Yaşam

Gey Polis açılımı: Perhiz ve Lahana Turşusu!

Pazartesi, 2 Mart 2009

Emniyet Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği tarafından Antalya’da düzenlenen ‘Disiplin, Dava, Mevzuat ve Adli Yardım’ konulu seminer ‘gey polis’ tartışmalarına yol açtı.

Avrupa Birliği uyum sürecine bağlı olarak değişen ve yenilenen hukuk normları göz önünde bulundurularak, Emniyet Teşkilatı Hukuk İşleri Şube Müdürlükleri’nde çalışan personelin bilgilendirilmesini sağlayan seminere, Hürriyet Gazetesinin haberine göre, EGM 1. Hukuk Müşaviri Osman Karakuş, Antalya Emniyet Müdürü Feyzullah Arslan, 39 ilden 148, 38 eğitim-öğretim kurumundan 78 kişi olmak üzere hukuk işleri ile ilgili birimlerde görevli toplam 226 kişi katıldı.
 
Seminerde konuşan Emniyet Genel Müdürlüğü 1. Hukuk Müşaviri Osman Karakuş’un sözleri basına ‘Türk Polisi’nde ‘gay’ ve ‘dost’ açılımı’ şeklinde yansıdı.
 
"Osman Karakuş, bir polis memurunun mesai saatleri dışında ‘dost hayatı’ yaşaması veya gey olması gibi durumlara bundan sonra daha yumuşak bakılacağını, memuriyeti ile birinci derecede alakalı olmayan cezalar ile geçiştirileceğini kaydetti."
 
Karakuş, bu konuda şunları söyledi:

"Örneğin bugünkü şartlarda bir polis memurunun bir ‘dost’u olması, memuriyeti ile bağdaştırılamaz. Bir polis memurunun ‘dost hayatı’ yaşaması utanç verici olarak görülüyor. Bundan sonraki dönemlerde bu tür durumlara karşı daha yumuşak bakılacak ve memuriyeti ile birinci derecede alakalı olmayan cezalar ile geçiştirilecek. Bazı ülkelerde ve Almanya’da yaptığımız incelemelerde polisin mesai dışındaki özel hayatına hiç müdahale edilmiyor. Adam gey olabilir. Ama Türkiye’de böyle bir şey mümkün değil. Bir başka yenilik de şu olacak; Bundan sonra suç işleyip devleti tazminat ödeme ile karşı karşıya bırakan polis, kendi kusuru yüzünden bu suçu işlemiş ise ceza ilgili kişiye ödetilecek."


 
Kaos GL’den Ali Erol ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Duygu Aloğlu Emniyet’in ‘açılım’ını değerlendiriyor:
 
Ali Erol: ‘Sorun, çalışma hayatında cinsel yönelim ayrımcılığı sorunudur.’

‘Henüz bir ‘açılım’ olduğunu söylemek için erken. Bu telaffuz, inkârın işe yaramadığının teslimi ve belki önümüzdeki süreçte realitenin tanınacağına dair bir işaret olabilir. Realite, eşcinsel yönelimin her tür dinsel, etnik, sosyokültürel, politik ve mesleksel grupta görülmesidir. Haliyle gey polislerin de olmasından daha doğal ne olabilir. Şimdiye kadar doğal olmayan gey ve lezbiyen polislerin kendilerini çalışma hayatlarında gizlemek zorunda kalmalarıydı. Gizlenmek zorunda kalıyorlardı çünkü ya baştan mesleğe alınmıyorlardı ya da bir şekilde ortaya çıktığında psikiyatrik olarak damgalanıp cezalandırılıyorlar ve meslekten atılıyorlardı. Böylesi bir ortamda da gey polisler mesleklerinde yaşadıkları sorunları dile getiremedikleri gibi polis örgütlerinde maruz kaldıkları ayrımcılıklara karşı haklarını aramak bir yana seslerini bile çıkaramıyorlar.
 
Hatırlanacağı gibi Emniyet Genel Müdürlüğü, Ağustos 2006 yılında, merkezi Londra’da bulunan ve bütün AB ülkelerini temsil eden Gey Polis Birliği, bir konferans için Türk polisini de davet etmişti. Davete ne karşılık verildiğini bilmiyoruz. Anlaşılan o ki en azından Almanya’yı araştırmışlar!
 
Sorun, çalışma hayatında cinsel yönelim ayrımcılığı sorunudur. Ayrımcılığa devam etmek isteyenler sorunu sulandırmak, askerden polisten gey mi olurmuş diye hassasiyetleri uyarmak, her yönüyle tartışmayı bulandırmak isteyeceklerdir.
 
Emniyet Genel Müdürlüğü kurumsal ayrımcılığın üstünü lafla, yasal dayanağı olmayan güya müsamahalarla örtemez. Sorunun çözümü vardır, Almanya’da, Hollanda’da, İngiltere’de, İsveç’te araştırmaya devam edilebilir. Türkiye’de de yapılması gereken, ‘dost’a yönelik cinsiyetçi müsamaha ile yetinmek yerine herkesin heteroseksüel olmayabileceğini kabul etmekten geçer. Eşcinsel derneklerinin kapatılması ısrarından vazgeçmek, gerektiğinde danışmanlık almaktan geçer.
 
Unutulmamalı ki çalışma hayatında cinsel yönelim ayrımcılığı suçtur ve her meslekte olduğu gibi emniyet çalışanı geyler de sonsuza kadar susmayacaklardır.’
 
Duygu Aloğlu: ‘Perhiz ve Lahana Turşusu’

‘Devletin dili, aslında hukuken çizilir, Anayasa başta olmak üzere aslında tüm kanunlar bu dili ifade eder. Bu dil, kişisel değildir, soğuktur, uzaktır ama açık ve nettir. İlginç olan, bu dilin altını dolduran ‘yasayapıcıların’ ya da bürokratların ‘iktidara sahip olma’ olgusu ile kurdukları cümlelerin de facto olarak asıl devlet dilini ele vermeleridir, neticede iktidarı kişilerden bağımsız düşünemeyiz.
 
25 Şubat’ta gazetelerde bir haber vardı. Devlet dilinin de jure ve de facto olarak nasıl değiştiğini göstermek açısından önemliydi, dikkat çekiciydi. Emniyet Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği tarafından bir seminer düzenlenmiş ve Genel Müdürlüğün 1. Hukuk Müşaviri bu seminerde konuşmuştu. Buradaki ‘hukuk’ (düzenleyici-dile getirici) kelimeleri yazımız açısından önemlidir. Buna göre, polise ‘birey’ olarak bakış daha esnek olacaktır. Yani ‘dosthayatı yaşaması ya da ‘gay’ olması hoş karşılanacak ama yine de memuriyeti ile birinci derecede olmayan cezalar ile ‘geçiştirilecektir’ (ifadeler konuşmadan alıntıdır).

Konuşmada ‘polis memurunun görevi ve mesai saati dışındaki özel hayatının yargı ve idarece birbirinden ayrılacak şekilde değerlendirilmesi’ ifadesi geçiyor ki tersten okunduğu zaman şimdiye kadar polisin tüm hayatının ‘polis mesleği’ ile çevrili olduğunu, mesleğinden ayrılamaz şekilde ele alınıp totaliter bir şekilde polis olan bireye ne özerklik ne de öznellik tanımadığını görüyoruz. Polisin, işi dışında bir yaşamı olamaz şeklinde tüm o bildiğimiz özel hayat/meslek hayatı ya da kamusal hayat/özel hayat kavramlarını yerle bir eden bu cümlenin, hukuk müşaviri tarafından söylenmesi çok ironik.
 
İronikliği açıklayayım hemen. Haklarımız Anayasa güvence altında, bunu herkes biliyor. Madde vermek gerekirse özel hayatın gizliliğini koruyan 20. Madde, çalışma hakkını düzenleyen 49. Madde bu anlamda önemlidir, kaldı ki Anayasanın bağlayıcılığını ifade eden 11. Madde’den bahsetmiyorum bile. Bu maddelerde herkesin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkından, özel hayatın gizliliği esasından ve çalışmanın herkesin hakkı olduğundan bahsetmektedir (Çalışma hakkını kamu hizmeti ile birleştiren madde 70’tir ve her Türk’ün görevin gereklilikleri dışında ayırım gözetilmeden kamuda çalışabileceğini ifade eder). Yine Anayasa’nın 90. Maddesine göre, kişi hak ve özgürlükleri konusundaki uluslararası temel antlaşmalar iç hukukta ‘kanun’ niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla ülkemizinde imzaladığı ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’, ‘İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ , ‘Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ gibi ‘kanun niteliğindeki’ antlaşmalarda yukarıda bahsettiğimiz Anayasal haklar dışında ‘her türlü ayrımcılığa karşı çıkmaya’ yönelik önemli bir vurgu vardır. Bu sözleşmedeki her hak, herkese tanınmalı ve her bireye bu haklarından dolayı saygı duyulmalıdır.
 
Sonuçta hukuk müşavirinin açıklamaları ile Anayasal ya da uluslararası sözleşmelerden doğan hakların hiçe sayılarak ‘gey’ olmayı ‘defolu insan’ durumuna sokarak hukukun istisnası şeklinde kıyısına/dışına yerleştirmek ve dile getirmek de facto olan ‘devlet dilidir’.



Totaliter şekilde bireyi ele alan, kendi tanımını yapıştıran, toplumsal cinsiyet tanımını ‘erkek güç demektir, güç de iktidar, iktidar erkektir’ şeklinde özetleyen ve bunu kendine düstur haline getiren bir zihniyetin dilidir bu, kişinin bu tanımlama/etiketlenme dışında bir ‘seçim’ yapabilmesini olanaksız gören, mesleği dışında (polislik dışında) bir ‘kimliği’ olabileceğini düşünmeyen, bireyin tüm özel/toplumsal yaşamına mesai saatleri dışında da taşan bir anlayışla sahip çıkan bir ‘dil’dir bu. Gayet kişisel, dayatmacı, muğlak ve baskındır. Olan de jure dilin, devletin de facto dili de olmasını talep etmek önemlidir. ‘Bugünkü şartlarda hoş karşılanmaz, ama bundan sonra dönemlerde bu gibi durumlara daha yumuşak bakılacak’ ifadesindeki ‘bundan sonraki’ belirsizliğini, ‘neden bugün değil’ diyerek sorgulamak, tartışmak ve gene talep etmek önemlidir. Sonuçta bize bahşettiklerini sandıkları şey, her halükarda yasal hakkımızdır.’