Kadın

kadınlara yönelik şiddetin sorumlusu kim?

Cumartesi, 20 Mayıs 2017

cevap çok basit; erkekler. zaten adı da kadınlara yönelik şiddet değil erkek şiddeti çünkü erkekler toplumun kendilerine verdiği yetkiye dayanarak sadece kadınlara değil çocuklara hatta zaman zaman diğer erkeklere de şiddet uyguluyor; diğer erkeklere şiddetten kastım iki erkek arasındaki kavga ya da savaşlar değil, tecavüzden, tacizden ya da eşcinsel erkeklere yönelik şiddetten bahsediyorum.

ama konuyla ilgili yazan, düşünen birçok kişi erkek şiddeti terimini, sorumluyu böyle açıkça gösterdiği halde ve belki tam da bu nedenle tercih etmiyor.

erkek şiddeti tekil vakaların toplamı değil bir toplumsal olgu. başka toplumsal olgularda olduğu gibi, ruhsal sorunlardan, baskı ve sömürü mekanizmalarından bağımsız bir kötülükten, genel olarak kötülükten kaynaklanmıyor ve erkeklerin fıtratının bir sonucu da değil, düzen dediğimiz şeyi oluşturan iki sistemden birinin yani heteropatriyarkanın (diğeri malum, kapitalizm) sonucu. bu iki sistem dışında da baskı ve sömürü ilişkileri var tabii ama bu ikisi hem evrensel hem d e farklı baskı ve sömürü mekanizmalarının da sorumlusu. heteropatriyarkanın ürettiği başlıca iki ayrımcılık türü var; cinsiyetçilik ve heteroseksizm; ikisinin epeyce bağlantılı ve iç içe olduğunu söylemeye gerek yok. heteropatirayarkanın temelinde kadınların eviçi denen alanda –ama mutfak, ama tarla, ama yatak odası- ücretsiz çalışması, sömürülmesi var. bunu düzenleyen kurumun aile olduğunu da söylemeye gerek yok sanırım.

8 Mart 2012, Ankara

ama bu teorik temel de işleyişin, tarihsel gelişmenin tamamını açıklamaya yetmez. sömürü ve baskı isyanla, direnişle, mücadeleyle ortadan kalkar. ama aynı zamanda isyanın şiddeti tetiklediğini, arttırdığını da biliyoruz.

türkiye’de kadınların özgürlük mücadelesinin ve toplumsal dinamiklerin aileye dayanan mekanizmaları çözündürür noktaya geldiği, lgbti+ mücadelesinin heteroseksizmi sarstığı zamanla akp iktidarı aynı döneme denk geldi.

bu ne anlama geliyordu? heteroseksüel kadınlara ömürlerini bir erkekle geçirmek zorunda olduklarını, mutlu olsunlar olmasınlar boşanmamaları gerektiğini vaaz eden, evlenmemiş ya da boşanmış kadınların hayatını zorlaştıran toplumsal normları kadınlar artık dikkate almıyordu, üstelik de bunlara meydan okuyacak güce erişiyorlardı. yani hem zihinsel hem toplumsal hem de ekonomik olarak boşanacak ya da hiç evlenmeyecek güce ulaşmaya başlamışlardı. kadınları hedef alan cinayetlerin ezici çoğunluğunun eşleri ya da partnerleri tarafından işlendiğini, yine bunların ezici çoğunluğunun ayrılma/boşanma talebi üzerine gerçekleştiğini biliyoruz. yani kadınlar, ölümü göze alarak boşanıyor. buna karşılık başta medya olmak üzere egemen kültürün kadınların, erkekleri evlenmeye “razı” etmeye,  “tuzağa” düşürmeye çalıştığı yönündeki propagandasını da hatırda tutalım.

aynı şekilde, eşcinseller ve transseksüeller, kendilerini katletmemeyi lütuf addedenlerin önerdiği gizli saklı hayata razı gelmediklerini hem bireyler düzeyinde hem de toplumsal bir hareket olarak ifade etmeye başladılar. dünyanın birçok yerinde, örneğin hollanda’da eşcinsel cinayetlerinin, eşcinsellerin görünürlüğünün artmasıyla birlikte yükseldiğini biliyoruz.

başka bir iktidar, toplumun tamamını daha özgür ve daha mutlu hale getirecek, birbiriyle ilintili ama aynı zamanda bağımsız bu özgürleşme süreçlerinin doğurduğu şiddete karşı önlemler alırdı, alabilirdi.

akp ise tam tersini yaptı, şiddetin, şiddetin failinin, egemenliğini korumaya çalışan erkeğin, özellikle de hetero erkeğin tarafını tuttu. bu şiddet çocuklara yöneldiğinde bile!

yani akp iktidarı erkek şiddetinin sorumlusu değil ama onu kolaylaştıran önlemler aldığına şüphe yok. o yüzden kadın hareketi ve lgbti+ hareket iktidar karşıtı muhalefetin en önemli unsurlarından oldu. ama iki hareket de işin özünü hiç unutmadı. yazılan çizilenler, eylemler ortada.

eğer bu yazıyı okuyan bir kadınsanız zaten bunların çoğunu yaşıyorsunuzdur, eğer erkekseniz öğreneceklerinizin, susacaklarınızın, söyleyeceklerinizden daha fazla olması gerektiğini hatırlatmak isterim. ve bu öğrenme sürecinin yeni söylemlerle ilgili, yani laftan ibaret olmadığını; kadınların karşılıksız emeğini hayatından çıkartmakla, kadınlara, eşcinsellere, transseksüellere yönelik içselleşmiş düşmanlığı sorgulamakla ilgili olduğunu da… zaten hangi öğrenme süreci söylemle sınırlıdır ki!