Gökkuşağı Forumu

Sherlockian Times

Çarşamba, 20 Mart 2019

Benedict ve Martin’e

Karasından kopuk iki ada düşün. Okyanusun ortasında birbirini görmüş. Pat diye. Issızlık birbirini tanır. Sonrası kader. Ya gözünü kaçırır ya gözünü alamazsın.

Timsah gibi süzülür suyun altındaki kökler. İnkârında serpilmiş kökler. Birbirine dolandığında ağaç gövdesine dönüşür. Pat diye. Vazgeçmişlik birbirini tanır.

Matematiğin iflas ettiği nokta burası. Bir artı bir iki etmez, kainatlaşır. Karasından kopuk iki ada her şeylerin uzağında kendini yeni bir ana kara sanır.

Hadi soralım kendimize. Çocukken korsan olmayı istemiş dedektif mi daha sadık benliğine. Asker olmuş doktor mu. Hangisi daha bir yarılıyor derinden. Bana sorsalar, öldürmeyi bilenin şifası aslında daha yaman çelişki kalbini görmezden gelmeyi seçmiş bir zihinden.

Hem kalbini görmezden gelmek ne zamandan beri kalpsiz sanılmaya eş? Sherlock “His dediğin kaybeden tarafta görülen kimyasal bir arazdır, insan hatasıdır” dediğinde anlattığı sevmekten duyduğu delice korkuydu sadece. Ne mal olduğunu bilmekten ve kendinden, dönüşebileceği halinden dehşete düşmekti işin özü. Rahatı seçmesi bundandı. İçine çekilmesi hep. Bilim güvendi, laboratuvar sığınak, cinayet mahalli bir lunapark. Onun dışında insan hep kaçılması ve kaçınılması gereken koca bir tuzak.

Malûm, kimse kimseye içinde olmayanı veremez. Ama kırk birinci kapının kilidini açmak bazen sadece o diğeri sayesinde. Bu hikâyeye neden bu kadar takıldığımı çok sordum kendime. Sherlock ve John’un yumruk yumruğa kavgalarında; mermiye, bıçağa soyunan sözlerinde, manyetik bir alan yaratan korkulu suskunluklarında, birbirilerine çaktırmadan bakışlarında, bir kendilerinin anlayacağı kekre bir mizahla gülüşmelerinde bulduğum, çoktandır mahrum kalınmış bir eski zaman sahiciliği. Hatırladım yarasıyla iyileştireni.

Afganistan cephesinden artık tekleyerek yürüyen bir adam olarak döndüğünde, terapistin de hayatında olan biten her şeyi yazmanın iyi geleceğini söylediğinde gözlerini buz gibi dikip bir gülüşün vardı John: “Bende hiçbir şey olmuyor” demiştin ama “Bana hiçbir şey olmaz” gibi tınlamıştı daha ziyade. Güçlüyüm, bana bir şey olmaz, gibi de değil hem. Öyle bir eşiği geçtim ki bana kimse dokunamaz, cinsinden.

Ama işte hayat o koca koca cümlelerimizi boğazımıza dizer. İlahi kahkahalar çınlar ortalıkta kendimizin maskarası olmuşken. Tam da sana hiçbir şey olmaz dediğin noktada çıktı karşına Sherlock. İnzivasını seninle paylaşmaya talip... Başka birisiyle aynı evde yaşayabileceğine inanmayan iki insan oluşunuzdan belki, çekmecende saklı tabancayı her gece bakışınla şakağına ya da ağzına götürdüğünü bildiğinden ya da.

Sherlock daha tanıştığınız o ilk gün kötü huylarını sıralamıştı sana. “Düşünürken keman çalarım. Bazen günlerce konuşmadığım olur.” Sonradan o kemanı seni düşündüğü için çaldığı çok oldu. Ya da sana çaldığı. Ve ağzından tek kelime çıkmazken içinden seninle sohbet ediyordu. Çoktan evden çıkmış olduğunu, saatlerdir ortalıkta görünmediğini bile fark etmeden. O meşhur zihin sarayında mı şu tozlu dairede de mi olduğunu bilmeden. Sen hiç bitmiyordun ki onun içinde.

Gözün lisanı başka. Bakışın sözü. Onunla anlaştınız. İkinizin de gözüne bakmanın doyumu yoktu. Birbirinde ipek, alev, çapa, yağmur, taş, kuş, ev, yol, buz, yıldız, şaka, ölüm, kördüğüm olan gözleriniz… Nasıl çaresiz nasıl bozbulanık sevdiniz.

Tek göz kırpımlık anda birlikte ölmeye hazırdınız. Defalarca. Sorgusuz sualsiz. Birbiri için her bedeli ödemeye hazır olmanın pahasız bir yanı var. Canıyla kefil olmanın bir varlığa. Gizli bir akit varmış sanki daha kendine bile söylemeden bildiğin: Hepsi kabulüm onunla. Onsuzluk dışında. Koca bir meydan okuma sayılır bu, pek de kimsenin kimsesinin olmadığı şu sefil dünyada. Bak, nasıl da anlatamıyorlar birinizi diğeri olmadan. Bak nasıl da eksik kalıyor artık hikâye. O apayrı kişiliklerinizle melez oldunuz birbirinize karıştığınızda.

Bir zaman tesellisiz odalar vardı. Kabûs yatakları, uykusuz pencereler. Sonra o karşılıklı koltuklara alıştınız. Ve yıldızları görmeye gökyüzünde. Londra savaş alanıydı. Her büyük şehrin labirenti var. Pahalı mağazaların, müzelerin, kafelerin ardındaki çöplük, izbe istasyon alanları, tekinsiz parklar, mezbele. Oraları seçilmiş cennetiniz saydınız.

Sherlock; tereddütsüzlüğünden bildi sevgini, John. Başkalarının sana dair yargılarına kulak tıkayışından. Sana söz söyletmemesinden. Bütün insanlar arasında çokluk deli, manyak, hasta, tekinsiz, psikopat diye yaftalanan sana, bir sana koşulsuz inanışından.

Sana tehlike sunuldu, John. Lütuf niyetine. Çünkü savaş senin içindeydi, yaraların bahane. Ruhunu okuyanı buldun. Yalnızlığına dokunanı. Oysa nasıl da ukalaydı değil mi? Tam bir küstah o yandan çarpık, alaycı gülüşüyle.

Kutsallarına dahil etti seni, hatıla. Evini ve cinayet mahallerini paylaştı. O kadar ki kardeşininkine eşdeğer zekâsını İngiltere başta olmak üzere kimbilir kaç devletin hükümetine ve gizli servislerine akıtmayı tercih etmiş ağabey Mycroft seninle zorla buluşup işin sırrını öğrenmeye çalışacaktı. “Dün kardeşimle birlikte bir eve taşındın ve bugün birlikte cinayet vakaları çözüyorsunuz. Mutlu haberi de hafta sonuna doğru bekleyebilir miyiz?” Anlaşılmaz bir hamleydi Sherlock’unki. Tanımadığı bir yabancıyı hayatına bunca dahil edişi. O yüzden uyarmıştı zaten Mycroft.

Bütün hayatlar son bulur

Bütün kalpler kırılır

Şefkat kimsenin kârı değil Sherlock

Bir tek senin ona inanmamandan korktu John. Azılı düşmanı, dehasının kötücül ikizi, “danışman suçlu” Moriarty, her şeyi ve herkesi “danışman dedektif” Sherlock aleyhine döndürürken, gururu ve onuru olan adalet mücadelesini koca bir aldatmacaya çevirirken dert ettiği sadece sendin. Ya sen de kuşkulanırsan ondan? Olur da düzmece olduğuna inanırsan.

Bir bakışı vardı sahi sana, matkap misali. Unutmamışsındır.

“Sherlock, istemiyorum bunu, bütün dünyanın seni şey sanmasını…”

“Ne sanmasını”

“Sahtekâr olduğuna inanmalarını istemiyorum.”

“Haklı olmalarından korkuyorsun.”

“Ne?”

“Benimle ilgili haklı olmalarından korkuyorsun.”

“Hayır.”

“Bu yüzden bu kadar endişelisin. Haklı olabilecekleri ihtimaline bile katlanamıyorsun. Kandırılmış olmaktan korkuyorsun.”

“Hayır, korkmuyorum.”

“Moriarty senin de zihninle oynuyor. Neler olup bittiğini göremiyor musun!”

“Senin gerçek olduğunu biliyorum ben.”

Sorusu elbet yine bilimseldi. “Yüzde yüz mü?”

Yanıtın da bir o kadar ikna edici: “Kimse bunca zaman bu kadar asap bozucu bir hergeleyi oynayamaz.”

Ele ele koşmak için kelepçeli kovalamaca, yan yana kanepede oturmak için sarhoş olmak lazımdı. Ve sevgiyi haykırmak için ölüm döşekleri. Hep bahaneler hep gerekçeler. Ölümle sınanan hayatlarınızda hep mezar başı konuşmalarına kaldınız.

Neden? Çünkü aşk ölümden de tehlikeli.

Kalpten kulağa hep o aynı kahır kehaneti:

Bütün hayatlar son bulur

Bütün kalpler kırılır

Şefkat kimsenin kârı değil Sherlock

Sana ayin sunuldu, John. Lütuf niyetine. Çözdüğünüz cinayetlerin her biri için yakındaki barlarda iki kişilik bir bekârlığa veda partisi. Aslında Sherlock’un vedasıydı bu. Ve Sherlock’a veda. Tam anlamadın bence.

Kendi vedanı hatırla… Sherlock’un kurguladığı ve gözlerinin önünde giriştiği intihar sonrası mezar taşına hayattayken hiç yapamadığın kadar ve gibi dokunan eldin:  “Bir keresinde bana kahraman olmadığını söylemiştin. İnsan bile olmadığını düşündüğüm zamanlar da oldu ama şunu söyleyeyim sana. Sen şimdiye kadar tanıdığım en iyi ve en insancıl insandın ve kimse kandırdığına inandıramaz beni… O kadar yalnızdım ki. Sana çok şey borçluyum” sonra da yalvardın “Bir şey daha var aslında. Tek bir şey daha.  Bir mucize daha Sherlock, benim için. Lütfen… ölü… olma. Yapar mısın, benim için. Keser misin ölü olmayı. Bir son verir misin şuna”

Ve Sherlock da senin evlilik töreninde konuştu. Her şeyinle oradaydı çünkü sen ona “Benim en iyi dostumsun” demiştin. Kendi pahasına yapacaktı istenenleri. Herkes bir dönemin sonundan bahsediyordu. Mycroft yine dalga geçiyordu küçük kardeşiyle. “Ailevi mutluluk ha. Dahil olmamanın tadını çıkar Sherlock.” Sağdıcındı aşkını ilan ederken. Ölürken bir nevi. En güzel kelimeleri bundandı. Kendi çözdüğü cinayetleri değil, senin hayat kurtardığın vakaları anlattı. Hatırladın mı? Nasıl da ukalaydı nasıl da küstah bir zamanlar. Hani şu insan olmayan insan. Kahraman olmayan kahraman.

Aslında kim olduğunu hatırlattığında sana daha o ilk gece, koltuk değneğini atmıştın. Çünkü seken bacağın değil, heyecan arayan ruhundu. Kendini bildin yeniden. Sayesinde. Yıllar sonra kendince ona veda etmeye kalktığında bir hasta odasında, bu sefer doğrulması gereken o olduğunda, koltuk değneğini bıraktın yanına. Eksiği sadece sendin oysa.

Bir kendi hayatını kurtaramadın değil mi John? Devam edecektin hesapta. En Sherlock’a benzemeyen insanla. Ama varlığına çekildiğin kadın da yeni bir isim ve kimlikle hayatını sil bil baştan kuran bir suikastçıydı. Hemşire kılığına girmiş eski bir ajan.

O evi, o sokağı, bir eski hayatı ardında bıraktın. Yeniden denemeye, farklı olabilmeye koyuldun. Acın çok, dünyan dar, hayat boştu. Hiçbir yere sığmayan bir boşluktun. Sherlock ise düğününden sonra vaka kisvesi altında yine uyuşturuculara daldı. Oturduğun koltuğu kaldırdı. Senin orada oturmadığını görmeye katlanamadığı için. Sorduğunda “Koltuk mutfağa bakışımı engelliyordu” diyecekti. Her şey nasıl çıplaktı oysa. Görmeyi bilene. Her nasılsa öyle.

Yalnızlık elimde olan tek şey

Yalnızlık beni korur

Tersten sağlamalı sevgi ilanıydı bu da aslında. “Hayır, dostlar birbirini korur” diye haykırdın yanından öfkeyle ayrılıp kapıyı çarparken. Haberin yoktu. Tam da seni korumak için yalnızlığı seçmişti. Moriarty, Sherlock’u nasıl tehdit etmişti, bildin mi. “Kalbini söküp yakacağım.” Sendin kalbi.

Kalbi… Sahip olmadığı iddia edilen yeri. Ama iyi bir düşman hedefini on ikiden vurur. Sherlock’un vurulabileceği tek yeriydi kalbi. Seni ve sevdiği iki insanı daha korusun diye uzaklaştırdı kendini. Bir elin parmağı kadar bile olmayan canlarını. Ve ölümünü seyrettirdi sana…

Bütün hayatlar son bulur

Bütün kalpler kırılır

Şefkat kimsenin kârı değil Sherlock

Kırdınız, onardınız, savaştınız, sarıldınız. Hepsi aşktandı. Çaresiz bir kudretten. Korkulu bir iradeden. Çok sevmekten. Birisine mukayyet olmak nasıl de demode.

Hadi biraz da senden bahsedelim Sherlock. Nefret ettiğin bir hikâye vardı hani. Şu, Bağdat’ta Pazar meydanında ölümle karşılaşınca korku içinde şehirden kaçıp Samarra’ya giden ve gece vakit ölümü yine onu orda beklerken bulan tüccarın hikâyesi… Kaderine çaresizce razı gelen adam şöyle sormuştu: “Tamam teslim oluyorum ama önce şunu söyle: Bu sabah benimle Bağdat’ta karşılaştığında neden şaşırmış görünüyordun?” “Çünkü,” demişti Ölüm, “Seninle bu gece Samarra’da randevum vardı.”

Sadece zihin olmakla, o buz gibi dehasıyla övünen sen de kadere inanır oldun bak, sonunda… Tesadüf diye bir şey yoktu. “Kainat nadiren tembeldir” demişti Mycroft. Birbirini bulmak var yani, kaderinde olanı yaşamak. Kader, onca zihin oyunundan sonra teslim olduğun yegâne hakikat.

Arkadaşlarını kurtarmak için kurguladığın intihar, en çok sakınmak istediğini, John’u vurdu o gün. Çünkü bir onunla vedalaştın Londra’nın ve dünyanın tepesi gibi yaşadığın St. Barts Hastanesi çatısında. Bir adım sonrası boşluktu. Moriarty’nin sana vadettiği düşüş. “Ama sakın korkma. Düşmek de tıpkı uçak gibi,  sadece ortada daha… kalıcı bir varış yeri var.”

Sana mezarının başında yaptığı o son konuşmasını da anlattı. Nasıl ölü olmaya son vermen için yalvardığını. Uzun çok uzun bakıp “Duydum seni” diyebildin. Mezarlıktaydın ve duymuştun evet. Ama bahsettiğin bu değildi. John’un yıllardır kendi içine konuştuklarını işitmiştin. İliğinden bilmiştin.

Oyun çok ileri gitmişti bu kez. Bir intiharı izletmek, yas tutturmak korumanın yolu sayılabilir mi? İki yıl boyunca yaşadığına dair tek işaret yollamamak. Sen yepyeni kimliklerle Moriarty’den arta kalanları temizlerken John sensizlikle baş başaydı. Bir hayatı öldü.

Nihayet döndüğünde Mycroft’a ilk onu sordun. 221B Baker Street’e gidip karşısına çıkmaya can atıyordun. Oysa orada değildi artık. “İki yıl oldu. Hayatına devam etti” dediğinde Mycroft, nasıl da inanmadın.

“Ne hayatı. Burada yoktum ki ben”

Yani onun hayatı bendim diyorsun, öyle mi Sherlock. Tabii kendinden yola çıkarak. Benim hayatım da o, diyerek aslında. Yine ukalalık maskesiyle. Çok korkan bir cesaretle. Ama yalnızlık herkesin harcı değil. Ve sabır çok zor bir kelime.

Bu daha başlangıçtı üstelik. Ölümü oynamış bir insanın hayatına nasıl güvenebileceğini bilemedi John. Suçlanacak hali yok. Başkası olsa “Ölmüşken ölü kal benim için” derdi. Şaşırmazdın da, kimse seninle vazgeçmek aşamasına bile gelmemiş ki.  Hem anlatma ustası da sayılmazdın hiç. Öfke birikti. Özleme bulanmış, kavrulmuş bir öfke. İplikleri yeniden örmek gerekti hem de bu kez onun yanında bir de eş varken. Sırrı ortaya çıkmasın diye sana ateş edebilen ama kendi geçmişinin bedelini sana ödetmemek adına önüne geçip kurşunu da yiyebilen bir kadın. Hedef aldığı hayatını kurtarmak pahasına öldükten sonra sana bir mesaj bırakan kadın. “Sana bir vaka teslim ediyorum, Sherlock. Kariyerinin en zorlu davası olabilir. John Watson’u kurtar. Kurtar onu, Sherlock. Başkasının onu kurtaracağını düşünme çünkü öyle biri, bir başkası yok. Her şey sana bağlı. Kurtar onu. Ama bunu yaparken biraz yardıma ihtiyacın olduğunu düşünüyorum çünkü insanlarla aran pek de iyi değil. Bu sebeple ikimizin de sevdiği adam hakkında bilmen gerekenleri söylüyorum… John Watson asla yardım kabul etmez. Hiç kimseden. Hiçbir zaman. John’u kurtarmanın tek yolu onun seni kurtarmasını sağlamak. Cehenneme git, Sherlock. Doğrudan cehenneme git ve onu gerçekten buna azmettiğine inandır. Git ve kötü bir adamla savaşa giriş. Başını büyük belaya sok. Eğer ona ihtiyacın olduğunu düşünürse, yemin ederim senin için orda olacaktır.”

Hep o eski nakarat içinde.

Bütün hayatlar son bulur

Bütün kalpler kırılır

Şefkat kimsenin kârı değil Sherlock

Dönüp dolaşıp o nefret ettiğin Samarra hikâyesine toslaman bundandı. Kaçamadığın kaderinden.  “Üzerinde yürüdüğümüz yol ne zaman ayağımızı bağlar oldu? Yol ne zaman tek yönde akan bir nehre dönüştü? Ölüm hepimizi Samarra’da bekliyor. Peki Samarra’dan kaçınılabilir mi?”

Nice acıyla sınandıktan sonra John’a neler yaşattığını da anlar hale geldin. Elbette geç kalarak. Çok fazla ıskalayarak. Birine geç kalmak da Samarra’da ölüme gitmekle aynı hikâye. “Canına kıymak ilginç bir ifade. Kimin canına kıymak? Nihayetinde her şey bittiğinde özleyecek olan sen değilsin. Kendi ölümün başkalarının başına gelen bir şeydir. Hayatın senin değil. Çek ellerini hayatının üzerinden.”

Sen kendi hayatının üzerinden ellerini çekmeyi bilememiştin. Ölümün pahasına kurtarılacak bir hayat olmadığını da John’da. O ki tanıştığınızın ikinci günü katil olmuştu uğruna. Gördüğünü bilmezden geldin, ilk kez bilgiye ihanet ettin seçtiğin yolla.

Çok kolay sanıyorlardı sen olmayı. İnsanları büyüleyen, aptallıklarını aşağılayan bir deha. Zırhlı ve hissiz hesapta. Beynin uçuyordu. Düşüyordun bodoslama. Yediyirmiotobüsügeldi frensesi şöförgeceuyumamış muhtemeleneşiylekavgaettiçünkümaaşıyetersiz… sisinkokusu karşıkaldırımdakigençkadınuzunsaçlarındanbirtutamıburnunagötürüyor yüzükırıştıakşamişçıkışısevgilisiylebuluşacak eviuzaktaduşalıpgitmeyezamanyokaşklükskaçıyor diyedüşünüyor dudağınınkenarındakoyumizahvarveçokfazlakahveninacılığı

Yine o kanepeye düştü. Kimse görmedi düştüğünü. John hariç. Önünde bir çay fincanı var. Tam istediği lezzette ve yanında kemirilecek bir şeyler. İki gündür ağzına tek lokma koymadı. John bunları ve her şeyi bilir. İnsanlar onu sıradan sanıyor. Sevimli yün kazaklar ve tatlı bir gülümseyişle kamufle edilmiş tehlike o. İnandığı şeyler ve insanlar uğruna öldürebilen bir asker. Cephe kabûsları gören ama sabahında hastanede şifa veren bir doktor. Sıradan kisveli bir muamma. Sherlock’un asla tam anlamıyla çözemediği biricik vaka.

Elbette bir de Mary gördü kim olduğunuzu. Kafası güzel olsun diye cinayet çözen bir bağımlı ve savaştan eve hiç dönememiş bir doktordunuz onun deyişiyle. Umutsuzların son umudu, kayıpların son sığınağı. Adaletin nihai mahkemesi. Hikâyenizin kabul edildiği. Her nasılsa öyle.

Yeni dönem suçluları daha bir zalimdi hem. İktidarı olanın zulmü, rastgele vahşetten daha acımasız. İş insanı ve hayırsever kılıklı bir seri katil, medya patronu bir seri şantajcı… Yine ağabeyin demişti sana. Ne olduğunu bile bilmeden, derin sular misali korktuğun o belirsizlik aslında onun bunca zaman senden sakladığı sırrın ta kendisiydi. “Hatıralar yeniden su yüzüne çıkabilir. Yaralar yeniden açılabilir. Yürüdüğümüz yolların altında iblisler var. Ve senin iblisin çok uzun zamandır bekliyordu.”

Zekânın delilikle seviştiği o incecik çizgide duran ve bu yüzden kapatıldığı o kaleden sana haykıran kayıp kız kardeş Euros’tu en zorlu kötü… “Duygusal bağlam Sherlock, her seferinde senin canına okuyor” diyebilecek denli özünden bilen seni. Kaybedilmiş bir kız kardeş. Hakkını aramaya gelecekti. Kurduğu oyunlarla ahlakınızdan, yargınızdan, kalıplarınızdan vurmaya sizi. “İyi ve kötü birer peri masalıdır. Hayvanın sağ kalma stratejisinden öte olmayan bir şeye zamanla duygusal anlam atfettik. İyi gerçekten iyi değildir, kötü her zaman yanlış değildir” diye diye bunca yıl bir başınalıkta bilediği bıçaklarını yumuşak karınlarınıza geçirecekti.

Bütün hayatlar son bulur

Bütün kalpler kırılır

Şefkat kimsenin kârı değil Sherlock

Sen onu bile anlayabildin ama nihayetinde. Sırf onu aranıza almadınız diye çocukluk arkadaşın Victor’a kasteden, şimdi de gözünü John’a diken Euros’un ölümcül acısını. En iyi arkadaşımı öldürdün dediğinde, içindeki son dehlize hapsolmuş sırrınla yüzleştiğinde sana bir bakışı vardı o en zeki deli, o en deli zeki kadının. “Benim hiç en iyi arkadaşım olmadı. Hiç kimsem yoktu.” Bilmeceler değil ruhun gizli dehlizlerini çözmekti mesele. Dersini öğrendiğinde, sen de cinayet çözen değil hayat kurtaran oldun. Kendini kerelerce öldürdükçe.

Ölü kalırdı da Sherlock, biliyorsun içte içe değil mi John? Deha dediğin zehirli sarmaşık, soğukluk çelikten bir kalkan, içerde alev alev yanan kalbi saklamaya yarayan. Suç mahalline bir bakışla her şeyi herkesten önce çözerken “Çok aşikâr” derdi hep. Deli olurdun öfkeden, sana hiç de aşikâr olmazdı çünkü hiçbir şey. Her zamanki gibi görüyorsun ama gözlemlemiyorsun” diye devam ederdi dalga geçercesine. Sanki kendisi başka türlü mü etti? Oradaydın her şeyinle. Yemek yemeyi unuttuğunda yoktan var olan yiyecek ve içecek, aptallık edip hayatını tehlikeye attığında katili öldüren kurşun, onun peşi sıra göğüslenen tehlike, zekâsına hayranlık, varlığına şefkattin. Gördü ve gözlemleyemedi. Korku zekânın yetişemediği dip köşede. Hiç ihtimal veremedi birisinin ona tahammül edebilmesine. Sevilebilmek imkânsızlığıydı. İstisnası oldun en zorlu mücadelenle. Kim derdi ki savaşlar cephede verilmiyormuş sadece.

İşin sırrı ne, biliyor musun John? Sherlocksu zamanlar… Senin de cephe dönüşü bildiğin, Sherlock’u kaybettiğini sandığın zaman tattığın ve Mary öldükten sonra bir vakit yeniden içine düştüğün ama bir şekilde hep çıktığın zamanlar… Sherlock o zamanın içinden hiç çıkamadı çünkü zamanın adıyla birdi. Bu onu daha lanetli kılıyor. Seni hep daha kıymetli, daha vazgeçilmez onun gözünde. Sevileceğine ihtimal vermemiş bir insanın yabanıl açlığı. Yengecin kendi etini kabuğundan çıkaramayışı. Seni kendinden sakınışı.

Sherlocksu zamanlar dünya diline çevrildiğinde hep sabaha karşı üçtür sanki. Gece denemeyecek kadar geç, sabah olamayacak kadar erken. Bir kabûstan uyanmışsındır, su mutfaktadır. Gezegendeki tek insansındır kalabalık bir eğlencenin ortasında. Denilenleri anladığın ama söyleyecek söz bulamadığın bir dilsizlik. Manzarası hiç değişmeyen bir uzam. Her nasılsa öyle.

Hatırla çocuğunu doğurmak üzere olan kadının ismi dahil her şeyinin yalan olduğunu öğrendiğinde ve Sherlock aslında senin bunları içten içe bildiğini hep sıradışı insanlara ve maceralara çekildiğini söylediğinde, isyan etmiş “Onun böyle olmaması gerekiyordu. Neden böyle?” diye sormuştun. Sherlock da gözünün içine bakmış “Çünkü onu sen seçtin” demişti. Bakışında başka bir cümle daha vardı “Çünkü sen onu seçtin.” Anladın ne demek istediğimi.

Ama Sherlocksu zamanları bir sen delebildin. Çünkü bir sen sebat ettin bitimsiz bir sevgide. Kiliseye ya da devlete verilmemiş bir yeminde. O yüzden bu daire kendi üzerine kapanacak. Madem siz 221B Baker Caddesi’ndesiniz ve dünyanın yeni bir meridyeni var. Madem kırk birinci kapıdan geçebildiniz birlikte.

Bilimsel zekâdan yana zerre benzerliğim yok seninle Sherlock. Ama duygunun zekâsı var ya hani, o da benim lanetim. Bu yüzden Allaha mahsus yalnızlığını canından bilenim. Ve bir John’u olamayan ya da John’u elinden kayan herkesin hüzünlü özleminedir aslında bu emanetim.

Dönemin başkanları, başbakanları kimmiş. Hangi şarkıcı gözdeymiş. Hiç ilgilenmedin böylesi sıradan bilgilerle Sherlock. Dünya güneşin etrafında dönermiş ne gam. “Güneşin etrafında dönüyormuşuz. Ne olacak. Ayın etrafında dönsek ya da oyuncak ayı gibi bahçenin çevresini turlasak ne fark eder” John inanmaz gözlerle bakmıştı sana. “Ama bu güneş sistemi yahu!” Beynin senin sabit sürücündü. Gerçekten gerekli olanlar dışında hiçbir bilgiye yer yoktu orada.

Ve bu adamın, o sıradan görünümlü olağanüstü adamın her ayrıntısını kaydettin zihin sarayına. Çünkü güneş mi ay mı bilinmez ama birbirinizin etrafında dönenen iki derviş oldunuz zamanla.

Ay ve güneş… Yörüngesinden kopuk iki gökcismi düşün, ayı ve güneşi. Solgun saydam yüzünle Ay sendin Sherlock; güneş de John sıcacık gülümseyişi ve sarı saçlarıyla. Uzayın kara deliğinde birbirini görmüş. Pat diye. Yitmişlik birbirini tanır. Sonrası kader. Ya birbirine teğet geçer ya da yeni bir Samanyolu kurar kendine.

Siz kaldınız. Sherlock senin içindeki güneş, John senin içindeki ay ortaya çıkacak denli kaldınız. Demem o ki büyüsünü kaybetmişlerin masalısınız birlikte. İhanet edenlerin dünyasındaki inayet.

Her neyse o olanı sırtlamak üzere.

Her nasılsa öyle.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.