Yaşam / Din/İnanç

İslam mezheplerinde eşcinsellik algısının muhtemel dönüşümüne dair

Perşembe, 11 Nisan 2019
Haber: Kaos GL

İslam mezheplerinde eşcinsellik algısının muhtemel dönüşümüne dair: Zorluklar ve olasılıklar

Emrah Aslan, Kaos GL dergisinin 164. sayısına yazdı:

İslam tarihini, Peygamber'in ölümüyle başlayan siyasi ve dinsel saflaşma bağlamında büyük ölçüde mezhepler tarihinin etkileşim seyri olarak okumak mümkün. Peygamberin sağlığında, Hz.Muhammed’in dini ve siyasi liderliği kendisinde toplamış olması nedeniyle farklı yorumlar ve yaklaşımlar peygamberin liderliğinde eritilebilirken, Hz.Muhammed’in vefatından sonra gerek Kuran hükümlerinin yorumunda, gerekse siyasi konulardaki fikir ayrılıkları açığa çıkmış, günümüzdeki mezheplerin temellerini oluşturacak şekilde çeşitli gruplar ortaya çıkmıştır. Bunların bugünkü anlamıyla isimlendirilmesi ve kavramsallaştırılması ise, yüzlerce yıl içerisindeki siyasi ve ekonomik gelişmelerle dinsel yorum farklılıkları eşliğinde gerçekleşmiştir. Tüm bu faktörleri bir bütün ve ilişkili olarak düşünmek gerekmektedir.

Yazımızda, bir bütün olarak din ile mezhepler arasındaki ilişkiye, geçişkenliğe ve zorluklara odaklanarak, İslam dini ile eşcinsellik arasındaki gerilimli ilişkiyi anlamaya çalışacağız. Yazımızın motivasyonu ise, orta ve uzak vadede İslam – eşcinsellik ilişkisinin nasıl gelişebileceğine dair tarihsel ve düşünsel temeller üzerinden bir yanıt üretebilmek.

Mezhep versus Din: Mezhepler Niçin Önemlidir?

Her mezhep, hem metodolojik hem de Kuran'daki hükümlere yaklaşma motivasyonuyla birbirinden farklılık göstermiştir. Salt temel dinsel konularda değil, toplumsal ve bireysel konularda da mezhepler arasında farklılıklar ve kesişmeler görmek mümkün. Mezhepleri analiz ederken, her mezhebin ortaya çıkış sürecinde “iktidar erkiyle ilişkisi” ve “ekonomik düzen içerisinde temsiliyet bağlamında tekabül ettiği yer” olarak iki özelliğine bakmak gerekiyor. Dolayısıyla bir mezhebi anlamak, aslında o inanç sistematiğinin iktidar gücüyle (esasen düzenle) ilişkisi bağlamıyla ve ekonomik ilişkilerdeki yerini netleştirebilmekle mümkün.

İslamiyet’in mezhep sistematiğinde, tarihsel olarak Ehl-i Sünnet ve Şia olmak üzere iki ana ekol bulunmakla birlikte, her iki ekolün kendi içinde homojen olmadığını söylemek mümkün. Öte yandan, İslam’da mezhep sınıflandırması yapmanın kolay olmadığını da belirtmek gerekir, nitekim mezhepleri fikhi, itikadi ve siyasi olarak ayırmak doğru olmakla birlikte, yazının amacı ve kapsamı buna uygun olmadığı için burada detaylı bir sınıflandırmaya gidilmeyecek, bilinen ana akım mezhep sınıflandırması üzerinden analizler üretilecektir. Yazımız kapsamı içerisinde Ehl-i Sünnet ve Şia sistematiğini, tarihsel ve teolojik olarak siyasi ve fikhi mezhep ayrışması üzerinden düşünmek yerinde olacaktır.

Ehl-i Sünnet Ekolünün Temelleri

İslamiyet’in en yaygın kolunu oluşturan[1] Ehl-i Sünnet sistematiğini, fikhi mezhepler ve itikadi mezhepler olarak kabaca ikiye ayırmak mümkün. Bunlar arasında tamamlayıcılıkla farklılaşmayı bir arada görürüz. Fikhi mezhepler, isminden de anlaşılacağı üzere Kuran ve sünnet odaklı bir yorumu kabul eder. Ehl-i Sünnet’in en yaygın kolu ilan Hanefilik ve onun sistematize eden Ebu Hanife’ye göre fikhi deliller, 7 ana başlıkta toplanıyordu[2]:

1-) Kuran

2-) Sünnet

3-) Ashabın fetvaları

4-) İcma (Kuran’da ve hadislerde yanıtı bulunmayan bir soru varsa, kıyas delillerinden hareketle dini bilginlerin vardığı ortak görüşlerdir.)

5-) Kıyas (Analojik metotla hüküm üretmek. Şayet bir konu hakkında ayet ya da hadis yoksa benzer bir konu ya da konular tespit edilir, bunlar hakkındaki hükümlerden hareketle konu hakkında bir hükme varılır.)

6-) İstihsan (Kıyas temelli deliller üzerinden, insanların daha kolay uyum sağlayabileceği yeni hükümler üretmek. Dinde kolaylık için, zorluğu terk etmek olarak düşünülebilir.)

7-) Örf

Ehl-i Sünnet ekolü, dini ve toplumsal konularda ortaya koyduğu görüşleri öncelikle Kuran’dan çıkartmaya çabalamış, bunun yetmediği yerlerde peygamberin sünnetine ve hadislere başvurmuştur. Burada ortaya çıkan tarihsel ve pratik zorluksa şu olmuştur: Şayet Kuran, tüm zamanlar ve tüm insanlar için gönderildiyse, dinsel sistematik değişen toplumsal ve ekonomik şartlara karşı din hangi düşünsel metodolojiyle yanıt vermelidir? Bu noktada Ehl-i Sünnet’in yanıtı, icma, kıyas ve istihsan metotları olmuştur. Somutlaştıracak olursak, X konusunun ele alındığını ve buna İslami çerçevede bir yanıt arandığını düşünelim. Konuyla ilgili Kuran’da ve sünnette bir yanıtımız da bulunmasın. Bu noktada devreye icma metodu girer ve “Acaba bu konunun daha evvel kıyaslanıp delillendirildiği, yanıtlandığı bir çalışma var mı?” diye bakılır. Bu da yoksa kıyas metoduna geçilir ve X konusuna benzer (ve hakkında hüküm verilmiş) bir konu araştırılır, bu konuyla ilgili hükmün içeriği değerlendirilir. Son aşamada, kıyas benzerliği nedenleri ve hüküm ilintileri detaylıca açıklanarak X konusu hakkında bir hükme varılır. Öte yandan, istihzan metoduyla X konusunu daha pratik ve kolay bir hale getirmek de, yine din alimlerinin inisiyatifindedir.

Ehl-i Sünnet ekolünün, kelam (dinin inançsal boyutunu düşünsel düzeyde irdelemek) bağlamında değerlendirilecek bir de itikadi yorumları vardır ki, bunları da “anlama metodolojisi” olarak düşünebiliriz. Ehl-i Sünnet’in itikadi sistematiğinde Kuran’ı anlamak, nakil ve akıl ile mümkündür. Nakil, Kuran ve sünnet iken akıl da icma ve kıyasla somutlaşır. Ehl-i Sünnet’in en büyük iki itikadi alt mezhebi, Maturidilik ve Eşariliktir. İmam Maturidi’ye göre nakil ile akıl arasında bir denge vardır ve akıl, esasen Allah’ın kullarına verdiği bir emanettir. Maturidi’ye göre, akil yürütme insan için fıtridir ve onun kullanılmamasını istemek, insanın zati ve biricik tabiatını terk etmesini istemektir[3]. İmam Maturidi sistematiği, çok temel konular haricinde (Allah’ın varlığı ve birliği, dinin temel esasları) yaygın görüşlerden farklı düşünen insanları dinden çıkmış saymaz ve onları mümin olarak kabul etmeye devam eder. Zorlamaya ve tek tipleştirmeye karşı İmam Maturidi, dinin bir bütün olarak aklı metotlarla yorumlanabileceğini ileri sürer.

Sözgelimi İmam Eşari’nin kurucusu olduğu Eşari ekolüne göre bir insanın aklı, bir şeyin iyi yahut kötü olduğunu bilemez, çünkü buna aklı ermez. O halde Allah’ın yasakladığı şey kötü, emrettiği şey iyidir ve burada esas olan, nakil kaynakları olan Kuran ve sünnettir. Oysa Maturidi ekole göre insan, iyiyi ve kötüyü aklı ile ayırabilecek kapasiteye sahiptir, çünkü akıl ona ilahi bir emanettir. Maturidi ekolde aklı kaynaklar önemsenir ve nakli kaynaklar ile tamamlayıcılık görülürken, Eşari ekolde nakli kaynaklar önceliklidir ve akla daha az itibar edilir. Burada açmamız gereken önemli parantez, Sünni Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu ülkemizde, yine Sünni cenahın büyük kısmının itikaden Maturidilik ekolünü benimsediğidir.

Şia Sistematiği

Şia kelimesi, izlemek ve takip etmek anlamından doğmuş, “Şiat-u Ali” (Ali’nin takipçileri) kelimesinden evrilmiştir. Ehl-i Sünnet sistematiğinden farklı olarak Şia, politik reaksiyoner bir temelden doğmuş ve beslenmiş, fikhi temellerinin derinleşmesi ve sistematize olması bunun gerisinden gelmiştir. Şia’da en yaygın kabul gören fikhi ekol Caferilik/İmamiye ekolü olduğundan ve Şia’daki fikhi ekollerin fazlalağından, Şia sistematiğini açıklarken daha çok İmamiye ekolünden faydalanacağız.

İslam dünyasının peygamberin vefatının ardından (hatta daha henüz Hz.Muhammed defnedilmeden) halifelik makamını kimin üstleneceği sorunu ortaya çıkmıştı. Halife, salt dini değil aynı zamanda siyasi liderdi ve toplumun tartışmasız lideriydi, bu nedenle büyük bir nüfuzu ifade ediyordu. Ebubekir’in büyük aşiretler üzerindeki etkisini ve ikna gücünü kullanarak, seçimle halife olarak seçilmesi, İslam dünyasındaki ilk ayrılıkların temelini oluşturmuştu.

Hilafet meselesiyle ilgili olarak Şia’nın temel duruşu, hilafetin Hz.Ali’nin hakkı olduğu yönündedir. İlk Müslümanlardan olan, vefatına dek peygamberin en yakınında olmuş bir kişi olan Ali’nin, peygamberden sonra halifelik görevini en hak eden kişi olduğu düşüncesi hakimdi. Yine yaygın Şia yorumuna göre Hz.Muhammed, vefatına yakın dönemde bir vasiyet kaleme alıp, Ali’yi vekil olarak bıraktığını yazdırmak istemiş, fakat Ebubekir ve Ömer buna engel olmuştu. Buna karşılık Ehl-i Sünnet alimler, eğer Hz.Muhammed’in böyle bir niyeti olsa mutlaka bunu sağlığında belirteceğini, ayrıca böyle bir şey olsa Hz.Ali’nin de Ebubekir, Osman ve Ömer’e biat etmesinin mümkün olmayacağını belirtmişlerdir. Bu konu, İslam dünyasında ihtilaflı bir başlık olmaya devam etmektedir.

Şia’da temel olarak üç fikhi ekol bulunur: Caferilik, Zeydilik ve İsmaililik. Bu ekoller arasındaki temel fark, bağlı oldukları imamların sayısından ileri gelir. Caferiler, Onikiciler/İsnaaşerriye olarak Hz.Muhammed’in soyundan gelen 12 İmam’a biat ederken, Zeydiler yedi, İsmaililer ise beş imama biat etmişlerdir. Şia dünyasının büyük kısmı, kendisini kurucusunun İmam Caferi Sadık olan Caferi fıkıh sistemi içerisinde tanımlamaktadır. Caferi fıkhına göre,

1-) 12 İmamlar’ın aktardığı tüm hadisler sahih ve kesin kaynak olarak kabul edilir. Şia sistematiğinde 14 Masum inancı vardır. Buna göre Hz.Muhammed ve kızı Hz.Fatma ile birlikte 12 İmamlar, masum ve yanılmazdır.  Dolayısıyla bu 14 kişiden gelen her hüküm ve söz, tartışılmazdır.

2-) Kuran ve hadisler esas olmakla birlikte, içtihat önemlidir. Yani daha açık ifadesiyle, İslam alimlerinin fıkıh metotlarıyla vardığı geçmişteki hükümler, bugün de önemini korur ve bu hükümlerin yeniden yorumlanmasında da akıl temel alınır.

 3-) Şia mezhebinde imamet ve velayet kavramları temel bir görev üstlenir. Hz.Muhammed’in soyundan gelen 12 İmam’a dini ve toplumsal liderlik anlamında özel bir anlam yükleyen Şia sistematiği, en doğru ve tutarlı bilgiyi yine imamet kurumunu doldurabilecek imamın verebileceğini ileri sürer. Bununla bağlantılı olarak doğan “velayet-i fakih” makamı, son imam Mehdi’nin yeniden ortaya çıkışına dek Müslümanlara rehberlik edecek imamların zaruriyetini anlatır. Velayet-i Fakih’i en sistemli açıklayan Ayetullah Humeyni’ye göre, İmam Mehdi’nin kaybolmasının üzerinden neredeyse bin yıl geçmiştir ve belki de binlerce yıl daha geçecektir[4]. O halde 12 İmamlar’ın sahip olduğu bilgiyi ve önderliği Müslümanlara aktaracak bir imamet pratiğine ve velayet makamına ihtiyaç vardır. Bu vekiller Allah’ın ve peygamberin altında, diğer insanların ise bilgi ve erdem olarak üstündedirler.

Ehl-i Sünnet sistematiğinden farklı olarak Şia sistematiğinde din alimlerinin yorumları ve önerileri, bir konunun hükme vardırılmasında daha belirleyicidir. Dolayısıyla Şia yorumlarının daha insan aklı odaklı olduğunu, pragmatik din alimlerinin eliyle daha özgürlükçü yorumlarla şekillenebileceğini söylemek mümkündür. Şia’nın ortaya çıkış koşullarının, daha çok politik ve toplumsal meselelerden kaynaklandığını ve peygamber sonrasında siyasi iktidar ile ekonomik gücün odağının nerede olması gerektiğine ilişkin, yaygın eğilimden farklı düşünerek şekillendiğini unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla bir bütün olarak Ehl-Sünnet daha çok dinsel konular etrafında şekillenip derinleşirken ve iktidar odaklı bir yaklaşımla politik pozisyon alırken, Şia ise politik olarak İslam’ın muhalif ve hakkı yenmiş kanadını temsil etmiş, dinsel sistematik ise bunun arkasından gelişmiş, sistematize olmuştur.

Modern Şia sistematiğinin en önemli isimlerinden olan, 1979’dan beri kayıp haldeki Hüccetü’l İslam Seyyid Musa Es-Sadr, yukarıda özetlemeye çalıştığım içtihat ve aklen hüküm verme üslüne en yakın ve güzel örnekleri vermiştir. Sözgelimi, Suriye’de askeri bir darbeyle iktidara gelen Hafız Esad’ın Alevi olması nedeniyle, Suriye’deki ve çevre ülkelerdeki radikal İslamcıların, “Alevilerin dinsiz olduğuna dair” yoğun propagandası karşısında Es-Sadr,  1973‟te Lübnan‟da On İki İmam Şia inancına mensup İmam Musa Es-Sadr, Yüksek İslami Şii Konseyi’ni kurdu ve konseyin başkanı olarak Lübnanlı bir Alevi’yi Trablus ve Kuzey Lübnan‟ın Şii müftüsü olarak atadı[5].Öte yandan keskin bir din çatışmasının kapıda olduğu 70’ler Lübnanında, farklı mezheplerin ve dinlerin üzerinde uzlaşabildiği insanlardan birisi olmuştur. Es-Sadr’in pragmatik ve günün sorunlarını çözmeye dönük metodolojisi, hem dinsel ve hem de toplumsal-politik düzlemde başarılı sonuçlar vermiş, Şii bir din alimi olarak her kesimden insanın fikren güvendiği birisi haline gelmişti.

Ehl-i Sünnet ve Şia Ekollerinin Eşcinsellik Hakkındaki Görüşleri

İslam dünyasında eşcinsellik konusu, özellikle 2000’lerle birlikte LGBTİ görünürlüğünün dünya genelinde artmasıyla daha yoğun tartışılan bir konu haline geldi. Paradoksal şekilde, milyonlarca insanı ilgilendiren bir konu olmasına ve inançlı eşcinsel sayısının bir hayli fazla olmasına rağmen, ana akım din alimlerinin genel olarak konuya dar örnekler ve dışlayıcı bir söylemle yaklaştığını söylemek mümkün.

İslam’ın insana bakışının temelinde, “Biz insanı mükerrem kıldık” ayeti yer almaktadır[6]  ve Şahin’in (2015; syf.514) aktardığı üzere, ruhsal ve bedensel olarak parçalanamaz bir bütün olarak, diğer yaratılmışlardan farklı olarak en güzel ve şerefli şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla yaygın ve klasik görüşe göre insan, hisleriyle ve bedensel kimliği ile aslında bir bütündür ve Allah’ın yarattığı şekliyle mükemmeldir. İnsandan beklenen de, bedensel kimliğine uygun şekilde davranması ve hislerini buna uyumlu şekilde sürdürmesidir.

Lut Kavmı ile ilgili ayetler, İslamiyet’in eşcinsellikle ilgili olumsuz görüşlerin temellerini oluşturur. Farklı ekollerden İslam alimleri, Lut Kavmi’nin helak olmasına sebep olan şeyin, erkeklerin kadınları bırakıp erkeklere yönelmesi olduğunu belirtirken, sözgelimi kimi muhalif din alimleri, Lut Kavmi’nin kötülük, zorbalık, baskı ve dayatma gibi özellikleri nedeniyle yok edildiğini belirtmekte[7].

Ehl-i Sünnet mezhebi, bir bütün olarak eşcinselliği reddetmekle birlikte, eşcinselliğe dönük cezalandırma konusunda kendi içinde farklılaşmaktadır. Sözgelimi, en yaygın Ehl-i Sünnet yorumu olan Hanefiliğe göre eşcinsel ilişki zina olmadığı için recm gerekmemektedir, tazir cezasının verilmesi gerekir[8]. Buna göre yargılamayı gerçekleştiren hakim, durumun içeriğine ve ağırlığına göre dilediği cezayı (nasihat, falaka, toplumsal hayattan izole etmek…) verebilir ya da cezayı affedebilir; takdir hakimdedir. Öte yandan kimi Hanefi alimlere göre ise eşcinsel ilişki bir tür zinadır ve fiili gerçekleştiren kişiler evliyse recm gerektirir.

Şia’daki yaklaşım da, Ehl-i Sünnet yaklaşımından çok farklı değildir. Halihazırda Irak’taki Şii topluluğunun önde gelen dini ve siyasi liderlerinden olan, Mehdi Ordusu’nun liderliğini yapan Mukteda Es-Sadr, hemcins ilişkilerin kabul edilemez olduğunu belirtmekte ve bunu sapkınlık olarak değerlendirmektedir . Irak Savaşı’nın sona ermesinden sonra, Irak’ta sayısal çoğunluğu oluşturan (yaklaşık %60) Şiiler hızlı bir örgütlenme içerisine girmiş, politik ve askeri olarak ülkenin en örgütlü gücü haline gelmiştir. Mukteda Es-Sadr’ın liderliğini yürüttüğü Mehdi Ordusu da dahil olmak üzere irili ufaklı Şii milisler, hipster tarzında giyinen gençlere, eşcinsellere ve yozlaşmış olduğunu düşündükleri tüm insanlara karşı dayak, tehdit, insan kaçırma ve infaz gibi yöntemlerle sindirme yoluna gitmiştir. Bu duruma karşı yaşanan tek “iyi” gelişme, Mukteda Es-Sadr’ın 2016 yılında verdiği, “Hemcins ilişkiler kabul edilemez, bu durumda olanlar psikolojik sorunlara sahip. Bu insanlardan kendinizi ayırın, fakat siz (kendi milislerine söylüyor) onlara saldırmayın. Bunlara rasyonel ve kabul edilebilir araçlarla rehberlik edin.” demecidir[9].

Sonuç Yerine: İki Başat Mezhep Sistematiğinin Mukayesesi Işığında Öngörü Denemesi: Eşcinsellik Algısında Değişim Mümkün mü?

Buraya dek iki İslam ekolündeki temel inanç esaslarının yorumunu ve pratiğe dökülüşünü, metodolojik olarak özetledik. Ayrıca eşcinsellik konusunda her iki ekolün yaklaşımlarından da ana hatlarıyla bahsettik. Şimdi asıl soruya gelelim: İslamiyet’in içerisinden eşcinsellik algısını dönüştürecek bir reform çıkması mümkün mü?

Dinde reformasyonun gerçekleşmesi için, öncelikle iki faktörün birbirini tamamlaması elzemdir: İlki, tabandan reforma dair bir dip dalganın birikmesi. İkincisi, bu dip dalgayı teolojik ve pratik fazda derinleştirebilecek din alimi sınıfının varlığı. İslam coğrafyası içerisinde, kendini inançlı olarak tanımlayan feminist gruplar, seküler gruplar, eşcinseller ve farklı gruplar bulunmakla birlikte bunların Müslüman kitle içerisinde azınlıkta ve çoğu kez marjinal kaldığını söylemek mümkün. Sözgelimi Berlin’de imamlığını Seyran Ateş’in yaptığı, “liberal cami” olarak tanımlanan ve tüm İslam mezheplerine, kadınlara, eşcinsellere açık İbn-i Rüşd Goethe Camii, daha çok tepeden inme bir ilerici girişimi temsil ederken, camiye ilgi sınırlı düzeylerde kalmıştır. Tabandan gelen bir talep olmadıkça, böylesi iyi niyetli girişimlerin akamete uğraması yüksek ihtimaldir.

Öte yandan, Arap Baharı ile İslam coğrafyasında yükselen demokratikleşme taleplerinin sonuçsuz kalması, tabandan gelmesi gereken dip dalganın zayıflığı konusunda fikir verebilir. Bütünlüklü, tutarlı ve örgütlü bir demokratikleşme talebinin yokluğu, Arap Baharı’nı kısa sürede başarısız bir harekete dönüştürmüş, demokratikleşme umutları yerini iç çatışmalara, darbelere ve iç savaşlara bırakmıştır. Nitekim ortada kitlesel, yaygın bir demokratikleşme talebinden ve bunun somutlaştığı bir hareketten söz etmek mümkün değildi.

Reformist bir din alimi sınıfının ortaya çıkması için, alimleri buna zorlayacak toplumsal dinamiklere ihtiyaç vardır. Toplumdaki değişim taleplerini anlayan ve bunlara İslami bir perspektiften yeni yanıtlar üretmeye çalışan bir alım sınıfının varlığı, öncelikle değişim yanlısı bir toplumsal dinamikle olası. Aksi halde, tıpkı Seyran Ateş örneğinde olduğu gibi iyi niyetli reformist girişimler belli bir çevrede ve dar etkiyle sınırlı kalmaya mahkûmdur.

İslam dünyasında Şia mezhebi, kendisini kadim Sünni gelenekten keskin şekilde ayıracak şekilde, tarihsel olarak İslam’ın politik ve teolojik olarak muhalif yönünü temsil eder. Şii sistematiğinde, Hz.Ali ve onun soyundan gelenlerin haksızlığa uğradığı düşüncesinden beslenen, “ezel ebed haksızlığa maruz kalma” ruh hali, Şiiliği iktidarla özdeş politik Sünnilik karşısında muhalif ve aslında ezilenin yanında yer almayı inancın ontolojik bir yansıması gören bir yere oturtur. Dolayısıyla mağdurun yanında yer alma motivasyonu, yakın olmayan bir gelecekte olmasa bile gelecekte, Şia sistematiğinin eşcinsellik algısındaki olası bir değişimin ilk itici gücü olabilir.

Bir diğer önemli belirleyen, farklı olanla birlikte yaşamı deneyimleme becerisinde Şiilerin, Sünni geleneğe göre daha açık ve deneyim sahibi olmasıdır. Sözgelimi Ortadoğu’daki en örgütlü devlet dışı Şia silahlı güç olan Hizbullah, Lübnan merkezli olması nedeniyle içerisinde Alevi ve Hristiyan gençlerin bulunduğu birliklere sahiptir ve Şia olmayan pek çok grubun desteğini almaktadır. Dünya Şiiliğin merkezi İran, farklı etnik grupların ve inançların yaşadığı bir coğrafyadır ve Şiiliğin sekter bir yorumu uygulanmasına rağmen İran, farklı inançlara tolerans diskurunu Humeyni’den beri sürdürme politikası izlemektedir. Bu bağlamda, alışkın olmadığı ile ilişki deneyiminde Şia mezhebinin pratikleri, Sünniliğe kıyasla daha açık ve ilişkiye meyilli halde denilebilir.

Sonuç olarak, İslamiyet’in iki ana mezhebindeki eşcinsellik algısının, eşcinsellerin varlığını kabul etmekten oldukça uzakta ve İslam coğrafyasının önünde, eşcinselliğin tüm gerçekliği ile birlikte kabullenilmesi anlamında çok uzun ve meşakkatli bir yol olduğunu söylemek mümkün. Sünni ve Şii ekollerle bunların alt kolları arasında, eşcinselliğe dair yorum farkının da, sadece, “eşcinselliğe verilecek cezaların niteliği” kapsamında değiştiği görülüyor. Bununla birlikte, özellikle Şii Müslümanların ve bu kitlenin örgütlerinin farklı inanç gruplarıyla daha ilişkili olduğunu, kendilerinden farklı olanla iletişim deneyimlerinin, Sünni kitleye ve örgütlere kıyasla çok daha yoğun olduğunu görüyoruz. Öte yandan Şia inanç sistematiğinin, ortaya çıkışından bu yana yerleşik Sünni kalıplara eleştirel yaklaşarak geliştiğini anımsarsak, İslam inancındaki olası bir reform ve teolojik transformasyonun politik ve inançsal temellerinin Şia ekolünde ortaya çıkma ihtimali daha yüksek.

Ezcümle, İslam coğrafyasının reformist ve cesur din alimlerine, siyasilere ve örgütlenmeye ihtiyacı her zamandan daha çok ve İslamiyet'i dünyaya entegre edecek yol da, aslında buradan geçiyor.

 

Kaynaklar

Arıkan, Pınar (2012): “Suriye’nin Nusayri Yüzü ve İran”, Ortadoğu Analiz, Sayı:43/Cilt:4, syf.5

Çağatay, Neşet,. Çubukçu, İbrahim Agâh (1965); “İslam Mezhepleri Tarihi”, syf.162, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi

Şahin, Nurten Zeliha (2015): “İslam Hukuku ve İnsan Hakları Bağlamında Eşcinsellik Sorunu”, Sayı: 62, syf.514

https://t24.com.tr/haber/ihsan-eliacika-gore-lut-kissasi-ne-anlatiyor,301442 – “İhsan Eliaçık’a göre Lut Kıssası Ne Anlatıyor?”

http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0652.htm - “Şî'a'da İmamlık ve Velâyet-i Fakih Anlayışı”

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/780/10007.pdf -  Pessagno, J. Meric (1979): “Maturidi’ye Göre Akıl ve Dini Tasdik”, Ç eviren: İlhami Güler,  syf.429

https://www.cfr.org/interactives/sunni-shia-divide#!/sunni-shia-divide  (2017 verilerine göre, dünyadaki her 100 Müslüman bireyden 85’i, Sünnilik mezhebine mensuptur.)

 


[1] https://www.cfr.org/interactives/sunni-shia-divide#!/sunni-shia-divide  (2017 verilerine göre, dünyadaki her 100 Müslüman bireyden 85’i, Sünnilik mezhebine mensuptur.)

[2] Çağatay, Neşet,. Çubukçu, İbrahim Agâh (1965); “İslam Mezhepleri Tarihi”, syf.162, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi

[3] http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/780/10007.pdf -  Pessagno, J. Meric (1979): “Maturidi’ye Göre Akıl ve Dini Tasdik”, Ç eviren: İlhami Güler,  syf.429

[4] http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0652.htm - “Şî'a'da İmamlık ve Velâyet-i Fakih Anlayışı”

[5] Arıkan, Pınar (2012): “Suriye’nin Nusayri Yüzü ve İran”, Ortadoğu Analiz, Sayı:43/Cilt:4, syf.5

[6] Şahin, Nurten Zeliha (2015): “İslam Hukuku ve İnsan Hakları Bağlamında Eşcinsellik Sorunu”, Sayı: 62, syf.514

[7] https://t24.com.tr/haber/ihsan-eliacika-gore-lut-kissasi-ne-anlatiyor,301442 – “İhsan Eliaçık’a göre Lut Kıssası Ne Anlatıyor?”

[8] (Şahin, 2015; syf.523)

[9] Haberin devamı.