başka bir mücadele gerektiriyor.
 
Fakat önerdiğimiz iki deneyimin de püf noktası aslında içeriden ve dışarıdan olarak algılanan, zaman zaman da kutuplaştırılan feminizmlerin yaratılıyor olması. İçinde yaşadığımız feminist ve queer mücadeleler içinden söz üretecek olursak, feminizmin öznesinin kim olduğu sorusu bu varsayılan ikilik içinde hiç bir zaman tüketilmesi mümkün olmayan bir tartışmadır. Varsayılan bir feminist bütünlüğe (queer) müdahalelerde bulunan “öteki” feministler ikiliği kurgusu inşa ediliyor. Kendini lezbiyen, biseksüel, trans ve queer olarak tanımlayanlar dışardan gelenler oluveriyor, oysa dedik ya her şeyin içinde bir çatlak var ve hepimiz oradan içeriyle dışarısı arasında salınıyoruz. Her nasılsa queer, feminizmin içine bir türlü sığamıyor, devamlı taşıyor. “Beyan esastır” derken, kendini feminist olarak tanımlayan translar feminizmlerini anlatmak zorunda kalıyor. Alanlarda birileri ‘kadın’ varsayıldıkları için feminizmlerin varlığı dahi sorgulanmazken oluyor bunlar. Seks işçiliği pratikleri ve söylemleri farklı derinleşmeler yaratırken, interseks bireylerin hem queer hem de feminist yöntemleri nereden bozacağını daha henüz deneyimlemeye başlıyoruz...
 
Türkiye’de feminizmin tarihine baktığımız zaman trans kadınların tarihini ve dayanışma ile madileşme melezi o özgün direnişlerini görmüyor olmamız bir tesadüf değil. Daha kimse ‘bu coğrafyanın feminist mücadelesinde bir Ülker Sokak veya Eryaman direnişi vardır’ demedi. Feminist bakış açısı ile tarih yazımını erkeklerin tarihi olarak eleştirirken belki iğneyi kendimize de dokundurmamız ve hangi mücadelelerin meşru, hangilerinin ise feminizmin dışında, çevresinde kaldığını sorgulamamız gerekiyor. Hepimiz işçi sınıfından olmadığımız halde Novamed direnişindeki kadınların tarihini feminist tarihimize yazarken, seks işçisi trans ve natrans kadınların direnişi o tarihin parçası olarak okunmuyor.
Feminist tarih yazımına queer bir müdahale için Ülker Sokak’tan daha radikal bir örnek bilmiyoruz!
 
(Stonewall versus Ülker Sokak. Uzaklarda arama, çünkü sen içimdesin...)
 
Vakti zamanında ‘Vesikalı kadınlar’la dayanışmak için ‘vesika alma eylemi’ gibi bugün bile çok radikal bir pratiğin olduğu feminist hareket, tarihinin yazımında, trans kimlikler ve seks işçiliği işin içine girdiği zaman kendini dilsizleştirmesi neden?
 
Aklımıza bu sene tam da 8 Mart sürecinde, İstanbul’da Bayram Sokak’ta yıllardır seks işçiliği yapan çoğunluğu trans kadınlara yapılan baskılar gece yürüyüşünde gündemleştirilmediği geldi.
Yürüyüşün akışı Bayram Sokak’ın bir üst caddesinden sloganlarla geçerken, Bayram Sokak ve oradaki kadınların durumu dışarıda kaldı. Oysa feminist ve queer mücadelenin tarihine baktığımızda, yaralarının birbirine ne çok benzediğini görmek mümkün, ama nedense bu iki yara birbirini tanıyamıyor.
 
“kim tutar ki elini bir daha / içini kanatan bir rüya olur bu yara...”
 
Sesli düşünüyoruz; az ileride Emek sineması, Tarlabaşı gibi rant uğruna mutenalaştırmaya maruz kalan alanların dibinde tam da aynı sebepten bu kadınların çalıştığı evler ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Kent direniş hareketleri, feminist hareket ve trans hareket buraya ittifak içeren bir müdahalede bulunamaz mı?
 
Queer ve feminizm heteropatriyarkal düzenin eleştirisi noktasında temel bir ittifak kuruyor elbet, ama feminizme queer yaklaşım aslında içindeki kimlikleşmiş her türlü hegemonyayı ve düzeni eleştiriyor – normatifleşmiş düzen feminizmin içinden bile geliyor olsa queer bunu ihlal ediyor. İttifakın da ihlalin de doğrudan pratikler üzerinden gerçekleşmesi bizi cezbeden. Queer’i konferans salonlarının dışında asıl doğduğu yere yani sokağa salacak bu deneyimler olacaktır.
 
Sokak demişken...  Daracık daracık sokaklar...
İstanbul’da yıllardır düzenlenen 8 Mart gece yürüyüşlerinde yaşadığımız farklı feminizmlerin çatışmaları olarak beliriyor. Çok değil bundan birkaç sene evvel, 8 Mart gece yürüyüşünde çok fazla ‘lezbiyenler vardır’ sloganı atıldığına dair alanda huzursuzluk olmuştu. Bu sene benzer bir şekilde kendini feminist gruba ait tanımlayan bazı kadınlardan alanda ‘çok fazla’ gökkuşağı bayrağı olduğuna dair eleştiriler geldi. İçimizden ‘gel burdan yak’ demek geçse de bu tartışmaların analiz edilmesinin feminizm ve queer arasındaki tartışmayı belirginleştirdiğine inanıyoruz. 8 Mart gece yürüyüşü bir eylem ve bir olay olduğu için bunun özelinde feminist hareket olarak varsaydığımız bütünlüğün yargılanması adaletli olmaz çünkü queer hallerin tutarlı bir hikâyesi olmadığı gibi feminist hareketi de homojen bir bütünlük gibi tartışamayız. Öte yandan yaşadığımız queer kaygıları su üstüne çıkarması açısından 8 Mart yürüyüşleri çok önemli.
 
Yukarda belirttiğimiz alanda varoluşlara dair eleştiriler kapalı bir mekânsal deneyimi tanımlıyor. Bu mekânın önceden belirlenen kuralları var. Varsayılan bir düzen nizam var: tek renk ve tek bayrak. Gelenekten gelen ve hiç sorgulanmayan bir örgütlenme modeli var. Toplantı düzeni ve karar alma mekanizmaları var. Yani merkez var. Sınırları var bu alanın, içeriye alınanlar ve içerdeyken dışarıda kalanlar. Hangi bedenlerin feminist varsayıldığına dair sanki önceden inşa edilmiş bedensel teknolojiler var. Varsayılan diyoruz çünkü aslında bu mekâna giren bedenlerin sorgulanması sadece bazı bedenleri kapsıyor. Feminist mekân kutsallaştırılırken, üzerine kurulan bu düzen varsayılan tutarlı homojen bir alan varmış yanılsaması yaratıyor. Bu örgütlenme modeli bize muhafazakârlığı ve milliyetçiliğin inşasını anımsatıyor. Muhafaza edilmeye çalışılan bir feminist alan ve özne var ve buna karşıt olarak konumlandırılmış geçişi kontrole tabi bedenler ve diller.
 
Feminist örgütlenmelerin içinde birçok kadın bugün cinsel kimliğini ve yönelimini açık olarak yaşıyor. Bu bedenler o politik hareketin ‘gerçek’ mücadelesinden sapmadıkları, yani ‘normalleştikleri’ sürece ‘farklı’ feminizmlerin parçası, mozaik taşı oluyor. Ama burda farklılık tam olarak nerede duruyor diye düşünmek zorundayız. LGBT ve queer elbet aynı olarak değerlendirilemez ve LGBT hareketin içerisinde lezbiyen ve biseksüel kadın feministlerin de feminizmin öznesini tanımlamakta queer yaklaşımları olmayabiliyor (olması da gerekmiyor). Bazen kimi LB feminist arkadaşlarımız feminizmin öznesi konusunda herkesten daha tutucu olabiliyorlar açıkçası. Bu nedenle normalleşme kavramını daha karmaşık olarak ele almak gerek, feminizme homofobiyi atfetmiyoruz (tabi her feminizmin heterosekizmi aynı derecede sorgulamadığı gerçeği ile). Normalleşmeyi burada feminizmin normatifleştirdiği bedensel düzene uyum olarak algılayabiliriz ve bu düzen devamlı başka bir düzen olabiliyor zaman içerisinde.
 
Söyleyelim, kıyamet koparsa kopsun; feminizmin öznesi transgender, genderqueer, cinsiyette rahat edemeyenler, interseksler ve çok farklı beden-ruh pratikleri olabilir...
 
Daracık daracık sokaklar... Sokakta onlar da misket yuvarlar...
 
Queer feminizmle yoldaşlığında aslında feminizmi devamlı bozan pratikler olarak karşımıza çıkıyor ama bu süreçte tabi sabit değişmeyen temel bir queer tazyikten bahsetmiyoruz. Queer devamlı hem kendi içinde hem de feminizmin varsayılan bütünlüklerini, cinsiyet kategorilerini ve örgütlenme biçimlerini bozuyor. Antiotoriter bir mücadele alanı olarak queer feminizme sapkın girişler yapıyor. Belli tür eylemlerin kendisi queer olur diyemeyiz. Belli bir momentte ve belli koşullar altında, hizanın çizildiği ve iktidar tarafından belirlendiği anda bu yolun ihlal edilmesine ve başka bir yolun o an için oluşturulmasına queer diyebiliriz. Ama o eylemin kendisini sabitleştirip ‘bu eylem bundan sonra her koşulda queerdir’ dediğimiz andan itibaren iş değişiyor. Bunu adıyla sabitleyen biçim yaratıldığında ve bunu da yapanlara queer dendiğinde sorun oluşuyor. Queer kendi normativitesini yaratmış oluyor. Queer pratiklerin kendilerini bir taraf ve ortaklaşılmış söylemler üzerinden tam da bu anda üretmemesi, yani kendi normlarını ve ezberlerini yaratmaması gerekiyor.
 
Feminizmimizi aslında kıymetli bulduğumuz kıçımıza da sokarız... lakin kendi arzumuzla, itaatsiz.
Birileri “bu alan bizim alanımız, onlar da gitsin başka yerde eylem yapsınlar” dediğinde, bu yolun sahibi olduğunu idda eden bazı feministler varsa, bu yol ihlal ve işgal edilmelidir, yol kesilmelidir. O yolun o an için akması engellenmeli ve bu yolun sahibi olmamalıdır.
 
(Evet, başlıkta yazdığımız gibi transfeminizm için kıçımıza sokmamız ve başka yerde eylememiz söylendi kıdemli feminist bir ‘ablamız’ tarafından bundan iki sene önce. Bunu zikretmeyi eyleme dair mahcubiyet oluşmadıkça politik buluyoruz.) Yoksa bu yol, yol olmaktan ve feminizm de feminizm olmaktan çıkar. Bu yol hepimizin yürüdüğü yoldur ve biz yürüdükçe dönüşür değişir. Biz dediğimiz şey, o an orada feminizm ittifakında, heteropatriarkaya karşı ittifak alanıdır. Queer olanca rahatsız ediciliğiyle bunu gösterebilir. Bunu gösterdikten sonra kendi tarzını çaktığı andan itibaren ‘buranın yeni iktidar odağı benim ve bu yolun ben de sahibiyim’ demiyor olmalı queer ihlaller. Dolayısıyla müdahale, ihlal, provokasyon gibi eylemler sabit bir feminist etik ya da aslında patriyarkadan taklit ederek öğrendiğimiz rasyonel adap şiddetiyle ehilleştirilip susturulmadığında gerçek bir karşılaşma anından bahsedebiliriz. Ama bu eylemlerin queer eylemler olarak çakılıp sabitlenip queer denilen öznelerin de aslında bir yerlerdeki direniş icracıları olarak kodlanması -sanki şövalyeler gibi- feminizm ve queer ittifakı açısından sorunludur. Queer bu kodlamaların öznesi kim olursa olsun bunu sorgulamalıdır. Feminizm de queer de ancak o zaman ideolojiler ve kimlikler ile sabitlenmeyen direniş ve ittifak mecraları olarak iş görür...
 
Sonsöz niyetine biraz da oynak bir eda ile... Biz kalender meşrebiz...
Aralarda geçti ancak bize kalsa bitmeyecek bu sohbette queerin yaşadığımız bu toplumda en çok hegemonik erkekliğin dışında kalan tüm deneyimlerin cinsellik algısında oldukça radikal bir etki yarattığını daha da yaratacağını söylüyoruz. Her anlamda yükselen muhafazakârlaşma mahallelerimizi, ilişkilerimizi, toplumsal hareketlerimizi sarmalarken melankoliden başka ihtimallere yelken açıyoruz. Açıkça, alenen cinselliklerimizi konuşuyor, üzerindeki normatif baskıları ifşa ediyor, sevdikçe, seviştikçe başka türlü olasılıkları keşfediyoruz.
‘Sadece sapkın değil aynı zamanda meydan okuyanlarız’ diyor Pat Califia.
 
Kaos GL Dergisi, Mayıs-Haziran 2013, Sayı 130