Gökkuşağı Forumu

Kurban-avcı ikileminde bir taciz öyküsü: Fi

Cumartesi, 24 Haziran 2017

İzlemeyenler için spoiler içermektedir.

Türkiye’de yakın zamanda yeni bir internet dizisiyle tanıştık, ismi fi. Kısa sürede internet fenomeni oldu ve ilk üç bölümü 5 milyondan fazla izlendi. Dizi Akilah Azra Kohen’in çok satan roman serisinin aynı isimli ilk kitabının dizi uyarlaması. Başrollerinde Ozan Güven, Serenay Sarıkaya, Mehmet Günsür, Berrak Tüzünataç gibi televizyon ve sinema dünyasından yakından tanıdığımız ünlüler yer alıyor ve dizi daha başlamadan önce yapılan sıkı halkla ilişkiler çalışmasıyla birçok insanda merak uyandırmıştı.

İnternet üzerinden yayınladığı dijital platformda dizinin konusu şöyle belirtiliyor: “Bir adam bir kadını sever ve dünya değişir. Ama hayatı kökten değiştiren, aşkı değil, aşkına ulaşabilmek için cesaret edebildikleridir. O kişiye duyduğu aşkın acımasızlığında öylesine büyük fırtınalar başlatır ki, sonunda, dokunduğu her şeyi yıkar. Ve bazen… Hayatın kendini yenilemesi için önce her şeyin yıkılması şarttır.” Peki dizi gerçekten bir adamın bir kadını sevdiği için elde etme çabasıyla değişen dünyayı mı ele alıyor?

Kohen’in de belirttiği gibi fi yalnızca ihtirası anlatan bir romanın uyarlaması mı yoksa aslında Türkiye’de kadınların verdiği yaşam mücadelesi içinde hayatlarını her açıdan kuşatan erkeklerin şiddetini anlatmayı kendine dert edinebilmiş bir dizi mi? Kitap üzerinden değil de daha çok dizi uyarlaması üzerinden notlarla bu soruya cevaplar aramak derdindeyim.

İlk bölümlerinde güçlü kadın karakterle öne çıkan ve erkeklerin şişkin egolarıyla adeta yan rollere çekildiği merak uyandıran dizi, ilerleyen bölümlerde Can Manay (Ozan Güven) karakterinin dengesizlikleri ve bir çiftin hayatına doğrudan müdahalesini merkeze alan bir öyküye dönüştü. Yan öyküde ise Can Manay hakkında araştırma yapan lezbiyen bir gazeteci olan Özge (Berrak Tüzünataç) karakterini gördük. Yine ilk bölümlerde mücadeleci ve hırslı güçlü bir kadın profili çizerken cinsel yönelimi üzerinden de çoğunlukla doğru göndermelerle gösterildi. Belki de ilk kez bir Türkiye yapımı dizide bu kadar açık bir lezbiyen karakteri görme fırsatımız oldu. Fakat dizinin ilerleyen bölümlerinde saplantılarıyla kolerasyonlu olarak şiddetleri de artan erkek karakterler diziyi ele geçirdi, kadın karakterler görüntüde sevginin ama aslında erkek şiddetinin altında ezildi. Dizinin gidişatı konusunda sonuna kadar umutlu olma çabası içindeydim çünkü bu denli güçlü bir senaryoyu ve iyi oyunculukları erkek şiddetini güzelleme üzerinden heba etmemelilerdi. Heba etmeyeceklerine dair umudu da bize yine ilk bölümlerde erkek şiddeti üzerine gayet politik cümlelerle kendileri vermişti. Fakat sonra bu başarılı girişim kendi açtığı politik alanda kendini eritmeyi seçti…

Dizinin ilk bölümüne gönderme yaparak son bölümün son sahnesinde yer alan spot cümleler “Aslında kimin kurban/mağdur ya da kimin avcı olacağını bilemeyiz. Hiçbir şey tek taraflı değil, mağdur gibi gözükse de kadınların çağırdığı şiddet onların rızası olmadan olamaz” mesajı Duru’nun (Serenay Sarıkaya) donuk yüz ifadesi üzerinde bir iç ses olarak yankılandı. Peki, erkeklerin cinsel şiddetin bir parçası olarak gerçekleştirdikleri rıza inşasını başından sonuna kadar oldukça iyi anlatan bir dizi neden sonucunu şiddete bir arka kapı bırakarak tamamlar? Amiyane tabirle “Kadınlar da kuyruk sallamazsa olmaz” cümlesi neden başka bir derdi varmış gibi gözüken bir dizinin ana teması haline gelir? Erkek akıl bizi apaçık flört şiddeti ile başlayan ve rıza inşasının fetişleştirilmesiyle son bulan bir şiddet güzellemesiyle yine ve yeniden neden sınar? Bunların cevabını başta yazarı olmak üzere romanın uyarlamasını yapan Nüket Bıçakçı’ya ve yönetmeni Mert Baykal’a sormak daha yerinde olacaktır sanırım ama aslında cevap oldukça politik. Çünkü sevgiyi erkeklerin kadınların dünyasını alt üst edebilme hakkı olarak gördüğümüzde ne kadar “ruhsal” sorunları olursa olsun erkeklerin sevgisi güya naif ve duygusal öfke nöbetleriyle bir “aşk” öyküsüne dönüşür ama aslında gerçekler böyle değil elbette…

Bir diğer yandan Özge (Berrak Tüzünataç) karakterinin kafası karışmış bir lezbiyene dönüşme öyküsü ve artık eskimiş bir önyargı olan kötü baba ve şiddet geçmişi sonucu zor hayatlar minvalinde gelişen bir cinsel yönelim “edinme” iması ile de dizinin buradan doğru tüm politik çizgisi neredeyse son bölümlerde sıfırlandı. Romantize edilen ağır rıza inşasıyla kendini medya patronu Sadık Murat Kolhan (Osman Sonant) ile yakınlaşmış olarak bulan Özge karakteri bir türlü nedense başından beri anlayamadığı kirli ve kanlı işlerle tam anlamıyla yüzleşince üzüntüsüyle sinir krizi geçirdi ve daha önceden öpüştüklerini de gördüğümüz çiftimiz için “mutlu son” gelmedi. Adeta doğru erkeği buluncaya kadar ya da doğru erkeğin cinsel şiddetine maruz kalıncaya kadar lezbiyen tercihiniz (dizide bu şekilde birkaç kere ifade ediliyor) mesajı verilmiş. Ya da “zaten lezbiyenlerin kafası hep karışık, erkekler de olur ne olacak” mesajı…

Elbette kimsenin yönelimini dar bir kalıba hapsetmek adına bu eleştirileri yapmıyorum ancak dizinin hiçbir kısmında Özge karakterinin erkeklerle olan ya da muhtemel olabilecek ilişkilenmelerine (baba şiddeti hariç) yer verilmezken seyirci olarak bu karakter hakkında kuir, biseksüel vb. bir yorum yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum.  Sonuçta yerleşik algılar üzerinden kurgusal bir iş yaptığınızda karakterlerinizin ucu açıklığı bir senaryo parçası olamaz. Karaktere net bir kimlik verilmek istenmediyse bile bunu farklı şekillerde mutlaka göstermek, seyirciye hissettirmek gerekir. Aksi durumda erkekler fantezi dünyasındaki boşluklara göre konumlandırır karakterinizi…

Ezcümle Türkiye’de bazı ilklerin öncüsü olmuş Fi dizisi için iyi bir çaba ama kötü bir sonuç yorumunu yapmak yerinde olacaktır. Uyarlama senaryolar elbette özüne bağlı kalacaktır ama neyi nasıl ifade ettiğiniz, seyirciye nasıl gösterdiğiniz de oldukça önemlidir. Politik bazı karakterleri ve mesajları süs olarak iliştirmek yerine eğer samimi bir derdimiz varsa buna daha çok odaklanmak, gerekirse danışmanlık almak bu tür kötü sonuçları önlemek için tek çözüm yolu…