Yaşam / Siyaset

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, otoriter popülizm ve Türkiye

8 Ocak 2019
Haber: Kaos GL

Nasıl adlandırılırsa adlandırılsın yeni hareketler ve rejimler konusunda herkesin gözlediği ve farklı ülkelerde ortak özellik olarak sivrilen bir şey var: hem liderlerin şahsında hem de kitleler düzleminde tezahür eden ağır düzeyde cinsiyetçilik, homofobi, kadın düşmanlığı, hiper-erkeksilik ya da pek hafif kaçan bir ifadeyle aileci muhafazakârlık.

İllüstrasyon: Aslı Alpar / Kaos GL

Alev Özkazanç, Kaos GL dergisinin “Sağ Popülizm” dosya konulu 163. sayısına yazdı:

Roger Waters, 9 Ekim 2018’de verdiği São Paulo konserine, üzerinde dünyanın önde gelen aşırı sağcı liderlerinin adlarının yazılı olduğu dev ekran görüntüsü ile başladı. Trump, Orban, Le Pen, Kurz, Farage, Raczynsky, Putin ve son olarak Brezilya’nın aşırı sağcı lideri Bolsonaro’nun adlarının sıralandığı bu listenin başında büyük harflerle şu uyarı okunuyordu: Neo-faşizme Diren. Bu dev konserden bir hafta önce yapılan ilk tur seçimde en çok oyu alıp ikinci tura kalan Bolsonaro’nun adının bu şekilde zikredilmesi ne yazık ki toplanan hayran kalabalığını coşkuyla birleştiren değil, tersine lehte ve aleyhte karşıt sloganların atılmasına yol açan bir jest oldu ve siyasal kutuplaşmanın boyutlarını açığa çıkardı. 2014 yılında bir Kongre üyesine “sana tecavüz etmezdim çünkü bunu hak etmiyorsun” diyen, gey çocukların dayakla “düzeltilebileceğine” inanan, işkencenin meşru bir yöntem olabileceğini ve idamın geri getirilmesini savunan, yoksul insanların kısırlaştırılmasını öneren bir aşırı sağcı daha dünyanın gündemine giriyor ne yazık ki. Bolsonaro en azgını olarak sivrilecek isim olabilir ancak ne yazık ki benzerlerinden siyaset sahnesinde bolca var. Nitekim bu liste bizim coğrafyamızdan isimlerle pekâlâ zenginleştirilebilirdi.

Tahmin edeceğiniz üzere, 2000 sonlarından itibaren yükselen bu aşırı sağ dalganın ne kadar yeni olduğu, bu olguyu hangi kavramla anlamak ve mücadele etmek gerektiği konusunda oldukça yoğun bir tartışma dönüyor. Popülizm mi desek aşırı sağ mı, yoksa sağ popülizm mi; faşist mi desek yoksa neo-faşist mi, ya da otoriterlik kavramının farklı versiyonlarını mı kullansak (rekabetçi otoriterlik, liberal olmayan rejimler vb.) tam karar veremiyoruz. Dahası, bu yükselen şey, liberalizmin mi sonunu işaret ediyor, demokrasinin mi yoksa neo-liberal küreselleşmenin mi sonu sorusunun yanıtı da tartışılmaya devam ediyor. Bu olguyu kavrama zorlukları aynı zamanda onunla nasıl mücadele edileceğine dair de belirsizliklere yol açıyor.

Nasıl adlandırılırsa adlandırılsın bu yeni hareketler ve rejimler konusunda herkesin gözlediği ve farklı ülkelerde ortak özellik olarak sivrilen bir şey var: hem liderlerin şahsında hem de kitleler düzleminde tezahür eden ağır düzeyde cinsiyetçilik, homofobi, kadın düşmanlığı, hiper-erkeksilik ya da pek hafif kaçan bir ifadeyle aileci muhafazakârlık. Elbette sağcı söylemin bu unsurları, daha genel bir milliyetçi popülist söylem içinde yer alıyor ve ırkçı, göçmen karşıtı, militarist, otoriter, şiddet yanlısı, AB ya da Batı karşıtı milliyetçi unsurlarla içiçe geçerek kristalize oluyor. Aşırı sağ hareketlerin ağır derecede cinsiyetçi ve homofobik olması ne yeni ne de şaşırtıcı bir şey. Yine de dünyanın pek çok farklı coğrafyasında rejimler bu şekilde sağa kayarken, değişen koşullar bağlamında yeniden sormak gerekiyor: bu otoriter-popülizm ile cinsiyet rejimi arasındaki ilişki nedir ve nasıl dönüşüyor? Bu soruya yanıt olarak “siyasi iktidarın cinsiyeti daima eril olmuştur, ataerki daima işbaşındadır” demek kolaycılık olur ve güncel olguya yanıt vermek için pek de işimize yaramaz. O nedenle güncel olguyu somut tarihselliği içinde kavramak için daha çok ve ayrıntılı sorular sormalıyız. Ama her şeyden önce karışımızdaki politik gücü iyi tanımak gerek. Burada ise karşımıza her zamanki yöntemsel güçlükler çıkıyor. Aşırı sağın yükselmesi ve popülist otoriter rejimler, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada global bir olgu olarak öne çıkıyor ve bu düzlemde bakınca daha küresel ve yapısal ortaklıklara odaklanmayı gerektiriyor. Öte yandan her ülke deneyimi kendine has özellikler içeriyor ve karşı-hegemonya üretmek açısından bu özgül durumu anlamak çok önem taşıyor. Ancak her durumda karşılaştırmalı olarak bakmakta fayda olduğu açık; hem ortak hem farklı yanları görebilmek için. KAOS GL’nin bu sayısındaki farklı ülke deneyimlerini konu alan yazıları birlikte okumak bu nedenle çok değerli.

Ben bu kısa yazıda, bu yeni tehditkar olguyu daha iyi anlamamıza bir nebze katkısı olur diye düşünerek, sadece kısmi bir parçasına ışık tutmak istiyorum. Bu amaçla, Türkiye örneğini daha çok Orta ve Doğu Avrupa deneyimleri ile karşılaştırmalı olarak ele alarak birkaç temel hususa dikkat çekeceğim. Bu coğrafyayı seçmemin nedeni feminist literatürde son birkaç yılda gelişen ancak hemen hakim görüş haline gelen önemli bir tartışmadan hareketle Türkiye örneğini düşünmek istemem oldu. Daha çok Macaristan ve Polonyalı feminist akademisyenlerin yazdıkları üzerinden gelişen bu literatür, Slovenya, Hırvatistan, Fransa ve Almanya örneklerini de kapsayarak zenginleşti. [1] Bu yeni literatür, kendi ülkelerinde gözledikleri hareketlerin kullandığı adlandırmayla “anti-gender” (toplumsal cinsiyet-karşıtı) hareketlere odaklanıyor. Dediğim gibi, bu literatür hem çok yeni olduğu için hem de öne çıkan kavram (toplumsal cinsiyet karşıtlığı) bizim deneyimimizde pek de anlam taşımayan bir terim olduğu için, bu kavramla birlikte kendimize bakmak bana önemli göründü.  

“Anti-gender” kavramı, ilk duyduğumuzda bizde yadırgama etkisi yaratan bir adlandırma, ama biraz daha yakından bakınca daha tanıdık geliyor. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler ile kastedilen hareketlerin özellikleri şunlar: bu kitlesel hareketler Orta ve Doğu Avrupa’da çeşitli ülkelerde nerdeyse eşzamanlı olarak 2010 sonrasında ortaya çıkmış ve 2014 civarında en yüksek düzeyde kitlesel desteğe ulaşarak siyasi gündeme dahil olmuşlar. Hareketler ilk başlarken yerel bir karakter taşıyor ve özellikle Katolik Kilisesinin yerel temsilcileri aktif rol oynuyorlar. Kilise ile bağlantılı sivil toplum örgütlerinin yanı sıra bir de muhafazakar entelektüellerin etkili olduğunu görüyoruz. İlk ivmenin ardından hareket birkaç yıl içinde kitleselleşiyor ve tüm farklı sağcı partileri kapsayan ve hükümet ve devlete uzanan bir seyir izliyor. “Kitlesel” derken çok sayıda farklı aktörü kapsayan, siyasi ve sivil toplum düzeyinde kurum ve kişilerin katıldığı bir oluşumdan söz ediyoruz. Yüzbinlerce insanın katıldığı sokak gösterileri, milyonlarca insanı kapsayan dilekçe eylemleri, yaygın izlenen web siteleri, liderleri ve örgütleri ve etkili sözcüleriyle birlikte yükselen hareketlerle karşı karşıyayız.

Pek bunların derdi ne?  Bu hareketlerin söyleminde “toplumsal cinsiyet ideolojisi” ya da “genderism” dedikleri şeye karşı itiraz merkezi bir rol oynuyor. Bu söyleme göre, kendi ülkelerinin ulusal geleneklerine aykırı olup asıl olarak AB merkezinden dayatılan ve içerde de liberaller tarafından benimsenen “toplumsal cinsiyet ideolojisi” diye bir şey var ki bu, sadece muhafazakar aile değerlerine dayandığı varsayılan ulusal kültüre değil aynı zamanda toplumsal yapıya ve hatta uygarlığa yönelik ağır bir tehdit oluşturuyor. Tahmin edeceğiniz üzere en büyük tehdit olarak hedefe konulan ve kalabalıkları sokağa döken meseleler olarak şunlar öne çıkmış durumda: evlilik eşitliğinin herkese tanınması, eşcinsellerin evlat edinme hakları, yine LGBT haklarını da içeren cinsel eğitimlerin okullarda zorunlu olarak verilmesi ve kürtajın yasallaşması. İlk bakışta gündemler sadece bunlarla sınırlı gibi görünebilir, çünkü AB düzenlemeleri tarafından “dayatılan” toplumsal cinsiyet eşitliğinin diğer boyutlarına dair pek bir tartışma yok gibi görünüyor. Özellikle kadınların iş yaşamına katılımı ve kadına şiddet gibi konularda cinsiyet eşitliği sorgulanıyormuş gibi durmuyor, ya da ancak kısmen ve şimdilik.   

Bu alandaki literatürün önde gelen ismi Macaristan’dan feminist Andrea Petö ve Polonya’dan Weronika Grzebalskaya özellikle kendi ülke deneyimlerinden yola çıkarak, bu hareketlerin gücünü anlamak için yeni bir kavram önerdiler: polypore devlet.  Polypore, ağaç kabuklarında büyüyen bir çeşit mantar demek. Polypore devlet ise, Doğu ve Orta Avrupa’da 1989 sonrasında gelişen liberal demokratik kurumsal yapının üzerinde gelişen, bir yandan onu emerken bir yandan çürüten yeni illiberal (otoriter) devlet yapısını işaret ediyor. Petö ve Weronika Grzebalskaya’ya göre neoliberal küreselleşmeye karşı halk tepkisi üzerinde yükselen bu yeni rejimler sadece toplumsal cinsiyet eşitliğinin değil, bir bütün olarak Avrupalı liberal demokrasinin temel değer ve kurumlarının ve özellikle de insan hakları söyleminin altını oyuyorlar. Yazarlar, bu yeni rejimin üç temel özelliğinin altını çiziyor: güvenlikçilik, ailecilik ve mantar özelliği. Güvenlikçi politikalar, insan hakları paradigması çerçevesinde işleyen mevcut sivil toplum kurumlarını dış güçlerin oyuncağı ve ulusal güvenliğe tehdit olarak gösteriyor, böylece hem hükümet yanlısı yeni örgütler yaratarak kaynakları oraya aktarıyor, hem de depolitize edilmiş (uzmanlık söylemi ve devlet bürokrasisiyle) sivil toplumu yeniden politikleştiriyor. Anti-toplumsal cinsiyet hareketleri üzerine dayanan ailecilik ise, feminizmi kökü dışarıda bir AB ideolojisi olarak kodluyor ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının içini boşaltarak onu aileci politikalar ve ailenin ana-akımlaştırılması (family mainstreaming) ile değiştiriyor. Dahası bu yeni rejim, mantar gibi davranarak, liberal demokratik kurumları, insan hakları dilini ve sivil toplum söylemini ele geçirip sömürüyor, paralel bir alan yaratarak ilerliyor. Son olarak Petö ve birçok gözlemci, Orta Avrupa için, toplumsal cinsiyet meselesinin sembolik bir yapışkan (symbolic glue) işlevi gördüğüne dikkat çekiyorlar.[2]  Bu niteliğiyle bu hareket, neoliberal küreselleşme ve liberal demokratik değerlere karşı sağdan yükselen farklı türden tepkileri bir araya getiriyor, bütünleştiriyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramıyla birlikte bizzat toplumsal cinsiyet kavramına yönelik bir saldırı gerçekleşiyor. Böylece bu terimin “ideolojik” (bilim-dışı) bulunarak lanetlendiğini ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının üniversitelerdeki varlığının da  hedef alındığını görüyoruz. Nitekim Macaristan lideri Orban, 2018 Eylül ayında, bundan böyle üniversitelerde toplumsal cinsiyet çalışmalarının fonlanmayacağını, tanınmayacağını ve yeni öğrenci alınmayacağını duyurdu. Bu karara yol açan süreçte 2015 yılında bir Fidesz Partisi milletvekili kongrede şöyle demişti: “Toplumsal cinsiyet çılgınlığını istemiyoruz. Macaristan’ın, erkeklerden nefret eden kadınlar, kadınlardan korkan feminen erkekler ve aile ve çocukları kendi kişisel gelişimlerine engel olarak görenlerden oluşan geleceği olmayan bir topluma dönüşmesini istemiyoruz… ve eğer kızlarımız, kendilerini en iyi gerçekleştirme yolu olarak bize torun vermeyi seçerlerse çok memnun oluruz”.[3]

Türkiye deneyimi

Yukarıdaki tablo pek çok yönüyle bizim için fazlasıyla tanıdık. Güvenlik söylemi, ailecilik, toplumsal cinsiyet teriminden arınma, hatta mantarımsı özellikler… Tanıdık özellikler ve ortaklıklar üzerinde fazlaca durmayı gereksiz görüyorum. Bu tablo ile karşılaşınca benim ilgimi çeken daha çok temel bir olgusal farklılık oldu: doğrudan toplumsal cinsiyet karşıtlığı üzerinden örgütlenen bir kitlesel hareketin Türkiye’de mevcut olmayışı. Şimdi, elbette Türkiye örneğini tam değerlendirebilmek için çarpıcı benzerlikler ile bu temel farklığı bir arada değerlendiren bir kavrayış geliştirmek gerekir. Ancak ne yazık ki böyle bir değerlendirme bu yazının sınırlarını aşıyor. Burada Türkiye’nin on altı yıllık AKP dönemi altında geçtiği evreler ve şu anda içinde bulunduğu duruma ilişkin derin analizler yapacak, rejimin karakteri üzerinde fikirler geliştirecek değilim. Ben burada sadece ilginç bulduğum ve ülkenin özgülüğünü anlamak için kritik olabileceğini düşündüğüm birkaç şeye dikkat çekmek isterim.

Özellikle evlilik eşitliği ve okullarda cinsel eğitim gibi konuları merkeze alan ya da toplumsal cinsiyet eşitliğini ana-akımlaştırılma (gender mainstreaming) paketini reddeden kitlesel hareketlerin mevcut olmayışının nedeni çok açık: Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği paketini o düzeyde ciddiye alarak hayata geçirmeye çalışan, evlilik eşitliği ve cinsel eğitim konusunda heteroseksist toplumun sınırlarını yoklayan düzeyde gelişkin bir liberal demokratik rejimin mevcut olmayışı. Dolayısıyla AB perspektifli bir liberal demokrat hükümetin izlediği cinsiyet eşitliği politikalarına karşı tepkisini ortaya koyan ve hükümet siyasetini de kendine doğru çekmeyi başaran sağcı bir protesto hareketine tanık olmadık biz ülkede. Kitlesel gösterilere zaten gerek yoktu denebilir, zaten tüm bu anti-feminist, kadın düşmanı, homofobik, aileci muhafazakâr vb. gündemler günümüzde bizzat hükümet tarafından temsil ediliyor denebilir ve bu doğru olur. Gerçekten bizim karşımızda örneğin Almanya ve Fransa’da olduğu gibi bazı reaksiyoner sivil toplum hareketleri değil, serpilmiş, azgınlaşmış bir anti-demokratik rejim bulunuyor. Ancak burada tuhaf olan şey şu ki, 16 yıllık iktidarı boyunca toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı çerçevesinde, kısmen de olsa ilgili kadın örgütleriyle danışarak bazı politikaları gündeme sokan da AKP olmuştur. AKP’nin liberal döneminden bugünkü otoriter safhaya geçişinde de alttan gelen bir talep ve zorlamanın etkili olmadığını, daha çok yukarıdan aşağı bir dayatmanın geçerli olduğunu görüyoruz.

İlgili literatürde işaret edilen başka bir husus olan, toplumsal cinsiyetin yapıştırıcı olması tespiti açısından da Türkiye örneğini düşünmek ilginç olabilir. Bu bağlamda, ülkede toplumsal cinsiyet sorununun ne ölçüde ve ne anlamda bir sembolik yapıştırıcı olarak işlediği sorusu karşımıza çıkıyor. Burada ben daha çok Macaristan ve Polonya toplumlarına dair bir özgüllüğün işe karıştığını düşünüyorum. Bir gözlemcinin dikkat çektiği üzere, “Doğu ve Orta Avrupa’da 1989 sonrasında anti-kapitalist söylemlerin kamusal alandan dışlanması, tüm kamusal sorunların kimlik çatışmaları üzerinden ifade edilmesine....  etnik ve dinsel olarak homojen olan bu toplumlarda toplumsal cinsiyete dair tutumların  ayrıştırıcı olarak öne çıkmasına neden olmuştur[4] . Toplumsal cinsiyetin sembolik yapıştırıcı olarak işlemesiyle birlikte bu toplumlarda sağın farklı kesimleri bir araya gelebiliyor. Dahası, bazı önemli sosyal politika ve ekonomi sorunları ailecilik üzerinden ifade bulup sorunsallaştırılmış olabiliyor. Nitekim pek çok gözlemci, bu sağcı reaksiyonun gerisinde neoliberal küreselleşmeye karşı gelişen halk tepkisinin bulunduğunu düşünüyor. Macar lider Orban, aile ve aile refahının tüm politikalara içerilmesini önerirken aslında bunu da ifade etmiş oluyor.  

Bu açıdan baktığımızda, bugün Türkiye’de toplumsal cinsiyet meselesinin sağın tüm kesimlerini birleştiren bir sembolik işlev gördüğünü söyleyemeyiz. Elbette, cinsiyet eşitliğine karşı söylemsel unsurlar Türkiye’de de anti-liberalizm, AB ve daha genel olarak batı karşıtlığı, İslamcılık, insan haklarına karşı güvenlik siyaseti ile çevrelenen güçlü milliyetçi söylemsel unsurlarla iç içe geçiyor ancak tüm bunları birleştiren bir yapışkan işlevi gördüğünü iddia etmek doğru olmaz.  Öte yandan tüm bu söylemsel unsurların öteden beri Türk-İslam sentezi bağlamında birbirine eklemlendiği ve hepsinin de aileci ve muhafazakar ataerkil değerlere eklemlendiği de pekala söylenebilir ve dahası, günümüzde karşımıza dikilen şeyin, bir tür Türk-İslam sentezi (daha ziyade İslam ağırlıklı) olduğu da doğrudur. Ancak yine de son dönemdeki özgün yükselişin, tanıdık bildik bir sağcı muhafazakar ataerkillik olduğunu düşünmek doğru olmaz bence. Hatta muhafazakarlık kavramının yaşanan şeyin sertliğini anlatmak için fazla hafif kaçtığını teslim etmek gerekir.

Bence burada Türkiye tarihinde rastlanmamış türden bir yeni olgu ile karşı karşıyayız: hiper eril bir siyasi irade, ya da şöyle ifade edelim: abartılı bir gövde-güç gösterisine indirgenmiş bir siyaset pratiği.   Toplumsal cinsiyet meselesinin sembolik yapışkan olarak kavramsallaştırılmasıyla ilgili sorun tam da yeni siyasetin bu hiper eril niteliğini indirgeme riski taşıması. Orta ve Doğu Avrupa örneğinde olduğu gibi söz konusu hareketler ve rejimler, aileci sosyal politikalar ve küreselleşmeye karşı milliyetçi tepkiler çerçevesinde açıklandığı zaman, sorunun doğrudan toplumsal cinsiyetle ilgili boyutunun indirgenmesi eğilimi ortaya çıkıyor. Yani, kadın haklarına karşı ve LGBT kazanımlara karşı gelişen bariz bir erkeklik tepkisinin gücünü azımsamak eğilimi.

Türkiye deneyimini Orta ve Doğu Avrupa’dan ayıran temel farkın tam da bu noktada belirdiğini düşünüyorum. Söz konusu abartılı, aşırı erkeklik gösterisi ve ona eşlik eden şiddet (hem siyasi şiddet hem de her biçimiyle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet)  bence Türkiye’yi farklı kılıyor. Evlilik eşitliği, LGBT hakları ve cinsel eğitim gibi konuların tartışmanın ana eksenini oluşturduğu bu ülkelerden farklı olarak Türkiye’de toplumsal cinsiyet gündemi aslen kadına şiddet ve çocuk istismarı sorunu çevresinde şekilleniyor ki bu durumun karşılaştırma açısından önemli sonuçları var. Şöyle ki: Avrupa’daki kitlesel hareket ve rejimler için, aileyi ve çocukları “queer tehdide” karşı savunmak sağın farklı kesimlerini birleştiren ve güçlendiren bir siyasi etki yaratıyor olabilir. Ama Türkiye’de toplumsal cinsiyet gündemi, şiddet ve istismar merkezli olduğu ölçüde, siyasi iktidarın güçlü yanını değil, zayıf yanını oluşturuyor, aşil topuğu gibi işlev görüyor. Çünkü hem kadına şiddet konusunda hem de çocuk istismarı sorununda, hükümet ve temsil ettiği kesimler yaygın, haklı ve güçlü bir saldırıdan kaçınamıyorlar. Devlet bu alandaki sorumluğunu yerine getiremediği gibi, son yıllarda bariz olarak geri çekilme iradesi gösteriyor. Nitekim 2016’da zamanın Adalet Bakanı Bekir Bozdağ şu ifadesiyle bu iradeyi çok net ortaya koymuştu: “Aile içi şiddette ve kadınla erkek arasındaki uyuşmazlıklarda devletin, polisiyle, askeriyle, hakimiyle, psikoloğuyla, sosyal çalışmacısıyla, uzmanıyla bu kadar girmesi ne kadar doğru? Bunun tartışılması lazım”. Günümüzde artık bunu tartışmaya bile gerek duymayan yeni rejimin çizdiği bu hatta hızlı adımlarla ilerlediğine tanık oluyoruz. Ancak bu ilerleyiş netleştikçe rejimin hiper eril karakteri de netleşiyor.

Dolayısıyla, yeni Türkiye rejimi denen şey, aslında çıplak eril gövde gösterisinden ibaret olan karakterini zorlukla gizleyebiliyor ancak. Aile ve aile değerlerine yapılan vurgular, geri plandaki acı gerçekler tarafından boşa çıkarılıyor. Genç bir Youtuber’ın çektiği videoda olduğu gibi, bir devlet yetkilisinin Türk aile değerlerini vaaz ettiği basın açıklaması, aynı esnada gerçekleşen ve yardımcıları tarafından kulağına fısıldanan türlü korkunç cinsel şiddet olayları ya da “ahlaka aykırı” cinsel pratikler tarafından sürekli olarak kesintiye uğratılıyor.[5]   

Şiddet sorununun aşil topuğu olmasının önemli bir sonucu var. Avrupa’daki hareketler, aileyi ve özellikle de çocukları dışsal tehditlere karşı koruma kaygısını öne sürüyor ve bu iddiaya meydan okuyacak güçlü bir toplumsal itirazla karşılaşmadan bunu yapıyorlar. Türkiye’de ise aileci ve korumacı söylemin, kendini güçlü ve tutarlı bir söylem olarak kurmakta ne kadar zorlandığını görebiliyoruz. Çünkü bu ülkede aileye musallat olan “dış tehdit” söylemini zora sokacak bir şey oluyor ve aile bizzat içeriden patlıyor, kendi üstüne çöküyor. Bu çöküşün ortasında dehşetengiz bir figür beliriyor: Karısını ve çocuklarını öldürdükten sonra intihar eden baba figürü, Yeni Türkiye’nin korkunç sefaletine işaret ediyor ve hem sosyolojik hem metaforik olarak derinlemesine incelenmeyi hak ediyor.[6] Bu kıyıcı, istismarcı ve intiharcı baba, sadece ailenin değil aynı zamanda yeni iktidar rejiminin tam kalbindeki kara deliğin dehşetini de gösteriyor bize. Almanya ve Fransa’da gördüğümüz “kaygılı ebeveynler” hareketi, çocuklarını “aşırı cinselleştirme” dedikleri şeyden korumaya çalışıyor olabilirler. Bu ülkede ise çocuklar, onları erken evliliğe zorlayan ailelerine, istismara karşı gerekenleri yapmadığı gibi bir de rıza yaşını düşürmeye çalışan hükümetin “cinselleştirici” politikalarına ve İslami söylemin şehvet patlamasına karşı korunmak zorundalar.

Son söz yerine…

Bu yazıda ne Türkiye’de karşılaştığımız hiper eril reaksiyonu çözümlemeye, ne cinsiyete dayalı şiddet konusunda etraflı bir değerlendirme yapmaya kalkıştım. Amacım daha çok, yeni gelişen bir literatürle bağlantılı olarak bazı karşılaştırmalar yapmaktı. Elbette söz konusu bu eril tepkiler dünyanın pek çok farklı coğrafyasında farklı biçimlerde ancak şaşırtıcı ve can sıkıcı benzerliklerle birlikte yükseliyor. Hindistan’dan Rusya’ya, Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan küresel bir fenomen ile karşı karşıyayız. Bu nedenle Türkiye deneyimini hem küresel dinamiklerle ilgili hem özgün yanlarıyla ele almak için birçok başka karşılaştırma yapmak gerekiyor. Ayrıca bu yazıda değinerek geçtiğimiz önemli sorulara, yani bu hareket ve rejimlerin karakterine, tarihsel anlamına dair sorulara da yanıt aramak gerektiği kuşkusuz. Yine de her durumda, hegemonik söylemlerin kuruluşuna, politik güçlerin konumlanışlarına ve yüzeye çıkan kamusal tartışmaların stratejik anlam ve önemine işaret eden yaklaşımların ihmal edilmemesi iyi olur.
 


[1] Şu genel kaynaklara bakılabilir: Anti-Gender Movements on the Rise?, Heinrich Böll Stiftung, Publication Series on Democracy, 2015. Gender as Symbolic Glue, ed. E. Kovats, M. Poim, F. Ebert Stiftung, 2015.

“The Gendered Modus Operandi of the Illiberal Transformation in Hungary and Poland”, Women’s Studies International Forum, vol. 68, 2018. A. Petö, “Hungary’s Illiberal Polypore State”, European Politics and Society, 21, Winter, 2017. Anti-Gender Campaigns in Europe, ed. K. Kuhar ve D. Paternotte, Rowman and Littlefield, 2017.

[2] W. Grzebalska, E. Kovats, A. Petö, “Gender as symbolic glue: how gender become an umbrella term for the rejection of the (neo)liberal order”, politicalcritique.org, January, 2017.

[3]  Gender Studies banned at university, www.theconversation.com.

[4]  Gender as Symbolic Glue, ed. E. Kovats, M. Poim, F. Ebert Stiftung, 2015, s. 97.

[5] Efe Aydal, “Genel Aile Yapısı”, Youtube, 2016.

[6] Bu konuda daha önceki bir yazımda daha geniş bir analiz yapmıştım. Bkz. Alev Özkazanç, Yeni Türkiye’nin Eril Gövde Gösterisine Karşı Uyumsuzluk Semptomları ve Kaçış Çizgileri. http://ankara.academia.edu

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Sağ Popülizm” dosya konulu 163. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise önümüzdeki haftadan itibaren kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.