Gökkuşağı Forumu

Queer bir tarih yazılabilir mi?

Perşembe, 30 Mayıs 2019

Özet

Tarihçiler, günümüz tarihyazımında çeşitli perspektifler kullanmaktadır. Bu perspektifler zaman içerisinde sosyoloji gibi disiplinlerin tarih alanına yaklaşmasıyla zengin bir içerik oluşturmuştur. Feminist fikriyatı tarih alanına uygulayan ve toplumsal cinsiyet gibi konuların izini tarihsel metinlerde arayan tarihçiler olmuştur. Türkiye’de 2000’lerden bu yana queer fikirler tartışılmaya başlamış, daha sonra üretilen akademik çalışmalarla tarihyazımını da etkilemişlerdir. 2016 yılında ilk defa kaleme alınan bu makalede, queer okumalar üzerinden o zamana dek yapılan örnek niteliğindeki çalışmalara yeni bir perspektif sunmak hedeflenmişti. Makale daha sonra genişletilmiş, tarihçilerin kurdukları hikâyeler irdelenirken sordukları sorularda queer fikriyatın izi sürülmüş ve derinlik kazandırılmıştır. Bu sayede queer fikriyatın tarih yazımına ne derece yansıdığını ve tarihçiler tarafından araçsallaştırılarak kullanıldığı örnekler üzerinden tartışılmıştır.

Giriş

Tarihçilerin zaman içerisinde çeperdeki insanlar üzerine eğilmesi, çeperdeki insanların tarihini yaparken kimlik problemlerine değinmelerini ve söz konusu insanların duygularına ulaşma çabalarını doğurmuştur. Fakat bunların yapılabileceği ortam, Türkiye’deki tarihçiler için kolay olmamıştır. Türkiye’de oluşan feminist hareketin ve feministlerin sordukları sorular sayesinde tarihyazımı da etkilenmiş, araştırma konuları farklılaşmıştır. Bu makalede öncelikle Türkiye’de feminist fikirlerin nasıl geliştiği ve bu fikirlerin tarih yazımını nasıl etkilemeye başladığından bahsedilecektir. Daha sonra, LGBT+ ve queer hareketinin getirdiği eleştirilerle tarihyazımının ne derece etkilendiğinden bahsedilecektir.

Bu makalede yer alacak tartışmalar için belirli eserler dikkate alınmıştır. Özellikle 2012 yılında yayınlanan Cinsellik Muamması isimli kitap ve kitap içerisinde bulunan Serkan Delice ve Fatih Özgüven’in makaleleri ilham verici olmuştur. Türkiye’de feminizm ve Toplumsal cinsiyet ve kimlik tartışmaları için Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti isimli kitabından ve Tanıl Bora’nın queer’i Türkiye’de feminizmin içinden okuduğu Cereyanlar isimli kitabından faydalanılmıştır. Son olarak, Judith Butler’ın kavramlarına referanslar verilmiş; çok ses getirmiş Gender Trouble ve Bodies That Matter kitabının son kısmı, Critically Queer bölümünden yararlanılmıştır.[1]

Bahsedilen eserler üzerinden anlaşılacağı gibi, tartışmanın tarih aralığı 1990’lar dan daha geriye gitmemiştir. Sadece bu tartışmaları oluşturan ortamın tarihsel arkaplanını vermek için Türkiye’de kadın fikriyatına dair kısa bir tarih anlatısı sunulmuştur. Ne yazık ki Türkiye’de söz konusu tartışmalar 2000’lerden günümüze kadar olan kısa bir aralık içerisinde başlamıştır. Ancak Butler ve Chauncey’nin çalışmalarını göz önünde bulundurarak bu sürecin Türkiye’de olduğu gibi 2000’lerle başlamadığını göz önünde bulundurmalıyız.

Konu feminizm olduğu zaman, Osmanlı geç dönem feminizminden bahsedebilirken, queer harekette böyle bir tarihsellik kurmak zordur. Queer tartışmaların dinamikliği ve akademik yazımın yeni olması dolayısıyla disiplinlere son derece etki etmiş ve onları dönüştürmüş bir akımdan veya bir –izm’den bahsedilememektedir. Yine de queer hareketin etkileri günümüzde kolaylıkla görülebilmektedir. Üniversitelerde verilen toplumsal cinsiyet derslerinde yankılanan queer tartışmalar, bu fikriyatın akademik ortamda popülerleşmesini sağlamaktadır. Üstelik söz konusu tartışmalar ilham verici çalışmalar doğurabilmektedir.

Levni, Surnâme-i Vehbî

Türkiye’de Feminist Fikriyat ve Queerleşme

Osmanlı modernleşme sürecinin bir sonucu olarak yeniden tanımlanan ‘kadın’ın yeni görevlerinin ve işlevinin belirlenmesini gerektirmiştir.[2] Bu kadın, o zamana kadar toplumda var olan kadından daha çok kamusal alana dahil olmuştu. Tanıl Bora, özellikle Balkan Savaşları’nın (1913) kadınların kamusal alana girmelerinde belirleyici olduğunu yazmıştır. Ona göre savaşta erkeklerin yanında lojistik görevlerde yer alan kadınlar, erkeklerle aralarındaki mesafenin azalmasına fayda sağlamıştı.[3] Daha sonra kadınlar benzer lojistik görevlerde yer alırken; siyasi partilerde, edebiyatta ve diğer meslek gruplarında görülmeye başlamıştı.

Geç dönem Osmanlı’da eğitimli seçkin kadınların haklarının elitist savunuculuğundan, süfrajetlikten bahsedebiliyorken, Cumhuriyetin ilanıyla tarih yazımında bu savunuculuğun yerini kahraman kadın imgelerinin aldığı görülmüştü. Bora’nın Jeanne D’arc sembolizmi olarak bahsettiği bu kahraman kadınlar, Kara Fatma’lar, Nene Hatun’lar gibi kahramanlık mitleri üzerinden tasvir edilmiştir. Bu kahraman kadın mitleri yerini oy hakkı talebinde bulunan, siyasi parti kurma teşebbüsünde olan ve yazılı eserler vermelerini sağlayan bir dönemin zeminini oluşturmuştu.[4] 1930’larda rejimin totaliterleşmesi sonucu kadınların büyük sekteye uğrayan girişimleri, bu dönemin kadınlarının elit bir zümre olarak tanınmasını sağlamıştı. Bora devlet feminizminden bahseden, patriarkal rejimin siyasal hak talebinde bulunan kadınları elit bir zümre olarak kabul etmesiyle kadın kitlesi ve eğitimli kadınlar arasında ki uçurumun 1980’lerin ‘feminist uyanışı’nda bile devam ettiğini söyler.[5]

Balkan Savaşları’nın yarattığı etkiye benzer bir etki de 70’ler deki sol hareketler de görülmüştür. Kadınların zorunlu olarak aktifleşmesini sağlayan bu dönem, Sol’un kadın-erkek eşitliği ilkesi sayesinde kadınları teşvik etmiş, onların kitlesel seferberliğine katkıda bulunmuştu. Artık ‘emekçi’ olarak tanımlanan kadınlar, 80’ler de erkeklerin hapishanelere girmesiyle daha farklı sorumluluklar almaya başlamış, ‘pazartesi anneleri’ olarak ünlenen kadınlar da Türkiye’de insan hakları savunuculuğunun öncüsü olmuşlardı. Bu sayede aktifleşen ve liderleşen kadınlar, feminist teori ile tanışma imkânı bulmuşlardı. Söz konusu durum, Aksu Bora’nın bahsettiği ‘kendini geliştirmeye ve tanınmaya talip olan az gelişmişlik dilinin yerini, direnmeye talip bir ezilmişlik dili’nin almasına katkı yapmıştır.[6] Bu dönemin popüler kültüründe kullanımı yaygınlaşan seks işçisi terimi, feministlerin toplumun belleğindeki fahişelik normlarını aşındırmasına ve suçlu pozisyonlarının düşürmekle uğraştıkları bir alan olmaya başlamıştı.[7] 90’larda düzenlenen Ülker Sokak gibi direnişler de bu zemin üzerinde gerçekleşmişti. Aynı zamanda 90’larda belirli kurumlarda yayına başlayan feministler, akademik yazım da üretmeye başlamışlardı. Sokaklardaki aktivizm yerine daha çok popüler feminist yayınlar ve akademik feminist yayınlar ortaya çıkmıştı.[8]

1980’ler sonrası İstanbul’daki ilk 8 Mart kutlamasında bir transseksüel kadının konuşma talebi üzerine başlayan seks işçilerinin görünürlüğü tartışması 2010 sonrası 8 Mart yürüyüşlerinde görülen ‘am benim dilletirim bağ benim belletirim’ pankartı tartışmalarıyla devam etmişti. Seks işçilerinin görünürlüğü üzerine başlayan bu tartışmalar günümüzde trans kadınların ve trans erkeklerin görünürlüğünü de dahil etmiştir. Her ne kadar sonuçsuz ve sürekli devam eden bir tartışma gibi görünse de seks işçilerinin ve trans bireylerin kamusal alanda tanınması yönünde yaşanan bu ilk fikir buluşması, feminizmin öncelikle lezbiyenleri tanımasını daha sonra da geyleri tanımasına yardımcı olmuştu. Feminist hareketin getirdiği eleştiriler, erkek hegemonyasını ve heteroseksüelliği aşınması beklenmişti.

Bu yüzden eşcinselliğin tanınmasını ve politikleşmesinin ancak 90’lardan sonra olmasının arkasında aslında feminist fikriyat ve onun sokak aktivizmi yer almıştı. 90’lar da eşcinselliğin bir hastalık olarak görülmesiyle mücadele edilmiş, gey kelimesinin de popüler kültürde yerleşmeye başladığı görülmüştü. 1993 yılında açılan Lambda kurumu, Onur Haftası’nın (Pride) Türkiye’de kutlanmasını sağlamıştı. 2005 yılından itibaren Hormonlu Domates ödülleri ile homofobi eleştirisi için başka bir profesyonel alan oluşmuştu. 2006 yılında Pembe Hayat derneği translara yönelik ayrımcılık, nefret suçları, şiddet ve toplumsal dışlanmayla mücadele etmeye başlamıştı. Ayrıca LGBT+ üst kimliğini kabul ederek lesbiyen, gey, trans erkek, trans kadın, kendini queer tanımlayan kimlikler ve interseks bireyler iç çatışmalarla aktivizmlerine engel oluşması engellenmişti.[9]

1994’te kurulan Kaos GL dergisi Türkiye’de eşcinsel hareketin siyasi ve entellektüel fikriyatına katkı sağlamıştı. Bora, kurumun “Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir” sloganının özgürlükçü, hiyerarşi karşıtı, şiddetsizlik kültürünü pekiştirdiğini söyler. Bu sayede halk arasındaki bilinen fakat konuşulması yasak olan, görünürlüğü yok edilmiş bireylerin hayatlarını dile gelmesi için bir kanal daha oluşmuştu. Örneğin travesti hikâyelerini gündeme getirip, şimdiye kadar görmezden gelinmiş suçlar görünür kılınmaya  çalışılmıştı. Ancak bu yıllardan sonra queer tartışmalar Türkiye’ye adım adım gelmeye başlamış ve içsel bir motivasyonla kendine bir zemin bulmuş ve gelişmeye başlamıştı. 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan “Queer, Türkiye ve Kimlik” isimli konferans Türkiye’de queer fikriyatının farklı disiplinlerdeki insanlar ile paylaşılmasını sağlayan ilk platform olmuştu. Akademik bir diğer önemli katkı da 2014 yılında yayınlanmaya başlanan KaosQueer+ dergisiydi. Bora, Türkiye’deki hareketlere getirdiği ‘tahrik eden bir enerji kaynağı’ olarak queer teori hakkında şunları söyler:

“Judith Butler’ın eserlerinin aktarımı ve çevrilmesiyle tanışılan bu teori, cinsel kimliklerde ikili karşıtlıkların ve öznelerin sabitlenmesini reddederek, özneleşme süreçlerinin ucu açık ve çoğul dinamiğine bakmayı önerir. Feminizmin kendisi ve kadın hakkındaki öznelik tasarımı da veri sayılmamalı; bu özneliğin/kimliğin, yine heteroseksüel ve ataerkil rejim içinde sabitlenmiş olduğu unutulmamalıdır. Queer teorik-politik açılım, feminizmle LGBT hareketi arasındaki ilişkiye ve kimlik-temsiliyet ‘karmaşasına’ (ve vesayet gerilimine) yeni bir çözüm getirir . . . Batı dillerindeki ‘çapraz kesen’ ya da ‘aynı anda birçok çizgiyi kesen’ anlamına dikkat edilirse, queer’in ancak hareket halinde doğrulanabilecek ve temsiliyete izin vermeyen bir eylem felsefesi olarak yorumlanması gerekiyordur. Queer teorinin, feminizmle eşcinsel hareket ve sol/sosyalist düşünce arasındaki alışverişleri ve eleştiriyi tahrik eden bir enerji kaynağı olduğu söylenebilir.”[10]

Nitekim, 2013 yılında Kaos GL dergisinde yayınlanan yazılarında, Begüm Başdaş queer’i  ‘dünya ile olan ilişkimi devamlı sorgulayan bir etik algısı’ olarak tanımlamıştı.[11] Başdaş’ın queer’i tanımlaması bir kimlik olmaktan ziyade daha çok ‘hayatı queerleşme arzusu olarak deneyimlemek’ti. Söz konusu tanımlama queer’in bahsedilen dinamik ve temsiliyete izin vermeyen, bir eylem felsefesi olarak görülmesi algısını pekiştirmiştir. Gülkan’da ‘aslında normal diye bir şeyin olmadığını hatırlatan bir düşünme-eyleme biçimi’ olarak gördüğü queer’in, tüm ilişkilerini ve temaslarını değiştirdiğini söylemişti. Aynı zamanda Başdaş ve Gülkan, makalede queer için derledikleri bir dizi tanımı yazmışlardı. Bu tanımlar queer’i bir özgürleşme çabası olarak göstermiş, ikiliklere zorunlu kalmadan düşünebilme çabası olarak tanımlamıştı. Bu haliyle queer varoluş bir kimlik değil, kimliksizleşmek ‘yerine eğip, büküp, birbirine karıştırmak gibi farklı eylemlerle kimliklerin iktidarını dönüştürmek’ haline gelmişti.

Başdaş ve Gülkan, Türkiye’de Kürt kadının görünürlüğü aşamasında önemli bir yer tutan Roza Dergisi’nin[12] sosyal hareketleri queerleştiren bir müdahale olarak yorumlamıştı. Söz konusu bakış açısı, queer müdahalenin başka alanlarda görülmesini sağlamıştır. Örneğin, daha önce bahsedilen LGBT+ hareketindekilerin feminist harekettekilere yaptığı eleştiriler sayesinde yarattıkları dönüşümün pekala queer bir müdahale olarak okunabilmiştir. Fakat Begüm ve Gülkan’ın söylediği üzere, her dönüşümü yaratan müdahaleyi queer olarak okumaktansa, asıl önemli olan feminizmi dönüştüren müdahalelerin sürekli farklı cephelerden gelmiş olması ve queer dinamizminin sürekli farklı mücadele yöntemleri geliştirmesidir.

LGBT+ hareketinin feminizmi tanımlaması ihtiyacı ve bu tanımlamayla feminizm içerisinde tartışılan feminizmin öznesinin kim olduğu sonsuz tartışmasını doğurmuştu. Bu noktada doğrultulan eleştiri, tarih alanını doğrudan etkiledi. Başdaş ve Gürkan, Türkiye’de sol hareketteki kadınların tarihlerinin feminizme dahil edilmesi fakat bir Ülker Sokak veya Eryaman direnişinin görünür olmamasına dikkat çekmişlerdi. Belki de ancak bu sayede tarihyazımında kimin görünürlüğünün olduğuna dair eleştiriler yapabildiler. Söz konusu bakış açısıyla Bora’nın anlatısına da eleştirel bakarak; savaşlar, politik olaylar ve popüler faaliyetlerden yararlanarak yazılan feminizmin tarihinin, seks işçilerinin mesleklerini devam ettirmek adına gerçekleştirdikleri protestolardan bahsetmemesinin, onları görünmezleştirdiği söylenebilir. Bu yüzden feministleri uyaran Başdaş ve Gülkan, neyin tarihyazımında içeride tutulduğu, neyin dışarıda kaldığının farkedilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Bunu takiben, seks işçiliği teriminin kullanımı ile zamanında “vesikalı kadınlar’la dayanışmak için vesika ‘alma eylemi’” yapan kadınların feminizmin içerisindeki önemine dikkat çekerek, trans kimliklerin dilsizleştirilmesinin nedenini sormuşlardı. Aslında, feminist tarihyazımında nelerin/kimlerin içeride kalacağı veya dışarıda tutulacağının eleştirisi queer bir müdahaledir. O halde queer fikriyatın tarihyazımına yapacağı en büyük etkilerden biri, tarihyazımına dâhil edilen ve dışarıda bırakılan varoluş durumlarının incelenmesidir.

Queer Tarih Yazımı

Türkiye’de üniversitelerin tarih bölümlerine hâkim olan geleneksel anlayış ve ülke politikaları üniversitelerde yapılan çalışmaları doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de üniversite sayısındaki inanılmaz artışla bahsi geçen etkinin birleşmesiyle, yapılan yayınların sayısal olarak büyük bir bölümünün queer fikriyatlardan habersiz olduğunu göstermektedir. Öte yandan, revizyonist tarihçiler yaptıkları çalışmalarla her seferinde tarih alanını derinleştirmiştir. Örneğin toplumsal kimlik araştırmaları üzerinde duran tarih araştırmaları, Osmanlı tarihyazımında yeni görülmeye başlamıştır. Disipline olan yeni yaklaşımların oldukça faydalı sonuçlar doğurduğunun altını çizilmelidir.[13] Kentsel mekânları toplumsal cinsiyet gözüyle değerlendirilmesi, kadınların kentsel mekân deneyimlerinin araştırılması gibi çalışmalar, öznelliğin sadece eril iktidarda olduğu anlatıları geçersiz bırakmıştır. Tarih Vakfı’nın yapmış olduğu Perşembe konuşmaları, tarih alanından ve tarih alanı dışından birçok üniversite öğrencisine ve farklı disiplinlerdeki akademisyenlere toplumsal cinsiyet dilini ve çalışmalarını ulaştırmıştır.

Söz konusu revizyonist tarihçilikse, doktorasını yurt dışında tamamlamış akademisyenlerin Türkiye’ye dönerek üniversitelerde kadro sahibi olmalarıyla ortaya çıkmıştır. Doktora süreçleri boyunca tanıştıkları tarihçilik, ülkelerine döndüklerinde yaptıkları çalışmalar üzerinde doğrudan etkili olmuştur. Örneğin, Gülhan Balsoy, “Gendering Ottoman Labor History: The Cibali Régie Factory in the Early Twentieth Century” isimli makalesinde yirminci yüzyılın başlarındaki kadın işçilerin pozisyonunu, üretim yerlerinde çekilen fotoğraflar üzerinden incelemiştir.[14] Ayrıca geç dönem Osmanlı doğum politikaları üzerine yaptığı araştırmalarla alan açmıştır.[15] Başak Tuğ doktora çalışmasında, 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nu toplumsal cinsiyet perspektifinden ele almıştır.[16] Tuğ’un başka bir çalışmasının da yer aldığı, Chrintine Woodhead tarafından edisyonu yapılan The Ottoman World isimli kitap, yayınlanmasından altı yıl sonra, 2018’de Türkçe’ye çevrilmiştir.[17] Cenk Özbay, 2010 yılında sosyoloji alanında tamamladığı, “Retailed Lives: Governing Gender and Work in Globalizing Istanbul” isimli doktora çalışmasıyla yeni oluşan sınıflar için cinsiyet ve cinselliğin önemini göstermiştir.[18] Özbay, daha sonra yaptığı çalışmalarında da sınıfsal değerlendirmelerde bulunmuş, şimdiye dek araştırmacıların göz ardı ettiği mekânlarda temsil edilen feminitenin ve maskülenitenin insanların kimliğiyle ilişkisini Türkiye örnekleri üzerinden ortaya koymuştur. Özbay, 2016 yılında yayınlanan Queering Sexualities in Turkey: Gay Men, Male Prostitutes and the City isimli kitabındaysa artık queer’i merkeze konumlandırmıştır.[19] Marc David Baer, At Meydanı’nda Ölüm isimli kitabında derlenen makalelerinden birinde Istanbul’daki cinsiyete göre kurulmuş dini hiyerarşiyi incelemiştir. Aynı kitapta yer alan bir diğer makaledeyse Mustafa Âli’nin erkeklik ve erkeklik faziletleri üzerine yazdıklarını analiz etmiştir.[20] Fatmagül Berktay ise Tarihin Cinsiyeti isimli kitabında tarih yazımının heteroseksizmden kurtuluşuna bakmış, feminizmi bir perspektif olarak tarih yazımında görünmeyen kimliklerin nasıl bir hikâye oluşturarak bunun üzerine bir bilinç inşa ettiğini tartışmıştır. Bu bilince sahip olagelmiş heteronormatif yazıma karşı, kadınların tarihini bir yetişkin olma mücadelesi olarak yazmıştır.[21]

Bir başka çarpıcı örnek, Cemal Kafadar’ın Üsküplü Asiye Hatun’un rüya defterini yayınlamasıdır; rüya defterlerinin tarihçiler için 90’lardan önce bir önemi olmamıştır. Bir başka deyişle, rüya defterleri tarihsel değeri materyaller olarak görülmemişlerdi. Kafadar’ın çalışmasında olan rüya defterinin özellikle bir padişahın değil bir kadına ait olması da dikkat çekicidir.[22] Ayrıca Suraiya Faroqhi’nin ‘Ottoman Men and Women’ isimli kitabında o zamana kadar tarihçilerin araştırmaya değer bulmadığı alanlara ışık tutmuş; kadın kölelerine dair hikâyeleri incelemiş, kadın işgücüne ve kırsal kesimdeki kadınların tartışmış, böylece Osmanlı tarihyazımı için öncü olmuştur.[23] Osmanlı imparatorluk şenliklerinin hazırlık sürecinde yer alan insanların araştırılması, arka planda çalışan kimliklerin açığa çıkarılması ve Anadolu’ya göç eden Cristina Trivulzio di Belgiojoso isimli bir İtalyan kadının defterini incelemesi gibi çalışmaları sayesinde Farqohi’nin Osmanlı’da kadınlar için harcadığı çaba tarih çalışmalarına derinlik kazandırmıştır. Tüm bu örnekler Osmanlı tarihyazıcılığında bahsedilen revizyonist tarihçilerin getirdikleri yeni solukları göstermiştir. Feminist fikriyatın tarih yazımına etkisinin izini daha birçok açıdan sürdürülebilir olsa da bu queer bir yazımdan bahsetmemiz için yeterli değildir.

Serkan Delice ve Cüneyt Çakırlar’ın belirttiği üzere; Warner, heteronormativitenin bütün toplumsal kurum ve ideolojilere etkisinin olduğunu ve bunların bizzat bu kurum ve ideolojilere itiraz etmek olacağını söylemiştir. Warner’ın tespitini Türkiye üzerinden düşünüldüğünde, queer fikriyattan etkilenen tarihçiler, yaptıkları çalışmalarla aslında ülkenin kurumlarına ve ideolojilerine yönelik bir talebi de işaret etmişlerdir. Fakat ‘queer olmak bütün bu meseleler üzerine bitmeyen bir savaş vermek’ olduğu için, heteronormativitenin etkisi altındaki kurumların ve ideolojilerinin eleştirisi queer için yeterli olmamıştır.[24] Yine de bu noktadan itibaren Osmanlı tarihçiliği hem fikriyat hem de kurumsal olarak eskisi gibi kalmamıştır. Peki gerçekten akademi kurumsal olarak bir dönüşüm içinde midir yoksa değil midir sorulması gerekir. Queer’in sosyalizm gibi belirli bir gelecek tahayyülünün bulunmamasının bir sonucu olarak, queer araçsallaştırılmış ve bir metodolojik araç haline getirebilmiştir.

Queer fikriyatın araçsallaşması sayesinde, Deniz Kandiyoti feminist hareketin tarihini yeniden ele almasını önermiş, feminizm gibi akımların tarihi yazılırken tarihin öznesinin kim ve ne olduğunu tartışmıştır.[25] Tarihçiler ve araştırmacılar Queer of colour critique tartışmalarıyla tanışmış, beyaz olmayan, farklı ırksal ve etnik kökenlerden gelen insanların ortodoks LGBT+ aktivistlerine sert eleştiriler yöneltmiştir. Bu eleştiriler kimlerin tarihinin yazıldığı eleştirisini ve yazılan tarihlerdeki öznelerin eleştirisini akademik ortama taşımıştır. Bu sayede söz konusu tartışmaların tarih yazımını nasıl etkilediği açıklık kazanmaktadır. Örneğin, Delice’nin Osmanlı toplumsal cinsiyeti üzerine yaptığı tartışmalar, queer bir tarihyazımı hakkında fikir vermiştir: “"Zen-dostlar Çoğalıp Mahbûblar Azaldı": Osmanlı'da Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik, Cinsellik ve Tarihyazımı” isimli makalesinde Mustafa Âli’nin Görgü ve Toplum Üzerine Ziyafet Sofraları (Mevâ’ıdü’n-Ne-fâis Fî-Kavâ’ıdi’l-Mecâlis) isimli eserini ve Ahmet Cevdat Paşa’nın Ma’rûzât isimli eserini mercek altına almıştır. Delice, bu bilgiler ışığında metni tarihselleştirerek eserleri incelemiştir. Bahsi geçen her iki kaynak eser de daha önce toplumsal cinsiyet açısından ele alınmamıştı. Delice’nin analizi gibi Marc David Baer’in çalışması da Osmanlı tarihyazımında alan açıcı nitelikte olmuştur.[26] Yeni oluşan bu alan, daha önce bahsettiğimiz gibi tarihçilerin çalıştıkları eserlerin aslında görülmemiş yönlerini, konuşulmayan veya göz ardı edilen insanların öznelliğini ‘geri vermeyi’ veya en azından tartışmayı sağlamıştır. Bunu yaparken sorduğu sorular queer fikriyatın etkisinin bir sonucudur.[27]

Biraz detaylandırmak gerekirse; on altıncı yüzyılın son yarısında yaşayan Mustafa Âlî Efendi, eserinde dönemin aristokrasisine ve nasihatnâme literatürüne yaptığı katkıların yanında dönemin erkeklerinin hareket tarzı, pratikleri ve farklı duygularını da anlatmıştır. ‘Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımı’ olarak gördüğü kişileri dönemin ahlâki çöküntüsü üzerinden düzen bozucu olarak kurgulamıştır. Bundan da öte, aslında Mustafa Âlî Efendi eseriyle bu kişileri yaratmıştır. Kadınları haremde tecrit edilmiş olarak gören Mustafa Âlî, erkeklerin bu kişilerle ‘arkadaşlık etmelerini’ namertlik olarak görmüştür. Delice yaptığı incelemelerde erkekler arasında görülen bu arkadaşlık biçiminin toplumda nasıl var olduğunu göstermiş, hatta belirli bir yere kadar bu ilişkiselliğin kabul gördüğü sonucuna varmıştır. Delice, yasaklanması ve gizlenmesi gereken bir hadise olarak görülmeyen bu ilişkiler hakkında daha detaylı analizler yapmıştır. Böylece tarih yazımında geleneksel olarak gerileme literatürü içerisinde değerlendirilen Mustafa Âlî’nin eserine yeni bir soluk katmıştır. Osmanlı’da hemcins kavramının algılanışı, ideal erkeklik ve davranış biçimleri gibi konularda ve kadın-erkek karşıtlığı olarak cinsel farklılığın nasıl kurulduğuna dikkat çekmiştir.[28] Kendisinin de belirttiği gibi ‘Âlî’nin anlatısının açığa çıkardığı seslerin, özdeşimlerin ve ilişkiselliklerin çok sesliliğini ve çakışma noktalarını anlamaya’ çalışmıştır.[29]

Bu sayede tarihçilerin Osmanlı tarihi üzerine veya farklı dönemlerin cinsiyet rolleri ve inşaları üzerine yaptıkları incelemeler, geçmişe bakışımızı derinden etkilemiştir. Gerek Delice’nin gerekse Özgüven’in belirttiği gibi queer fikriyattan önce tarihçiler şimdiye dek öznellik verdikleri kimlikleri böylesine eleştirmemişlerdi. Yine de, söz konusu çalışmaların Osmanlı tarihyazımının queerleştirdiğini söylenebilir mi yoksa söylenemez mi sorulması gerekir. Bu tür bir sorunun cevabı, queer fikriyattan etkilenip alana queer bir perspektifle katkı sağlayan tarihçilerin çalışmalarında yatmaktadır. Tarihçilerin çalışmalarında, yarattıkları hikâyelere hangi kimlikleri dâhil ettiklerini/etmediklerini, ne tür ilişkiler inşa ettiklerini, hangi ilişkisellikleri kurduklarını veya kaçındıklarını, şimdiye kadar çalışıldığı düşünülen metinlerin bile queer ele alındığında çok farklı tarihsel ipuçları toplanabileceği görülmüştür.[30]

Acaba toplumsal cinsiyet kavramlarına uzak, özcü bir yaklaşımla çalışan geleneksel tarihçilerin bu kimliklerle etkileşime girmekten korktuklarını söylenebilir mi? Günümüzdeki eşcinsel varoluşların geçmişte aynen olduğu şeklindeki yanılgılardan sıyrılabilen tarihçiler ancak bir sonraki kertede toplumdaki farklı varoluş biçimlerini sorgulayabilirler. Çünkü tarihçilerin içinde bulundukları bağlamı anlamaları, kendilerine dışarıdan bakıp bulundukları pozisyonların neleri görmeye engel olduğunu veya neleri görünür kıldıklarını değerlendirmeleri gerekir.

1994 yılında yayınlanan Chauncey’in Gay New York isimli kitabı, eşcinsellerin kendilerini ‘gizli’ olarak tanımladıkları günümüz anlayışının, 1960’lardan daha önceki tarihlerde olmadığını ortaya koymuştur.[31] İzolasyon, görünmezlik ve içselleştirme kavramları üzerinden incelediği ‘living in a closet’ konsepti, ancak bu tarihlerden sonra oluşmaya başlamıştır. ‘Living in a closet’ konseptinin yeni olduğunu görmemiz, tarihçilerin geçmiş hakkında hikâyeler kurarken, modern gözlükleri çıkarmalarını işaret etmiştir. Bu bakış açısı, tarihçiler açısından günümüz cinsel kimliklerinin ve modern kategorizasyonlarının geçmişte aranmasını şiddetle eleştirmiştir. Özcü bir yaklaşım sergileyen tarihçiler, söz konusu eleştirilerin hedefi olduklarından kendilerini tekrar eden bir anlatı içerisine girmişlerdir.

Chauncey gibi tarihçilerin açmış oldukları yoldan bakıldığında, tarih sadece heteronormatif çerçeve içerisinden görünür olmaktan çıkıp, bu çerçeveye sığmayan insanların görünürlüğünü arttırmıştır. Ancak bu sayede, toplumun çeperinde olduğunu ‘düşündüğümüz’ kişilerin hikâyesi yazılabilmiştir. Chauncey’in kitabında yer alan ‘Internalization’ bölümünde, kimlerin tahakküm sürecinde nasıl çözümler üreterek mücadele etmeye çalıştığını, buna karşı bir direnç gösterip göstermediğini veya hangi yollarla bunu bedenen veya çok faha farklı yollarla ifade ettiğini sorgulamıştır. Böylece Osmanlı tarihçileri queer fikriyat çerçevesi içerisinde sorular sormuş, Türkiye dışındaki tarihçilerin açtıkları alandan ilerleyebilmişlerdir.

Normatif tarihyazımı, kurumları aracılığıyla kendisini tekrar ve tekrar ürettiğinde, tarihçiler, queer’i bir metodolojik araç olarak kullanmıştır.[32] Makalenin başından beri örnek gösterilen akademisyenler, bilinçli ya da bilinçsiz queer fikriyatla geçmişe yönelttikleri sorular sayesinde heteronormatif tarihyazımına sürekli öznelerin derinliğini ve farklı ilişkisellikleri hatırlatmıştır. Bu katkı, tarih alanının kendisini dönüştürmüş ve heteronormatif tanımlanan tarihyazımını queerleştirmiştir. Aslında queer bir müdahale olarak okunan aşındırmalar, revizyonist tarihçilerin çalışmalarıyla çok daha büyük bir boyut kazanmıştır. Makalenin en başına dönülecek olursa, feminizmin ve queer’in tarihini okuduğumuz hikâyeleri tekrar nasıl kurulabileceği düşünülmelidir. Queer’in tarih alanına getirdiği en büyük dönüşümlerden biri işte bu noktada yatmaktadır.

Butler’in Critically Queer’de tartıştığı performatif güç tarihin öznelerinde aranabilir mi?[33] Queerleşen anlar olarak bahsedilen özel momentler geçmişte arandığı taktirde ortaya çıkan farklı varoluş biçimleri tarihyazımını nasıl dönüştüreceği ve bunun nasıl bir etkisinin olacağı merak uyandırır. Judith Butler’ın örnek verdiği temsillerden biri olan otoriter konuşma, Osmanlı şenliklerinde padişah veya sadrazam gibi iktidar paydaşlarının davranışlarında aranabilir mi?[34] Queer bir araç olarak kullanıldığı taktirde, bu ve benzeri darbelerle heteronormatif tarihyazımı aşınabilir, alanda büyük dönüşümlerin önü açılabilir. Acaba bu tarz bir dönüşümden sonra eleştiriler hangi alanlardan gelecektir?

Metadolojik bir araç olarak queer’i kullanan tarihçilerin geçmişe sorular yöneltmeleri ve farklı varoluşların izlerini sürmeleri aslında içinde bulunulan bir süreci görünür kılmıştır. Bu makalede, bahsi geçen süreç Osmanlı tarihyazımı açısından bir ‘queerleşme’ olarak okunmuştur. Osmanlı tarihyazımının queerleştiğini söylemek erken görünse de cinsiyet, cinsellik veya toplumsal cinsiyet çalışan tarihçilerin aşındırmalarıyla tarih alanında daha önce yazılmayı tahayyül bile edilemeyen hikâyelerin yazılması gurur vericidir. ‘Queer tarihçilik’ten bahsedemezken, queer’in tarihçilerin geldiği noktada bir alet çantasına dönüşmesi, görünmez ‘bırakılan’ kimlikleri görünür kılmakta ve normatif tarihyazımını revize etmektedir. İşte bu revize çalışmaları, tarihyazımını queerleştiren eylemlerdir.

*İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

**KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

Kaynakça

Baer, Marc David. At Meydanı'nda Ölüm: 17.Yüzyıl İstanbul'unda Toplumsal Cinsiyet, Hoşgörü ve İhtida. Istanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2016.

Balsoy, Gülhan. “Gendering Ottoman labor history: the Cibali Régie factory in the early twentieth century,” International Review of Social Historyno.54(S17), 45-68, 2009.

Balsoy, Gülhan. Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı: Geç Osmanlı Doğum Politikaları. Istanbul: Can, 2015.

Balsoy, Gülhan. The Politics of Reproduction in Ottoman Society, 1838–1900. Londres, Pickering & Chatto, 2013. Histoire, médecine et santé 6 (2015): 113-115.

Başak Tuğ. “Ottoman women as legal and marital subjects.” İçerisinde The Ottoman World, editör Christine Woodhead, 362-377. Oxford: Routledge, 2012.

Başdaş, Begüm & Gülkan. “Feminizm ve Queer'e dair gullümlü bir muhabbet.” KaosGL Dergisi, no.130, 2013, Mayıs-Haziran.

Berktay, Fatmagül. Tarihin Cinsiyeti. Istanbul: Metis Yayınları, 2003.

Berlant, Lauren & Warner, Michael. “Guest Column: What Does Queer theory teach us about x?.” Publications of the Modern Language Association of America, 343-349, 1995.

Bora, Tanıl. Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler. Istanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Butler, Judith. Bela Bedenler, çeviri Cüneyt Çakırlar & Zeynep Talay. Istanbul: Pinhan Yayıncılık, 2013.

Butler, Judith. Bodies that MatterOn the Discursive Limits of Sex. London: Routledge, 1993.

Butler, Judith. Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, çeviri B. Ertür. Istanbul: Metis Yayınları, 2005.

Butler, Judith. Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. New York: Routledge, 1999.

Chauncey, George. Gay New York: Gender, Urban Culture, and the Making of the Gay Male World, 1890-1940. New York: Basic Books, 1994.

Çakırlar, Cüneyt & Delice, Serkan. “Yerel ile Küresel Arasında Türkiye'de Cinsellik, Kültür ve Toplumsallık.” İçinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editörler Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, 11-34. Istanbul: Metis Yayınları, 2012.

Delice, Serkan. “’Zen-dostlar Çoğalıp Mahbûblar Azaldı’: Osmanlı'da Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik, Cinsellik ve Tarihyazımı.” İçinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editör Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, 329-363. Istanbul: Metis Yayınları, 2012.

Delice, Serkan. “Bir An Durup Düşünmek: Dayatılan Kimlikler ve Temsil Siyasetinin Bedelleri, Deniz Kandiyoti ile Röportaj.” İçinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editör Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, 131-161. Istanbul: Metis Yayınları, 2012.

Faroqhi, Suraiya. Stories of Ottoman Men and Women: Establishing Status, Establishing Control. Istanbul: Eren, 2002.

Özbay, Cenk. “Retailed Lives: Governing Gender and Work in Globalizing Istanbul.” Doktora Tezi, University of Southern California, 2010.

Özbay, Cenk. Queering Sexualities in Turkey: Gay Men, Male Prostitutes and the City. London: IB Tauris, 2016.

Özgüven, Fatih. “Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Edebiyatımızda ‘Eşcinsel Dikkatler’: Elden Ele Dorian'lar, Hassas Delikanlılar, Pars Kızlar.” İçinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editörler Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, 364-376. Istanbul: Metis Yayınları, 2012.

Tuğ, Başak. “Politics of Honor: The Institutional and Social Frontiers of ‘illicit’ Sex in Mid-eighteenth-century Ottoman Anatolia” (Doktora tezi: New York University, 2009).

 


[1] Butler’ın eserlerinin verildiği yerlerde okuyucunun metinlere ulaşmasını kolaylaştırmak amacıyla Türkçe çevirilerinin sayfa numaraları da ayrıca dipnotta kullanılmıştır. Türkçe çevirileri için bakınız: Judith Butler, Bela Bedenler (Istanbul: Pinhan Yayıncılık, 2013), 313.

[2] Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler (Istanbul: İletişim Yayınları, 2017).

[3] Bora, bu görevlerin daha çok cepheye malzeme taşınmasında destek olmak, dikiş dikmek, çamaşır yıkamak ve sargı hazırlamak gibi işlerden oluştuğunu söyler. Buradan kadınların bu işler sayesinde milli seferberlik döneminde erkeklerden boşalan alanları doldurmaya başlamasına varacaktır.

[4] Bora, o dönemlerde sufrajetlik olarak tanımlanan kadınların oy hakkı talebini savunan kişiler olarak ‘büyük kadınlar kuşağı’ndan bahsetmiştir. Bunlara örnek olarak Fatma Aliye, Şair Nigar, Halide Edip, Nezihe Muhiddin Tepedengil gibi isimleri vermiştir. Aynı dönemde Türk Kadınlar Birliği isimli kuruma dönüştürülecek olan Kadınlar Halk Fırkası isimli bir siyasi parti bile kurmuşlardır (A.g.e., Feminizm).

[5] 1990’larda bile kadınların yüzde otuz birinin okuma-yazma bilmez halde iken, akademisyen kadınların oranının yüzde otuz iki olduğu istatistiklerini veren Bora, sayılar arasındaki bu farkı elit zümre ile halk arasındaki mesafenin kanıtı olarak kullanmıştır.

[6] A.g.e., 779.

[7] A.g.e., 782.

[8] Halen faal olan Mor Çatı kurumu sosyal feminizm örneği olarak verilebilir. Bu kurumda, şiddete maruz kalan kadınlara yardım edilmeye çalışılmış, sığınak açılmıştır. Aynı zamanda feminizmin popüler söylemi Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok isimli kitabı ile imgeleşmiştir. Pazartesi ve Amargi dergileri de popüler-sosyal feminizmin diğer örnekleri arasında incelenmiştir. 1985 yılında Türkiye, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’ni (CEDAW) imzalamıştır. Akademik yazıma ve kurumsallaşmaya örnek olarakta, Istanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi (1989), Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM) örnek verilebilir.

[9] A.g.e., 791-793.

[10] A.g.e., 792-793.

[11] Begüm Başdaş & Gülkan, “Feminizm ve Queer'e dair gullümlü bir muhabbet,” KaosGL Dergisi, no.130, 2013, Mayıs-Haziran.

[12] İlk kez 2000 yılında yayınlanması önemlidir.

[13] Tarih Vakfı’nın yapmış olduğu Perşembe konuşmalarında 2015 yılından bu yana gerçekleştirilen toplumsal cinsiyet tartışmaları buna örnek verilebilir. Bu konuşmalar, akademik çalışmaların daha büyük bir kitleye yayılmasını sağlamıştır.

[14] Gülhan Balsoy, “Gendering Ottoman labor history: the Cibali Régie factory in the early twentieth century,” International Review of Social Historyno.54(S17), 45-68, 2009.

[15] Gülhan Balsoy, The Politics of Reproduction in Ottoman Society, 1838–1900. Londres, Pickering & Chatto, 2013. Histoire, médecine et santé 6 (2015): 113-115. 2015 Yılında Can yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir bkz: Gülhan Balsoy, Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı: Geç Osmanlı Doğum Politikaları (Istanbul: Can, 2015).

[16] Başak Tuğ. “Politics of Honor: The Institutional and Social Frontiers of ‘illicit’ Sex in Mid-eighteenth-century Ottoman Anatolia” (Doktora tezi: New York University, 2009).

[17] Başak Tuğ. “Ottoman women as legal and marital subjects,” içerisinde The Ottoman World, edisyon Christine Woodhead, 362-377 (Oxford: Routledge, 2012).

[18] Cenk Özbay, “Retailed Lives: Governing Gender and Work in Globalizing Istanbul,” (Doktora Tezi, University of Southern California, 2010).

[19] Cenk Özbay, Queering Sexualities in Turkey: Gay Men, Male Prostitutes and the City (London: IB Tauris, 2016).

[20] Detaylı bir okuma için: Marc David Baer. At Meydanı'nda Ölüm: 17.Yüzyıl İstanbul'unda Toplumsal Cinsiyet, Hoşgörü ve İhtida (Istanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2016).

[21] Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti (Istanbul: Metis Yayınları, 2003), 15-22.

[22] Rüya defteri meselesine bir başka referans ile Karahasanoğlu’da katılır. “Kadı ve Günlüğü: Sadreddinzâde Telhisî Mustafa Efendi Günlüğü (1711-1735) Üstüne Bir İnceleme” isimli kitabında detaylı analiz ettiği Kadı Sadreddinzâde’nin rüya defterinin “bir rüya mektuplaşması ritüeli” olmadığına dikkat çekerek “imaj yaratımı”nın minimum düzeyde olduğunu belirterek tarihçilerin kullanımına açar.

[23] Özellikle 131 ve 217. sayfalar arasında tartıştığı meseleler önemlidir: Suraiya Faroqhi, Stories of Ottoman Men and Women: Establishing Status, Establishing Control (Istanbul: Eren, 2002).

[24] Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice. “Yerel ile Küresel Arasında Türkiye'de Cinsellik, Kültür ve Toplumsallık,” içinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editörler Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, 11-34 (Istanbul: Metis Yayınları, 2012), 17.

[25] Serkan Delice, “Bir An Durup Düşünmek: Dayatılan Kimlikler ve Temsil Siyasetinin Bedelleri, Deniz Kandiyoti ile Röportaj,” içinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editör Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice (Istanbul: Metis Yayınları, 2012).

[26] Delice yüksek lisans tezinde Lady Mary Wortley Montagu’un on sekizinci yüzyılın ilk yarısında kaleme aldığı mektuplar üzerinden Osmanlı’daki erkeklik inşası hakkında çalışmıştır.

[27] Benzer sonuçlar dünyada queer’in ciddiye alındığı ve anlamlı bir şekilde tartışılmaya başlandığı 90’lar da meydana gelmişti: Lauren Berlant & Michael Warner, “Guest column: What does queer theory teach us about x?.” Publications of the Modern Language Association of America, 343-349, 1995.

[28] Örneğin, ‘şehir oğlanları’ olarak tabir edilen kişilerin, saray hareminde çalışan kişilerle cinsel birlikteliklerinin olduğunu, harem çalışanlarının hasta olma bahaneleri ile sevgilileri ile görüşmek için izin almaya çalıştıklarını anlatmıştır.

[29] Serkan Delice, “’Zen-dostlar Çoğalıp Mahbûblar Azaldı’: Osmanlı'da Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik, Cinsellik ve Tarihyazımı,” içinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editör Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice (Istanbul: Metis Yayınları, 2012) 346.

[30] Özgüven’in Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ele aldığı edebi eserler üzerinden yaptığı incelemeler başka bir örnek olarak ele alınabilir. Nahit Sırrı Örik’in Tersine Giden Yol isimli kitabının 1948 yılından bu yana ancak 1995’te ve 2010 yıllarında gün yüzü gördüğünü söylemiştir. Aslında bu tarihler, bahsedildiği üzere Türkiye’de feminist hareketin ve queer tartışmalarının olduğu dönemle paralelliği oldukça şaşırtıcıdır. Özgüven kitapta, modernite karşısında bireysel kimlik çatışmalarını ve cinsel tanımlamalar üzerine durmuştur. Tarihçiler için ilgi çekici olan şey, queeri bir araç olarak kullanan kişiler için edebi metinlerin tarihselliğinin oldukça zengin bir malzeme olduğunu farketmek olacaktır: Fatih Özgüven, “Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Edebiyatımızda ‘Eşcinsel Dikkatler’: Elden Ele Dorian'lar, Hassas Delikanlılar, Pars Kızlar,” içinde Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet, editörler Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, 364-376. Istanbul: Metis Yayınları, 2012

[31] George Chauncey. Gay New York: Gender, Urban Culture, and the Making of the Gay Male World, 1890-1940 (New York: Basic Books, 1994).

[32] Normatif kelimesi Butler’ın kullandığı ‘toplumsal cinsiyeti idare eden normlara özgü’ anlamında kullanılmıştır: Judith Butler, Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity (New York: Routledge, 1999), 20. Türkçesi için bakınız: Judith Butler, Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, çeviri B. Ertür (Istanbul: Metis Yayınları, 2005), 26.

[33] Judith Butler, Bela Bedenler, 315-317.

[34] Judith Butler, Bodies that MatterOn the Discursive Limits of Sex (London: Routledge, 1993), 225. Türkçesi için bakınız: Judith Butler, Bela Bedenler, 316.