İnsan Hakları / Sağlık

Psikanalizde eşcinsellik

Cumartesi, 26 Temmuz 2014
Eşcinseller tarih boyunca ötekileştirmeye maruz kalmışlardır. Ne yazık ki psikanalitik kuramın bazı uygulayıcıları da buna katkıda bulunmuştur. Psikanalizin temel ilkesi olan yargılamadan anlamaya çalışmanın kuramın tüm uygulayıcıları tarafından uygulanması gerekli olmakla birlikte zaman alacaktır.
 
Kaos GL Dergisi, “Queer ve Psikanaliz”, 136. sayı, Mayıs-Haziran 2014
 
Psikanalitik kuramın eşcinselliğe bakışı, kurucusu Freud’dan bu yana dalgalı bir seyir izlemiştir. 1903 gibi eski bir tarihte, Freud oldukça açık bir biçimde, “eşcinsel insanların hasta olmadıklarını” belirtmiştir ve “eşcinselliğin bir hastalık olarak sınıflandırılamayacağını” söyleyerek bu düşüncesini 30 yıldan fazla sürdürmüştür. Sadece eşcinselliğin değil, zıtcinselliğin de cinsel nesne seçimindeki bir sınırlamaya bağlı olduğunu belirtmiş; tam gelişmiş bir eşcinseli zıtcinsele dönüştürmeye çalışmanın, tersine göre daha başarılı olamayacağını yazmıştır. (Freud 1920). 1935’de Amerika’daki bir anneye yazdığı meşhur mektubunda, şunları kaleme almıştır: “Eşcinsellik kesin olarak bir avantaj değildir; keza utanılacak, suçlanacak ya da aşağılanacak bir şey de değildir ve bir hastalık olarak sınıflandırılamaz... Eşcinselliği bir suç olarak karalamak büyük bir haksızlık ve zulümdür. Eğer oğlunuz mutsuzsa, nevrotikse, çatışmalarla parçalanmışsa, sosyal hayatı ketlenmişse, ister eşcinsel olarak kalsın ister değişsin, analiz ona uyum, zihin huzuru ve tam işlevsellik kazandıracaktır…”
 
Buna rağmen, Freud’un eşcinselliğin patolojik olmayan yapısındaki ısrarı, psikanalitik çevrelerde uzun yıllar genel olarak kabul görmedi. Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin psikanalist eşcinsel erkek ve kadınları kabul ederek basit bir ayrımcılık yapmama politikasını uygulaması üç yıl aldı ve üç ayrı oylamayı gerektirdi.
 
Freud’un ölümünden kısa süre sonra, takipçilerinin çoğu otorite olarak Freud’a atıfta bulunarak, eşcinselleri giderek daha çok hasta olarak tanımlayan psikanalitik bir literatür yarattılar. Freud’un yazılarında öyle anlam karmaşası vardır ki, çelişkili olanlar göz ardı edilerek, kaynaklar bir bakış açısını destekleyebilecek biçimde seçilebilirler. Sorun, Freud’un eşcinsellik hakkında kesin, açıklayıcı bir tezi hiç yazmaması ve psikoseksüel gelişim açıklamalarının yetersiz olduğunu düşünmesidir (Roughton 2002).
 
Freud’un ardından Reich, Rado, Bieber, Socarides gibi analistler, eşcinselliği bir hastalık ve sapkınlık olarak tanımlamışlardır. Cinsel özgürlüğü savunan tutumu nedeniyle eleştirilmiş ve hatta saldırılara uğramış bir psikanalist olan Wilhelm Reich, her iki cinsin de eşcinselliğinin olağandışı bir cinsel gelişme olduğunu, birçok eşcinselin ruhsal olduğu kadar cinsel bakımdan da hasta olduğunu söylemiştir. Ayrıca gençleri eşcinsellikten korumak gerekliliğinden söz etmiştir.
 
Socarides’in bu alanda yaptığı çalışmaların ve tedavi çabasının psikanaliz tarihinde özel bir yeri vardır. Socarides, 1992 ‘de NARTH’ı (“Eşcinselliğin Terapisi ve Araştırılması İçin Ulusal Birlik”) kurmuştur ve ölümüne kadar (2005) bu kuruluşun başında yer almıştır. “Eşcinsellik: Aşırıya Gitmiş Bir Özgürlük” adlı kitabında Socarides, toplumun çoğunluğunun eşcinsele dönüştüğünü ve bu durumdan acı çekeceğini savunmuştur. İronik olarak, Socarides, homofobik görüşlerini formüle etmeye başladığı “Açık Homoseksüel” adındaki ilk kitabını adadığı oğlu Richard Socarides’in eşcinsel olduğunu sonradan öğrenecektir ve Richard Socarides, Başkan Clinton’ın lezbiyen ve eşcinsel erkek camiasına ilişkin konulardaki danışmanıdır.
 
Socarides, eşcinselliği bir ruhsal bozukluk olarak görürken bireyin psikososyal uyumu ve işlevselliği gibi modern etik ölçütlere değil, homofobik moral yargılara dayanmakta ve derin kişisel çatışmalardan etkilenmektedir.
 
Öte yandan, homofobik tutumların en güçlü ve yaygın olduğu dönemlerde bile, bu genel ideolojiden sıyrılmış olmasalar da zamanına göre daha geniş görüşlü bazı analistlerin uyarıcı gözlemlerde bulunmuş olduğunu da görürüz. Örneğin, Karl Meninger “normalden ayrılmanın bu özgül tarzına korkuyla yaklaşmak cahillik ve kendini beğenmişliktir.
 
Eşcinselleri paryalar gibi gören kişiler açıkça cadı yakıcılarla akrabadır, aralarındaki fark sadece bir derece meselesidir, nitelik değil. Çoğu kez eşcinselleri hor görenler kendi bilinçdışı eşcinsel arzularıyla kavga halindedir” demiştir. Harry Stack Sullivan da “eşcinselliğin bir problem olduğunu söylemek insanlığın bir problem olduğunu söylemek demektir” diye yazarak eşcinsel sevginin de insan türünün ayrılmaz ve gerekli bir parçası olduğunu vurgulamıştır.
 
1940’lı yılların Chicago’sunda mesleki çevrede Heinz Kohut’un eşcinsel olabileceğine dair bir kanı vardır. Evli değildir, kız arkadaşı yoktur. Sürekli olarak iki erkek arkadaşı ile beraberdir. Özellikle bunlardan birinin kadınsı oluşu bu kanıyı güçlendirmektedir. Kohut’un nezaketi, güler yüzlülüğü ve inceliği de o yılların eril kültürünün gözünde zaman zaman kadınsılık gibi görülmektedir. Kohut’un eğitim almak için başvurduğu Chicago Psikanaliz Entitüsü’ne ilk başvurusunun kabul edilmemesinin olası nedeninin bu eşcinsellik şüphesi olduğu düşünülür. Yıllar sonra yayınlanan otobiyografik “Bay Z’nin İki Analizi” makalesi, olası eşcinsellikle ilgili düşüncelere bir perspektif katmıştır (Erten 2004). 1976’da Kohut şöyle der: Eşcinsellik narsizmin basit bir dışa vuruşudur. Sağlıksız olarak adlandırılamaz. Hatta eşcinsellik, insan organizasyonunda daha yüksek bir düzeyi gösterebilir. Kimi yaratıcı insanlar zıtcinsel yatırım geliştiremezler. Kohut’a göre uzun süreli ilişkiler sadece cinsellik üzerine değil nesne ilişkileri üzerine kuruludur.
 
1992’de Otto Kernberg eşcinselliği bir sapkınlık olarak ele almış ve erkek eşcinselliğiyle ilgili önemli kişilik bozukluğu olmayan olguların nadir olduğunu söylemiştir. 2002 yılında, sapkınlıkların aksine, eşcinselliğin, cinsel bir eğilimi ve zıtcinsel bağlılık kadar geniş, esnek ve zengin olabilen cinsel etkinlikler kümesini gösterdiğini söyleyerek görüşünde değişiklik yapmıştır (Roughton 2002).
 
Kernberg’e göre eşcinsel olduğunu belirterek tedaviye gelen çeşitli tipte hastalar vardır. Amaç, öncelikle teknik yansızlığı kullanarak, eşcinsel ya da zıtcinsel olsun, altta yatan nedenleri araştırmaktır. Terapist dürüst bir şekilde hastasını araştırmalıdır. Aksi takdirde cinsel kimliği ile ilgili sorun yaşayan hastasına yardımcı olamaz. Tedavinin ne olacağı cinsellikle ilgili güçlüklere değil, kişilik patolojisinin şiddetine dayanmalıdır. Ayrıca terapist hastalarını tedavi ederken kendi biseksüalitesine dayanabilmelidir (Vaughan ve ark. 2008).
 
Doksanlı yıllar Amerikan Psikanaliz Birliği’nin (APB) eşcinselliği ve eşcinsel bireyleri kabul ettiği köklü bir değişim getirdi. Sivil haklara ve adalete verilen önemin yanı sıra eşcinsel erkeklerin ve kadınların kamusal alanda onaylanması, üyeler arasında teorilerinin belki yanlış olduğuna ilişkin giderek artan bir anlayış geliştirdi. Sadece eşcinsel oldukları için eşcinsel erkek ve kadınları psikanalist adayları olarak reddetmek açıkça ayrımcılık yapmaktı. 1921 yılında eşcinsellerin psikanalist olmamaları gerektiğini söyleyenlerle Otto Rank ve Freud fikir ayrılığı yaşarken, Freud haklıydı. “Bu durumlarda verilecek bir kararın başka özelliklerin kapsamlı incelenmesine dayandırılması gerektiğini düşünüyoruz,” diye yazdılar.
 
Amerikan Psikanaliz Birliği, Freud’un düşüncesini yetmiş yıl sonra uygularken önce adalete odaklandı. 1991 yılında kurum, psikanalist adaylarından eğitmen psikanalistlerin görevlendirilmesine kadar tüm değerlendirme kararlarının cinsel yönelim temeline göre değil, bir psikanalist olarak işlevselliğiyle ilgili özellikler ve yetenekler temeline göre karar verilmesini gerektiren bir politikayı benimsedi. Az sayıda grup üyesinin sert itirazına rağmen, Yönetim Kurulu bu politikayı neredeyse oybirliğiyle onayladı. Aynı politika, şiddetli itirazlara rağmen Uluslararası Psikanaliz Birliği tarafından 2002’de kabul edildi.
 
1997’de Amerikan Psikanaliz Birliği’nin kabul ettiği “Eşcinsel Hastaların Tedavisi Üzerine Konum Bildirgesi”nde şöyle denmektedir:
 
1.Eşcinsel cinsel yönelimin kişilik gelişiminde bir eksiklik ya da bir psikopatoloji ifadesi olduğu varsayılamaz
 
2.Herhangi bir sosyal önyargı gibi, eşcinsel karşıtı önyargılar da, eşcinsellerde bu önyargıların içselleştirilmesi yoluyla kalıcı bir etiketlenmişlik hissine ve yaygın bir benlik kınamasına katkıda bulunarak, ruh sağlığını olumsuz olarak etkilemektedir
 
3.Bütün psikanalitik tedavilerde olduğu gibi, eşcinsel hastaların analizinde amaç anlamaktır. Psikanalitik teknik, bir insanın cinsel yönelimini değiştirmek ya da tamir etmek gibi çabaları içermez. Böylesi çabalar, psikanalitik tedavinin temel ilkelerine aykırıdır ve sıklıkla, tahrip edici içselleştirilmiş homofobik tavırları pekiştirerek, ciddi psikolojik acıya neden olurlar”(Minutes 1999).
 
Amerikan Psikanaliz Birliği üyeleri arasında 1994’te yapılan bir ankette üyelerin % 97.6’sının “eşcinsel bireylerin zıtcinselliğe doğru değiştirilebileceğine ve değiştirilmesi gerektiğine” inanmadıkları ortaya çıkmıştır.
 
Eşcinseller tarih boyunca ötekileştirmeye maruz kalmışlardır. Ne yazık ki psikanalitik kuramın bazı uygulayıcıları da buna katkıda bulunmuştur. Psikanalizin temel ilkesi olan yargılamadan anlamaya çalışmanın kuramın tüm uygulayıcıları tarafından uygulanması gerekli olmakla birlikte zaman alacaktır.
 
Kaynaklar:
1.Düzyürek S,(2000) Eşcinsel Bireylerle Psikoterapi, 12 Ağustos 2011’de http://antipsikohomofobi.org/docs/escinsel_bireylerle_psikoterapi_1.html adresinden indirildi.
2. Erten Y (2004) Psikanalizin Öteki Yüzü, Heinz Kohut, İthaki Yayınları, İstanbul 2004, s: 27-28,146
3. Fiedman R, Downey J (1998) Psychoanalysis and the Model of Homosexuality as Psychopathology: A Historical Owerview, The American Journal of Psychoanalysis, Vol 58, No:3
4.Freud S (1915) Cinsellik Üzerine (Çev. E Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2006, s:41-52
5. Minutes (1999) Meeting of The Executive Council, American Psychoanalytic Association, December 16, 1999
6. Paker M, (2009 Eylül) Psikanalizde Eşcinsellik, Anti Homofobi Kitabı, Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, Ankara, Ayrıntı Basımevi, s:87
7.Reich W (2003) Cinsellik Üzerine, Gençliğin Cinsel Mücadelesi (Çev. S Koçak) Doruk Yayınları, İstanbul,2003, s:185, 216-219
8.Roughton, Ralph (2002) Rethinking homosexuality: What it teaches us about psychoanalysis. Journal of the American Psychoanalytic Association, 50, 733-764.
9.Vaughan S ve ark (2008, 4 Temmuz) Homosexuality and Psychoanalysis II: Theoretical Perspectives  , 12 Ağustos 2011’de http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/19359700802196925#preview adresinden indirildi