Yaşam

Hitap ile cevap arasında

9 Temmuz 2019
Haber: Kaos GL

Misafirperverlik olarak dostluk kendini hısımlıktan öteye açar ve gelecek demokrasi, mutlak misafirperverlik olarak, bir kozmopolitime, aidiyetsiz ve kimliksiz bir politikaya taşır.

Asena Hafize Ulus, Kaos GL dergisinin Dostluk temalı 165. sayısına yazdı:

Sıklıkla yakınlık, duygusallık ve afekt gibi terimler etrafında özel hayata ilişkin bir kavram olarak algılansa da dostluk, siyaset felsefesinde, topluluk, adalet ve demokrasi gibi terimlerin dâhil olduğu bir kavramlar ağı bağlamında karşımıza çıkar. Temelde Aristotelisyen düşünceden yola çıkıp batı felsefe tarihinin pek çok ismi tarafından bu kamusal gönderme doğrultusunda ele alınmış ve demokrasinin amblemi haline gelmiştir. Dostluk, felsefe tarihinde, kavramsal tartışmaların konusu olmanın ötesinde, La Boétie ve Montaigne arasındaki gibi istisnai dostluklara tanıklıklar şeklinde de yer bulmuştur. Yalnız, bu ikisinin düşüncesinde dostluğa biçilen kaftan birbirinden oldukça farklıdır: Montaigne’in, La Boétie’nin ölümünün ardından onunla olan dostluğunu kutladığı bir yaş çalışması niteliği taşıyan denemesi Dostluk üzerine, daha kişisel bir anlatıya dayanırken La Boétie’nin analizi Aristotelisyen düşünceye sadık kalarak dostluğu rasyoneliteye yaslar ve ortak yurttaşlığa temel olarak kabul eder. Derrida ise Aristotelisyen geleneği, kendisinin yakıştırdığı şekliyle ‘birader dostluğu’, yani birbirine benzerler arasında kurulan dostluk ancak kendi üzerine dairesel bir hareketle kapanan bir rejim olarak demokrasiye gönderme yapabileceği için eleştirir. Bunun yerine Derrida, demokrasinin biraderlik modelinin ötesine kendini açmasının dostluğun yokluğunda, bekleyişinde ve imkansızlığında mümkün olduğunu savunur.

Tiran: dostu olmayan

Aristo’nun düşüncesinde dostluğun yeri ancak, mutlu ve erdemli bir yaşamı amaç belleyen etik sisteminin bütünlüğü içerisinde kavranabilir. Cesaret, cömertlik gibi erdemlerin arasında dostluk, diğer erdemlerin üstadı olmayı gerekli kılması sebebiyle bunlardan ayrılır. Yani sıra, insani ‘politik hayvan’ olarak niteleyen Aristo, dostluk erdemini toplumun temelini oluşturan bir yere koyar: zein’dan, bitki ve hayvanlar gibi yaşamaktan; euzein’a yani iyi yasama, oradan da suzan’a, yani toplum içerisinde beraber yaşamaya’[1]. Dolayısıyla, Aristo dostlukta bir duygudan ziyade fayda ve gerekliliği keşfeder, toplum içinde yaşama erişmeye uzanan. Sorgulamasının büyük kısmı dostluğun negatif tarifinden oluşur; bununla Aristo’nun aydınlatmaya çalıştığı, philia (dostluk) kelimesinin getirdiği belirsizliktir: “Antik Yunan’daki kullanımıyla philia, modern dostluk kavramının görece kapsamının oldukça kısıtlı kaldığı, geniş ve çeşitli kişisel ve toplumsal ilişkiler alanını içerir,’[2]. Dostluk kavramının denk düştüğü ve homojen bir anlamı imkânsız hale getiren bu geniş panorama karşısında Aristo dostluğu arzu nesnelerine göre hiyerarşik bir şekilde şemalandırır: Erdemli dostluklar, der Aristo, doğası birbirine benzer, erdemli yetişkin erkekler arasında bulunur ve sadece bu tip dostluklar insanın faziletini ortaya koyabilir. Bu dostluklar, philia’nın hem erdem hem de eylem olarak vücut bulmasıdır, kendinin en iyi halini diğerinin hizmetine sunmaktır. Sadece yüksek fazilet sahibi bireyler arasında oluşabileceğinden bu gibi dostluklar ender rastlanır türdendir. Aristo’nun ele aldığı haliyle dostluk kavramı, Platon’unkinden bu anlamda ayrılır: bir bütün oluşturmak üzere kendinin öteki yarısını arayıştan oluşmaz, daha ziyade diğer kişinin otonomisinin karşılıklı olarak tanınması ve ‘iyi’ sevgisine olan ortak vicdana dayanır.

Aristo, mutlu ve tam bir yaşam için erdemli dostluklar aksesuar olmaktan uzak, gerçek bir ihtiyaçtır. Aristo, dostu olmayanın ya insan dışı bir hayvan ya da tanrı olduğunu savunur. Bir toplumda dostluk, diğerinin bir ‘benlik’ olarak tanınmasına bağlı olarak kendini ortaya koyar ve toplum içinde yaşamın temel taşını oluşturur: polis’in doğuşu ve kendini sürdürmesi, yurttaşların birbirlerine philia etrafında bağlanması ve diğerlerini ‘ben’ olarak görmesine bağlıdır. Dostluk, diğerinin iyiliğini önde tutması dolayısıyla kendi kazanç ve kayıplarının ötesinde sunulduğu için, yani tüm oran ve hak hesaplarından uzak durduğu için, adalete üstündür. Fakat burada dikkate alınması gereken nokta, Aristo’nun üç ana kategoriye ayırarak şematize ettiği tüm dostluk türlerinin farklı toplumsal organizasyon formlarına ön açtığı ve dolayısıyla adalet konusunda pek çok soruya işaret ettiğidir. Aristo; Monarşi, Aristokrasi ve Demokrasi olmak üzere üç devlet formu olduğunu öne sürer. Monarşi, ki Aristo’ya göre en iyi yönetim formudur, Monark’in, bir ebeveynin çocuğuna bakması modelinde olduğu gibi, tebaasının iyi haline uğraştığı paternel bir yönetim seklidir. Monarşinin yozlaşmış hali olan tiranı, kendini tüm adalet ve dostluk kaygısından muaf tutar: köle-efendi ilişkisine alegorik bicimde tiran, tebaasını parasallaştırarak kendi menfaatlerinin pesindedir. Diğer yandan, iki (erkek) kardeş, iki birbirine denk ve benzer arısındaki dostluk; demokrasinin yapıtaşıdır ve dolayısıyla yurttaşların eşitliği ve eşit güce sahip oluşu demokrasilerde esastır. Demokrasi, der Aristo, babanın olmadığı ailelerdeki toplumsal organizasyon yapısında gözlemlenir. Bu sebeple demokrasi, dostluk ve adalete en çok izin veren formdur. Benzer ailevi arka plandan gelen biraderler erdem bakımından birbirine benzerdir ki bu sebeple birbirilerini eşit görürler. Kısacası, Aristotelisyen gelenekteki bu çerçeveden yola çıkarak dostluk demokratik düşüncenin temelini oluşturan kavram olarak kabul görür.

Bir’e karşı Birader sevgisi

Etienne de La Boétie, itaat üzerine etkileyici yazısında tiranik yönetim biçimini ele alır. Aristo’yla mutabık biçimde bu formun adalet ihtimaline kapalı olduğunu savunurken, bir toplumun tirana olan itaatinin sebeplerini tirana hayranlık uyandırmak üzere iş başında olan ve gelenek ve eğitim yoluyla harekete geçen bir çeşit manipülasyonda bulur. Doğal bir hak olarak gördüğü özgürlük iddiasının ancak itaatsizlikte gerçekleşebileceğini söyler. Özgürlük doğal bir haktir çünkü insan rasyonel bir varlık olarak iyi bir eğitim gördüğü surece adil bir toplumsal hayat kurabilecek erdemleri geliştirme becerisine sahiptir. Tiransız bir toplumsa, akil ve birader sevgisi, Aristo’da olduğu gibi, adaletin temelini oluşturacaktır. Öte yandansa tirani, aklın rehberliğinde değil de tek bir kişinin kaprisiyle yönetime dayanması sebebiyle adaletsizliktir. Tiran, mutlak gücünü, ki aslında mutlak değildir, tebaasını aşağılayarak kurar. Tiranın gücünü sağlama alanlar sayıca çok değildir, ancak 4 ve ya 5 kişidir, bunlar da başka konumlar ve ofisler oluşturarak despotizme yeni destekleyiciler kazandırırlar. Bu kişilerin tirana olan desteği, esasen, zenginlik arzusuna dayanır. Birader sevgisinin adaletin kurulmasına on ayak olduğu özgür toplumlardan farklı olarak, tiranın hiç arkadaşı yoktur ve bu tarihi bir gerçektir. Destekleyicilerini tiranın etrafında toplayan sadece tiranın kaprisinden olan korkudur, ona duydukları dostluk değil.

Kesindir ki tiran asla sevmez ve sevilmez. Dostluk, kutsal bir addır, yüce bir şeydir. Sadece iyi insanlar arasında bulunur. (...) zulüm, hainlik ya da adaletsizliğin olduğu yerde var olamaz. Aşağılıkların arasında, yan yana geldiklerinde doğan şey toplum değil bir komplodur. Birbirilerini sevmezler, sadece birbirilerinden korkarlar. Bunlar, dost değil, suç ortaklarıdır.[3]

Tiran gücünü Tebaasını aşağılamak suretiyle kurar zira diğer herkese üstün olmalı ve kimse dengi sayılmamalıdır. Dostluk, birbirine benzer ve denkler arısındaki eşitlikten doğarken tiran, yönetime başka hiç bir meşru temeli olmadığından, tebaasında korku ve hayranlık uyandırarak kendini yüksek bir mertebede tutar. Dostluk, Doğa’nın aklına saygıyı temel alarak, iki eşit arasında ve dolayısıyla adalette temel bulur. Her tür tahakkümü dışarıda biriktiği için ancak birbirini eşit görenler dost olabilir. Tiran, öte yandan, Doğa’nın aklını çiğneyerek, diğerlerini tahakkümü altına alır ve sevme sevilme kapasitesinden yoksundur: « tiran ve dostluk birbiriyle bağdaşmayan iki terimdir, »[4]

I.Gelecek Demokrasi

Politiques de l’amitié’de Derrida, ‘convenance’ (ılımlılık/münasiplik) kavramı etrafında şekillenen ve birbirine benzer ve denk olanlara rezerve ve dışarıya kapalı biraderlik modelinin ötesinde bir dostluğun imkânını sorgular. Yukarıda anahatları özetle verilen Aristotelisyen batı geleneğinde ele alındığı şekliyle dostluk, her zaman erkekler, biraderler, her zaman bir adı ve kamusal statü sahibi olanlar arasında yer alır. Kadınları, kız kardeşliği, birbirine benzer ya da denk olmayanları, bir ismi, kimliği ya da yasal bir statüsü olmayanları dışarıda bırakır. Rejim olarak demokrasinin amblematik figürü haline gelen dostluk, kendi üzerine kapanır, dairesel bir harekete sürükler: aidiyet, hususiyet, yakinlik, benzerlik ve dolayısıyla kendileme, bu dostluğun kalbini oluşturur. Bu sebeple politika, dostluğun biraderlik modeline uygun şekilde kendini kurduğu ‘oikos’(ev) göndermedir: «seçimle, istisnaya dayanarak işler. Sadece az sayıda kişi arasında büyük ve mükemmel olabilir. Dostluk, egemen ve aristokratiktir. Ender rastlanır çünkü dostlar arasındaki denkliği varsayar,» [5]. Derrida, etik ve politik düşüncedeki bu hâkim kavramsal algıyı ve demokrasinin bir yönetim biçimi olarak kavramsallaştırılmasını sorguya çeker: «Kendimize, ‘biraderlik ilkesinin ötesinde’ bir politikanın ne olacağını soralım. Hâlâ ‘politika’ olarak adlandırılma şerefine layık görülecek midir? Aynı soru kuşkusuz tüm ‘politik rejimler’ için sorulabilir ancak demokrasiye geldiğinde daha acil bir sorudur ki bundan anladığımız halen bir rejimin adıdır, »[6]. Bu sorgulamanın altında yatan sebep, Levinas’ta olduğu gibi Derrida için de, etiğin, öteki’ne onun mutlak benzersizliğini, farklılığını hesaba katan bir saygıyla başladığı iddiasıdır. Böylesi bir etik anlayış da ancak, demokrasinin biraderlik modelinin ötesine giderek, denk/benzer olmayan ötekinin teşrifine olan açıklık haline gelmesiyle mümkün olacaktır: gelecek demokrasi[i] bir rejimden ziyade mesiyanik bir vaattir.

Derrida Aristo’nun deyişindeki hitaba dikkat çeker: ‘Ah dostlar, hiç dost yok!’. Carl Schmidt’in iddiası aksine Derrida’ya göre toplumu kuran şey dost ile düşmanın ayırdı ve ilanında değil diğerine yöneltilen hitaptadır. Bu, tüm ilanlardan önce gelen, dinlemenin ‘beraber-oluş’una imkân açan bir çağrı, sunudur. Bu ‘beraber-oluş’, ölçüsüz/kıyassız/oransız toplumu oluşturur, «…mühürlenmemiş bir tür dostluk, diğer tüm sözleşmelerden önce gelen; eğer, ilâna bile direnen imkânsızlık gibi, halen ilân edilmediyse, ama yine de, ‘ilân edilemeyen toplum gibi’ bir ilân edilemezlikle ilân edilmişse: dostluklardan önceden kalma bir dostluk; silinemez, temel ve temelsiz bir dostluk,’»[7]. Bu ortak ölçüsüz/kıyassız/oransız alanın biraderlik üzerine yani ailevi hısımlık üzerine kurulmaması gerekir zira «Hitap eden her sözde, bu dostluğu çağırırım, her zaman orada, hiç bir zaman mevcut olmayan ve gelmeyi bırakmayan bu dostluğu çağırırım, »[8]. Bu alan, Montaigne’in tarif ettiği ‘iki bedende tek ruh’ olma yakınlığı değil, aksine ben ve öteki arasında duran, kendine mal edilmeyen, aşılamaz mesafedir. Ben ve öteki aynı öklidyen alanı ya da zamansallığı paylaşmaz. Hitap ve cevap arasındaki bekleyişte demokrasi kendini gelecek bir vaat olarak sunar. Bu anlamda dostluk ve demokrasi koşulsuz, oransız, karşılıksız misafirperverliği imgeler. Misafirperverlik olarak dostluk kendini hısımlıktan öteye açar ve gelecek demokrasi, mutlak misafirperverlik olarak, bir kozmopolitime, aidiyetsiz ve kimliksiz bir politikaya taşır. 

Kaos GL dergisine nasıl ulaşabilirsiniz?

Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin 165. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise önümüzdeki haftadan itibaren kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.

 


[1] J. Sédat, « Amitié antique, amitié moderne : un changement de paradigme ? », Études, Tome 415, no 11, 4 novembre 2011, p. 6

[2] S. Stern-Gillet, Aristotle’s philosophy of friendship, Albany, NY, State Univ. of New York Press, 1995, p. 7

[3] Ibid., p. 69

[4] D. Lefèvre, « Montaigne et La Boétie : Deux images de l’amitié », Imaginaire & Inconscient, no 20, 2007, p. 4

[5] H. Faes, « Une amitié sans fraternité ? », Transversalités, no 113, 2010, p. 6

[6] J. Derrida, Politiques de l’amitié: suivi de L’oreille de Heidegger, Paris, Éd. Galilée, 1994, p. 5

[7] Ibid., p. 253

[8] H. Faes, « Une amitié sans fraternité ? », op. cit., p. 8

 


[i] ‘Démocratie à-venir’ ile Derrida buradaki çift anlamlılığa işaret eder: 1) gelecekteki demokrasi, 2) gelmekte olan demokrasi.