Yaşam / Cinsellik

“Heteroseksüellik”in icadı

Çarşamba, 12 Nisan 2017
Haber: Kaos GL

Yüzyıl önce heteroseksüelliğin ne anlama geldiğine dair insanların farklı bir fikirleri vardı. Brandon Ambrosino bu fikir değişikliğini anlamanın günümüzün akışkan cinsel kimlikleri hakkında bize çok şey anlatabileceğini iddia ediyor.

Heteroseksüel seks insanlık kadar eskiyken, bir kimlik olarak heteroseksüellik konsepti oldukça yakın zamanlı bir icattır.

Özde Çakmak, Brandon Ambrosino imzasıyla BBC’de yayınlanan “The Invention of Heterosexuality” makalesini KaosGL.org için Türkçeleştirdi:

1901 tarihli Dorland’ın Medikal Sözlüğü heteroseksüelliği “karşı cinse yönelik anormal ya da sapkın iştah” olarak tanımlıyordu. Yirmi yılı aşkın bir süre sonrası 1923’te Merriam Webster’in sözlüğü hetroseksüelliği benzer biçimde “karşı cinslerden biri için duyulan hastalıklı cinsel arzu” şeklinde tanımladı. Heteroseksüelliğin bugün aşina olduğumuz anlamıyla taçlanması 1934 yılını buldu: “karşı cinslerden biri için duyulan cinsel arzunun tezahürü; normal cinsellik.”

Bunu ne zaman anlatsam, insanlar inanılmaz bir şüphe ile karşılık veriyorlar. Bu doğru olamaz! Bu, kesinlikle doğru gelmiyor! Heteroseksüellik hep “orda” imiş gibi geliyor.

Birkaç yıl önce, bir “sokaktaki adam” videosu dolaşmaya başladı. Videoda, videoyu hazırlayan kişi insanlara “homoseksüellerin cinsel yönelimleriyle birlikte doğduklarını mı düşünüyorsunuz?” diye soruyordu. Cevaplar çeşitliydi, çoğu “doğa ile çevrenin bir kombinasyonu” diyordu. Bunun üzerine röportajı yapan kişi deney için son derece önemli bir soru daha sordu: “Straight olmayı ne zaman seçtiniz?” Çoğu sıkılgan biçimde bu konuyu hiç düşünmediklerini itiraf ederek geri adım attı. Önyargılarının ifşa edildiğini hissederek videoyu çeken kişinin bariz maksadını çabucak teslim ettiler: straight insanlar nasıl straight doğuyorsa, gey insanlar da gey doğuyordu.

Videonun can alıcı noktası; tüm cinselliğimizin “oracıkta” olduğunu, heteroseksüellik için bir açıklamaya ihtiyaç duymadığımız gibi homoseksüellik için de bir açıklamaya ihtiyacımızın olmadığını öne sürer gibiydi. Videoyu yapanların da videoyu paylaşan milyonlarca kişinin aklına da aslında her ikisi için de açıklamaya ihtiyaç duyduğumuz gelmemişti.

Homoseksüel arzu ve kimliğin sosyal yapısı üzerine hem akademik hem de popüler çok sayıda başarılı çalışma var. Sonuç olarak, “homoseksüelin yükselişi” mevzu bahis olduğunda kimse istifini bozmayacaktır – doğrusunu söylemek gerekirse, çoğumuz homoseksüel kimliğin insanlık tarihinin belli bir noktasında hasıl olduğunu öğrendik. Benzer bir fenomenin heteroseksüelliği meydana getirdiği ise bize öğretilmedi.

Bu eğitim ihmalinin, dini önyargılar ve homofobinin diğer türleri dahil olmak üzere pek çok sebebi var. Fakat heteroseksüelliğin kökenlerini sorgulamamamızın en büyük nedeni, muhtemelen çok doğal görünmesidir. Normal. “Oracıkta” olan bir şeyi sorgulamaya gerek yoktur.

Ancak, heteroseksüellik her zaman “oracıkta” değildi. Her daim orada olacağını hayal etmek için de hiçbir sebep yoktur.

Heteroseksüellik anormal iken

Heteroseksüelliğin icat edildiği iddiasını çürütmeye yönelik ilk şey genellikle üremeden medet ummayı kapsar: insanlar varolduğundan bu yana farklı üreme organlarıyla cinsel ilişkilerin meydana geldiği açıktır – aslına bakılırsa, bu olmasa bu kadar uzun süre hayatta kalamazdık. Fakat bu karşı iddia heteroseksüelliğin üremeye dönük cinsel ilişki ile aynı şey olduğunu farz ediyor. Öyle değildir.

“Seksin tarihi yoktur,” diye yazıyor Michigan Üniversitesi’nde queer kuramcı David Halperin zira “vücudun işleyişine dayanır.” “Öte yandan cinselliğin, tam da bir “kültürel üretim” olduğundan dolayı, tarihi vardır. Başka bir deyişle, seks çok sayıda türde değiştirilemez bir şey gibi görünürken, bu davranışları adlandırma ve sınıflandırma ile bu davranışları uygulayanlar tarihsel bir fenomendir ve bu şekilde incelenmelidirler.

Ya da bir başka şekilde izah etmek gerekirse: cinsel içgüdüler hayvan dünyasının tümünde her zaman için varolmuştur (seks). Fakat zamanın belli bir noktasında, insanlar bu içgüdülere anlamlar yüklediler (cinsellik). İnsanlar heteroseksüellikten bahsettiğinde, ikincisinden sözediyoruz.

Hanne Blank Straight: The Suprisingly Short History of Heterosexuality (Straight: Heteroseksüelliğin Şaşırtıcı Biçimde Kısa tarihi) adlı kitabında doğa tarihinden bir mukayese ile bu tartışmaya yardımcı bir yöntem getiriyor.  2007 yılında, Uluslararası Tür Araştırması Enstitüsü, Electrolux addisoni balığını yılın “ilk 10 yeni türü”nden biri olarak kaydetti. Fakat, elbette bu türler on yıl önce yerden bitmediler – sadece o zaman keşfedildiler ve bilimsel olarak adlandırıldılar. Blank’in açıklık getirdiği gibi: “Belli türden bir otorite figürünün yazdığı belli türden bir yazılı doküman Electrolux’ı sadece varolan bir şeyden… bilinen bir şeye dönüştürdü.”

Oscar Wilde’ın “müstehcen ahlaksızlık” davası genellikle gey kimliğin oluşumunda çok önemli bir an addedilir.

Son derece benzer bir şey, 19. yüzyılın sonunda sadece orada olmaktan tanınır olmaya giden heteroseksüellerin başına geldi. “1868 öncesinde, hiç heteroseksüel yoktu,” diye yazıyor Blank. Homoseksüeller de yoktu. Henüz insanların aklına “birbirlerinden deneyimledikleri aşk ya da cinsel arzu ile ayrıştırılabilecekleri” gelmemişti. Cinsel davranışlar, elbette tanımlandı ve sınıflandırıldı ve çoğu kez yasaklandı. Fakat vurgu her daim eylem üzerindeydi, fail değil.

Peki ne değişti? Dil.

1860’lı yılların sonlarında Macar gazeteci Karl Maria Kertbeny cinsel deneyimleri tanımlamak için dört terim buldu: heteroseksüel, homoseksüel, ve mastürbasyon ile hayvanlarla cinsel ilişki kurmayı tanımlayan şimdi unutulmuş iki terim olan monoseksüel ile heterogenit. Kertbeny “heteroseksüel” terimini on yıl sonra kendisinden homoseksüelliğin suç olmaktan çıkarılmasını savunan bir kitap bölümü yazması istenildiğinde kullandı. Editör Gustav Jager onu basmamaya karar verdiyse de daha sonra 1880 yılında yayımladığı bir kitapta Kertbeny’nin yeni terimini kullandı.

Kelimenin bir sonraki yayımlanışı, Avusturyalı – Alman psikiyatrist Richard von Krafft – Ebing’in cinsel bozukluklardan oluşan bir katalog olan Psychopathia Sexualis’de kelimeye yer verdiği yıl olan 1889’da idi. İngilizce tercümesi ABD’de 1993’te çıktı. Aslına bakılırsa, “heteroseksüel” kelimesi nerdeyse 500 sayfa içerisinde yalnızca 24 kez kullanıldı ve indekse bile yazılmadı. Bu, Krafft – Ebing’in “cinsel içgüdü”den ziyade “aykırı cinsel içgüdü” (“cinsel sapmalar”) ile daha fazla ilgilenmesindendir. Cinsel içgüdü onun için insanların “normal” cinsel arzularıydı.

“Normal” anlam yüklü bir kelimedir şüphesiz ve tarih boyunca yanlış kullanılmıştır. Köleliğe giden hiyerarşik sıra bir zamanlar normal kabul ediliyordu, jeosantrik (evrenin merkezinin dünya olduğuna inanan) kozmoloji de öyle. Ancak mutabakata varılan görüşleri sorgulayarak “normal” fenomen ayrıcalıklı konumlarından edildi.

“Üreme vurgusu esasen Yahudi ya da Hristiyanların kutsal kitaplarından değil, Stoacılıktan gelir.”

Krafft – Ebbing’e göre, normal cinsel arzu daha geniş bağlamda üreme yararı içerisine yerleştirildi; Batı’nın hakim cinsel kuramlarıyla uyumlu bir düşünceydi bu. Batı dünyasında, cinsel eylemler hetero/homo kategorilerine ayrılmadan önce farklı bir geçerli ikilik vardı: prokreatif (üremeye yönelik) ya da prokreatif (üreme yönelik) olmayan. Sözgelimi, İncil’in mastürbasyonu kınama sebebi ile homoseksüel ilişkiyi kınama gerekçesi aynıdır: çünkü yaşam veren sperm eylem sırasında akar. Bu etik, Katolik Kilisesi ve daha sonraki Hrıstiyan kuruluşlar tarafından geniş çapta öğretilir, sürdürülür ve dayatılırken, bu etiğin esasen Yahudi ya da Hrıstiyanların kutsal kitaplarından değil, Stoacılıktan geldiğini belirtmek önemlidir.

Karl Maria Kertbeny “heteroseksüel” tanımını icat etti.

Katolik ahlakbilimci Margaret Farley’nin ifade ettiği gibi, Stoacıların “duyguyu düzenlemek için insan iradesinin gücü ve iç huzur adına böylesine bir düzenlemenin istenirliği hakkında katı fikirleri vardı.” Sözgelimi, Musonius Rufus On Sexual Indulgence’da (Cinsel Düşkünlük Üzerine) bireylerin cinsel aşırılık dahil olmak üzere kendilerini zevk-ü safadan korumaları gerektiğini öne sürüyordu. Todd Salzmann bu cinsel düşkünlüğü frenlemek için Rufus ve diğer Stoacıların onu seksin yalnızca üreme çabası güdülerek ahlaki olabileceğini iddia ederek “insani anlamının daha geniş bağlamı” içerisine oturtmaya çalıştıklarını belirtiyor. Erken Hrıstiyan ilahiyatçıları bu evliliğe özgü üreme etiğini kabul ettiler ve Augustine dönemine değin üreme amaçlı seks tek normal seks oldu.

Krafft – Ebbing bu üreme yanlısı cinsel etiği itiraz etmeden kabul ederken, onu önemli biçimde tartışmaya açıyor. “Cinsel sevgi de içgüdünün gerçek amacı, türlerin çoğalması, bilinç içerisine girmez,” diye yazıyor.

Başka bir deyişle, cinsel içgüdü yerleşik bir üreme amacı gibi bir şey içerir – “normal” seks ile iştigal edenler farkında olmasalar bile mevcut olan bir amaç. Heteroseksüelliğin İcadı’nda Jonathan Ned, Katz Krafft – Ebbing’in hareketinin etkisini kaydeder. “Krafft – Ebbing üremeyi bilinçaltında bir tarafa koyarak yeni bir haz kavramının büyümeye başladığı küçük, mütevazı bir yer yarattı.”

Bu – üreme içgüdüsünden erotik arzuya – geçişin önemi ne kadar abartılsa azdır, zira cinselliğin modern kavramları için hayati önemdedir. Çoğu kişi heteroseksüelliği düşündüğünde, akıllarından şöyle bir şey geçiyor olabilirler: Billy çok genç bir yaştan itibaren kızlardan erotik olarak etkilendiğini bilmektedir. Günün birinde erotik enerjisini Suzy’ye odaklar ve ona kur yapar. Çift aşık olur ve erotik arzularına fiziksel cinsel bir ifade verirler. Ve sonsuza kadar mutlu mesut yaşarlar.

Düşünürler ancak 20. yüzyılın başında cinsel arzuyu (burada Rodin’in Öpücük’ünde betimlenmiştir) üremeden ayırmaya başladılar.

Krafft – Ebbing’in çalışması olmaksızın bu anlatı belki de hiçbir zaman “normal” olarak düşünülmeyebilirdi. Ne kadar üstü kapalı olursa olsun, burada üreme söz konusu değildir. Normal cinsel içgüdüyü erotik arzuya göre tanımlamak seksi düşünmede esaslı bir devrimdi. Krafft – Ebbing’in eseri heteroseksüelliğin 1923 yılındaki “hastalıklı” tanımından 1934’deki “normal” tanımı arasında gerçekleşen kültürel değişime zemin hazırladı.

Seks ve şehir

Fikirler ve sözcükler genellikle çağlarının bir ürünüdürler. Bu, Amerikan tarzı yaşamın daha düzenli bir hale gelmeye başladığı bir çağda doğmuş olan homoseksüellik için kesinlikle doğrudur. Blank’in öne sürdüğü gibi, heteroseksüelliğin icadı orta sınıfın yükselişine tekabül eder.

“Heteroseksüelliğin icadı orta sınıfın yükselişine tekabül eder.”

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında, Avrupa ile Kuzey Amerika şehirlerinin nüfusu taşmaya başladı. Sözgelimi, 1900 yılına değin New York City’nin 3.4 milyon sakini vardı – yalnızca bir asır önceki nüfusunun 56 katı. İnsanlar kent merkezlerine taşındıkça, cinsel sapkınlıklarını da – fuhuş, aynı-cins erotizmi – yanlarında getirdiler. Ya da öyleymiş gibi görünüyordu. “Kırsaldaki kasaba ve köylere kıyasla,” diye yazıyor Blank, “şehirler zina ve tecavüz yuvaları gibi görünüyorlardı.” Şehir nüfusları azaldığında, diyor Blank, tıpkı komşuluk ilişkilerinin bir norm olduğu daha küçük, kırsal bölgelerde gerçekleştiğinde kontrol etmenin daha kolay olduğu gibi bu tür davranışları kontrol etmesi de daha kolaydı. Küçük kasaba dedikodusu etkili bir tetikleyen olabilir.

Bu cinsel pratiklere dair giderek artan kamu farkındalığı alt sınıfların şehirlere akın etmesi ile kıyaslandığı için Blank “kentsel zinadan, yanlış da olsa, genellikle çalışan sınıf ve yoksulların suçlu bulunduğunu” söylüyor. Yeni yeni oluşan bir orta sınıf için kendilerini bu tür aşırılıklardan ayrıştırmaları önemliydi. Burjuvazi ailenin üyelerini “bir yandan aristokratik çöküş, diğer yandan ise kalabalık şehrin dehşetinden” korumak için bir yola ihtiyaçları vardı. Bu, “geniş bir skalada uygulanabilen sosyal yönetim için sistematik, tekrarlanabilir, tüm dünyada geçerli sistemler” gerektiriyordu.

Geçmişte bu sistemler dine dayandırılabilirdi, fakat Blank “yeni laik devlet, yasaları için laik bir gerekçeye gerektirdi,” diyor. Devreye, Psychopathia’nin ilk baskısının girişinde, çalışmasının “(insanları) kanuni şartlarına indirgemek için” tasarlandığını yazan Krafft – Ebbing gibi seks uzmanları giriyor. Nitekim, mevcut çalışma, diye devam ediyor önsöz, “kanunlar ile hukuk üzerinde yararlı bir etki göstermektedir.”

19. yüzyılda şehir yaşamının anonimliği, genellikle daha serbest – ve daha “ahlaksız” – cinsel davranıştan sorumlu tutuldu.

Krafft – Ebing’in cinsel düzensizliği kaydeden çalışması büyüyen orta sınıfın bundan böyle normal (hetero) cinselliği sadece bir günah olarak değil, ahlaki bozulma – bir kişinin kazanabileceği en kötü tanımlamalardan biri – olarak ele alabileceklerini vurguladı. “Bir adama “terbiyesiz” deyin ve onun sosyal statüsünü belirlemiş olursunuz,” diye yazdı William James 1895’te. “Ona “soysuz” deyin ve onu insan ırkının en aşağılık kimselerinin grubuna alırsınız.” Blank’in işaret ettiği gibi, cinsel yozlaşma kişiyi ölçmek için bir kıstas haline gelmişti.

Her şeye rağmen, yozlaşma sosyal Darwinizm’in ters taraflı işlemesidir. Eğer üreme amaçlı seks türlerin süregelen evrimi için kritik ise, bu normdan sapmak tüm sosyal yapı için bir tehditti. Neyse ki uzmanlar, yeterince erken yakalandığı takdirde bu tür bir sapmanın ters çevrilebilir olduğunu düşünüyordu.

Krafft – Ebing’e göre, “cinsiyet değiştirme” oluşumu çok sayıda aşama vasıtası ile meydana geldi ve ilk başta tedavi edilebilirdi. Vita Sexualis’in yazarı Ralp M. Leck eseri aracılığıyla şunları yazmaktadır: “Krafft – Ebing yozluk ve sapıklığa karşı davulla zurna ile savaş ilan etti. Yurttaşlık zihniyetine sahip tüm insanlar toplumsal nöbet kulesinde nöbet tutmalıdırlar.” Ve bu hiç şüphesiz bir yurttaşlık meselesiydi: sömürgeci personelin çoğu büyük ve gitgide büyüyen orta sınıftan gelmekteydi.

Meslekten olmayan bazıları Krafft – Ebing’in eserine aşina olsa da kamuya cinsellik hakkında bilimsel yöntemler getiren Freud oldu. Doktorun kuramlarını birkaç cümleye indirgemek zor olsa da en kalıcı mirası çocukların kendi cinselliklerini karmaşık bir psikolojik ebeveyn dansı aracılığıyla geliştirdiğini savunan psikoseksüel gelişim kuramıdır.

Freud’a göre, heteroseksüeller bu şekilde doğmadı; bu şekilde başardılar. Katz’ın vurguladığı gibi, Freud’a göre heteroseksüellik Freud için bir edinimdi; onu başarıyla elde edenler çocukluk gelişimlerini yoldan sapmaksızın idare ettiler.

Ancak, Katz’ın da belirttiği gibi, normallik açısından bu dümeni bir çerçeveye oturtmak  için muazzam bir hayalgücü gerekir:

Freud’a göre, heteroseksüel normaliteye giden normal yol, diğer cinsin ebeveyni için erkek ya da kız çocuğun ensest şehveti ile,  erkek ve kız çocuğun aynı cins, ebeveyn rakiplerini öldürme arzusu ile en küçük kardeş rekabetini yok etme isteği ile döşelidir. Heteroseksüelliğe giden yol kana susamışlık ile döşelidir… Freud’un görüşü içerisinde heteroseksüelliğin icadı son derece örselenmiş bir üründür.

Normal cinselliğin açıklaması olarak böylesi bir Ödipal görüşün bunca zamandır sürmesi “heteroseksüel tarihin büyük ironilerinden bir diğeridir,” der.

Alfred Kinsey (ortada) cinsellik etrafındaki tabuyu gevşetmiş olabilir, fakat raporları varolan homoseksüel ve heteroseksüel davranış kategorilerini yeniden doğruladı.

Buna karşın, Freud’un açıklaması yaşamın her alanını standartlaştırma takıntılarına devam ederek normalin yeni bilimini mutlulukla kabul eden halkın büyük çoğunluğunu tatmin etmişe benziyordu. Bu tür tutumlar daha fazla bilimsel gerekçeyi Alfred Kinsey’nin çalışmasında buldular. Kendisinin 1948 tarihli çığır açan çalışması Erkekte Cinsel Davranış (Sexual Behaviour in the Human Male) erkeklerin cinselliğini sıfır (yalnızca heteroseksüel) ila altı (yalnızca homoseksüel) ölçeğinde değerlendirmeyi amaçlıyordu. Bulguları onu “erkek nüfusunun çoğunluğu değilse de büyük bir bölümünün ergenlik ile yaşlılık arasında en azından birkaç homoseksüel deneyim yaşadıkları” sonucuna yöneltti. Kinsey’nin çalışması belli bir cinsel sürekliliğe izin vermek için homo/hetero kategorileri açarken, aynı zamanda Katz’in belirttiği gibi iki kutup “arasında bölünmüş bir cinsellik fikrini kesin olarak yeniden teyit etti.”

Heteroseksüelliğin geleceği

Ve bu kategoriler bugüne dek geldi. 1984 tarihli çalışması Homoseksüellik Üzerine Biyolojik Araştırma’nın yazarı Wendell Ricketts, “Hiçkimse neden heteroseksüeller ile homoseksüellerin farklı olmaları gerektiğini tam olarak bilmiyor,” diye yazdı. Aldığımız en iyi cevap ise laf kalabalığından ibaret: “heteroseksüeller ile homoseksüeller, iki gruba ayrılabilecekleri inancına dayanan iki gruba ayrılabildikleri için farklı addedilirler.”

Hetero/homo ayırımı ebedi, yok edilemez bir doğa gerçeği gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Yalnızca insanların cinselliğin bizim için ne anlama geldiğinden bahsetmek için yakın zamanda icat ettikleri bir dilbilgisi ifadesidir.

Katz, heteroseksüelliğin “söylemin dışında olarak söylemin içerisinde icat edildiğini” iddia ediyor. “Evrensel olarak…zamanın dışında olarak belli bir söylem içerisinde üretildi.” Yani bir yapı ama öyle değilmiş gibi davranıyor. Her Fransız filozofun ya da Lego’su olan bir çocuğun size söyleyeceği gibi yapılan her şey yapıbozuma uğratılabilir. Eğer heteroseksüellik geçmişte yoksa, gelecekte de varolması gerekmez.

Geçenlerde cinsel yönelim hakkında yazdığım bir yazı için gerçekleştirilen bir röportaj sırasında benden cinselliğin geleceği hakkında düşünmemi isteyen Not Gay’in (Eşcinsel Değil) yazarı Jane Ward’a hazırlıksız yakalandım. “İnsanların kendi cinsel arzularını yemek zevklerini geliştirebilecekleri gibi geliştirme kapasiteleri hakkında düşünmek ne anlama gelirdi?” Bazıları cinsel akışkanlık olasılığına izin vermek için tetikte olabilirken, çeşitli Born This Way (Böyle Doğdum) argümanlarının en yakın tarihli bilim tarafından kabul edilmediğinin farkına varmak önemlidir. Araştırmacılar homoseksüelliğe “neyin sebep olduğu”ndan emin değiller ve “eşcinsel geni” gibi basit bir köken öneren her teoriyi kesinlikle reddediyorlar. Benim fikrime göre cinsel arzular, diğer tüm arzularımız gibi, yaşamlarımız boyunca değişikliğe uğrar ve yön değiştirirler ve bunu yaparken de genellikle bize yeni kimlikler önerirler. Eğer bu doğruysa, Ward’un cinsel tercihlerimizi gerçekleştirebileceğimiz önerisi yerindedir.

Ward’un sorusunun ötesinde üstü kapalı bir meydan okuma vardır: Cinselliğimiz üzerinde güç sahibi olup olmayacağımıza ve ne kadar güç sahibi olacağımızı düşünmekten rahatsızsak eğer, bu neden olabilir? Benzer şekilde, neden homoseksüelliğin ve buna bağlı olarak heteroseksüelliğin doğanın ebedi hakikatları olduğu inancına meydan okurken rahatsızlık duyabiliriz?

Yazar James Baldwin “yanlış bir argümana, yanlış bir suçlamaya yanıt verdiği”ni iddia ederek insanları straight ya da gey olarak tanımlamamakta diretti.

Gazeteci Richard Goldstein ile yaptığı bir röportajda roman ve oyun yazarı James Baldwin geleceğe dair iyi ve kötü fantezilerinin olduğunu kabul etti. İyilerden biri “Hiçkimsenin kendisine eşcinsel – Baldwin’in sabrını taşırdığını kabul ettiği bir ifade – demek zorunda kalmayacak” olmasıydı. “Yanlış bir argümana, yanlış bir suçlamaya yanıt veriyor.”

Ki bu da?

“Bu da burada olmaya hakkın olmadığı, burada olma hakkını kanıtlamak zorunda olmandır. Kanıtlayacak hiçbir şeyim yok diyorum. Ben de dünyaya aitim.”

“18-24 yaş arasındaki İngilizlerin yarısından daha azı kendilerini %100 heteroseksüel olarak tanımlıyor.”

Heteroseksüellik bir zamanlar gerekliydi çünkü modern insanların kim olduklarını ve nedenini kanıtlamaları gerekiyordu ve bulundukları yerde olma haklarını savunmaları gerekliydi. Fakat zaman geçtikçe aslında bu yafta biz insanların arzularımızı, sevgilerimizi ve korkularımızı sayısız anlama biçimimizi sınırlıyor gibi görünmektedir. Belki de bu sebepledir ki geçtiğimiz günlerde İngiltere’de (UK) yapılan bir anket 18-24 yaş arasındaki kişilerin yarısından daha azının kendilerini “%100 heteroseksüel” olarak tanımladıklarını saptadı. Bu, bu genç katılımcıların büyük çoğunluğunun düzenli olarak biseksüellik ya da homoseksüellik deneyimlediklerini ileri sürmek değildir; daha ziyade “heteroseksüel” kelimesi için 20. yüzyıldaki ataları ile aynı gereksinimi duymadıklarını göstermektedir.

Cinsel yönelim hakkındaki tartışmalar, yetersiz tanımlanmış bir “doğa” konseptine odaklanma eğilimindeydi. Farklı cinslerin ilişkiye girmesi türlerin üremesi ile sonuçlandığı için buna ahlaki bir statü veriyoruz. Fakat “doğa” bize ahlaki vazifelerimizi açıklamıyor – bunları belirlemekle biz sorumluyuz, bunu yaptığımızın farkında olmazken bile. Doğanın nasıl olduğu gözleminden doğanın nasıl olması gerektiği talimatına atlayış, filozof David Hume’un da belirttiği gibi, bir mantık hatası işlemektir.

Bir insan için neyin doğal ve etik olduğunu neden o kişinin hayvansı doğasıyla yargılayalım ki? İnsanların değer verdiği şeylerin çoğu, tıp ve sanat gibi, son derece doğaya aykırıdır. Aynı zamanda insanlar hastalık ve ölüm gibi aslında fazlasıyla doğal olan çoğu şeyden nefret ederler. Doğal olarak meydana gelen bazı fenomenleri etik ve diğerlerini etik olmayan sayacak olursak; bu, zihinlerimizin (bakan şeyler) doğadan ne anladığımızı (bakılan şeyler) belirliyor olduğu  anlamına gelir.  Doğa bizden bağımsız olarak, “dışarıda” bir yerde değildir – onu halihazırda her daim içeriden yorumlamaktayız.

Dünya tarihimizin bu kısmına dek, insan türleri farklı cinslerin üreme amaçlı cinsel ilişkileriyle ilerledi. Yaklaşık bir asır önce, bu türden bir ilişkiye belirli anlamlar yükledik, kısmen teşvik etmek istediğimiz için. Fakat dünyamız şimdi eskiden olduğundan daha farklı. Preimplantasyon genetik teşhis (PGD) ve tüp bebek (IVF) gibi teknolojiler gitgide gelişiyor. 2013’de IVF yoluyla 63,000’den fazla bebek yapıldı. Aslına bakılırsa, beş milyondan fazla çocuk destekli üreme teknolojileri yardımıyla doğdu. Bu rakam bu türden üremeyi halen küçük bir azınlık içerisinde devam ettiriyor denilebilir fakat tüm teknolojik ilerlemeler rakamları karşılarına alarak yola koyulurlar.

Heteroseksüellik toplumsal olarak da, deyim yerindeyse, “liderlik”ini kaptırıyor. Homoseksüel ahlaksızlıkların du jour skandalları olduğu dönemden bu yana başka bir dünyaya geçtik, politikacıların ve ünlülerin heteroseksüel lişkileriyle dolu; fotoğraflarla, telefon mesajlarıyla ve birkaç da video ile tamamlanan bir dünya. Popüler kültür, işlevsiz straight ilişkiler ve evlilik imgeleriyle ağzına kadar dolu.  Ayrıca, Katz 1960 ile 1980 arasında boşanma oranının %90’a yükseldiğini belirtiyor. Üstelik bu rakam son otuz yılda hatırısayılır biçimde düşerken, “ilişki istikrarsızlığı”nın, Katz’in kurnazca belirttiği gibi, sadece homoseksüellere özgü bir şey olduğunu iddia edebilecek kadar da iyileşmedi.

Heteroseksüellik ile eşcinsellik arasındaki çizgi yalnızca bulanık değil, bazılarının Kinsey’in araştırmasının imasından anladığı gibi – o bir icat, bir mit, hem de miadını doldurmuş. Kadın ve erkekler insan türü yok olana dek farklı üreme organlarıyla ilişkiye girmeyi sürdüreceklerdir. Ama heteroseksüellik – toplumsal bir belirleyici, bir yaşam tarzı, bir kimlik olarak – o zaman gelmeden çok önce yok olabilir.