Medya

Alman televizyonunda hâlâ heteroseksizm hâkim

Cuma, 12 Temmuz 2019
Haber: Kaos GL

Politikacılar da kamu hukukuna tabi kanallarda LGBTİ+’lara ayrılan yerin toplumsal gerçekliğin epey gerisinde olduğunu kabul etmiş durumda. Peki Alman televizyonunda neden hâlâ heteroseksizm bu denli hâkim?​

Rafet Koca, Nordbuzz’da yayınlanan bu yazıyı kaosGL.org için Türkçeleştirdi.

Aslına bakıldığında, Almanya’da kamu hukukuna tabi kanalların (“die Öffentlich-Rechtlichen”) bütün toplumu temsil etmek gibi bir görevi var; fakat mesele cinsel çeşitliliğe gelince, yayıncıların fazlasıyla çuvalladığını görmek pek de zor değil. Bununla birlikte, söz konusu duruma karşı bir direnç gösterildiğinden de söz etmek mümkün.

Götz George, henüz 1991 yılında bu konuya değinmiş ve Almanya’nın artık gey bir “Tatort” detektifine hazır olduğunu söylemişti. Spiegel’e verdiği bir röportajda, dizinin senaristlerine açık çağrıda bulunmuş ve kendisinin oynamakta olduğu “Schimanski” karakterinin dizide gey olarak açılmasını dilediğini belirtmişti. George’nin bu sözlerinin ardından 28 yıl geçti. Almanya’da evlilik eşitliği geçtiğimiz yıllarda yasallaştı, ancak ulusal televizyonlarda hâlâ bir tane bile gey dedektif karakter yok. Lozan’da tahkikat yapan bir lezbiyen detektif var. Bir de cinsel anlamda birtakım kararsızlıklar yaşayan Berlinli detektif Robert Karow. Hepsi bu. Dizide geri kalan 40 aktif dedektif ise, tepeden tırnağa hetero olarak yansıtılıyor. Bu durumun, ülkenin toplumsal gerçeklikleriyle uzaktan yakından alakası yok, fakat şunu düşününce taşlar yerine oturuyor: ARD ve ZDF’nin yapımlarında LGBTİ+ karakterlere rastlamak oldukça güç.

Geçtiğimiz yıl Rostock Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, bütün bu söylenenlerin kişisel bir gözlem ya da hissiyat olmadığını gözler önüne serdi. Bu araştırmaya göre, Alman televizyonundaki başkarakterlerin yüzde 60’ı açık şekilde heteroseksüel olarak yansıtılırken, yüzde 40’ının ise cinsel yaşamı açıkça işlenmiyor. Ya da başka bir deyişle, açık eşcinsel başkarakterlere asla yer verilmiyor. Araştırmayı yürüten ekipte yer alan Prof. Elizabeth Prommer’a göre, “Eşcinselliğe Alman televizyonlarında fiilen yer verilmiyor ve Alman televizyonu heteroseksüel.”

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yayıncıların kendileri bu olaya biraz farklı yaklaşıyor. Christine Strobl, verdiği bir röportajda, rolleri bilinçli olarak ve talepleri göz önünde bulundurarak “toplumun kendisi kadar çeşitli” tutmaya çalıştıklarını iddia ediyor. Degeto adlı yapım şirketinin şefi olan Strobl, geçtiğimiz yıl yaklaşık 160 ARD prömiyerine imza attı ve bütün ARD filmlerinin yüzde 77’inin yapımında görev aldı. Strobl’a göre, “yapımlarında LGBTİ+ karakterlere ‘dengeli’ biçimde yer verildiği ve bu kişilerin gerçekçi bir şekilde yansıtıldığı yeterince aşikâr”. 2017 yılı Degeto yapımlarının kaçında gey ya da lezbiyen karakterlere yer verildiğini soracak olursanız, Strobl karşınıza sadece 3 örnekle çıkabilecek, ki bunlardan birisi, Clemens Schick’in biseksüel detektif rolünde olduğu “Der Barcelona-Krimi” adlı dizi. Schick’in de bizzat itiraf ettiği üzere, bu detektifin erkeklerden de hoşlanabiliyor olması fikri, Degeto’dan değil de, açık gey ana karakterin kendisinden çıkmıştı. Strobl’un sayabileceği diğer yapımlar ise iki lezbiyen gazetecinin bir komplonun izini sürdüğü korku filmi “Tödliche Gehemnisse” ve transseksüelliği konu edinen “Mein Sohn Helen”. Jannik Schümann’ın başrolde oynadığı bu dram filmi, aslında eşine sık rastlanmayan bir örnekti, fakat bunun üzerinden üç yıldan fazla bir süre geçmiş durumda.

ZDF de tıpkı Degeto gibi “diplomatik” yanıtlar üretiyor. Bir ZDF sözcüsü, “yapımlarında her zaman en değişik yüzleriyle yaşamın gerçekliklerini yansıtmaya çalıştıklarını” öne sürdü ve geçtiğimiz yıla ait birtakım yapımları örnek olarak gösterdi. Bununla birlikte, başrollere baktığımızda karşımızda duran, koca bir hayal kırıklığı: yayıncının verdiği örnekler “başkarakterin gey babası”ndan ya da “kadın başkarakterin gey erkek kardeşi”nden ibaret. Gerçekten de LGBTİ+ bir hikâyeye dayalı yapım söz konusuysa bile (örneğin: “Desire will set you free” adlı Berlin filmi) ancak gece yarısından sonra gösteriliyor.

Somut anlamda konuşacak olursak, ZDF cinsel çeşitliliği şöyle tasavvur ediyor: “Ancak dramaturjik açıdan anlamlıysa, bir karakterin cinsel yönelimi konu edinilir.” Bu cümle, söz konusu yayıncının konuya bakışını açığa vurur nitelikte. Aslında, insanların cinsel yöneliminin günümüzde artık önem arz etmeyeceği düşünülüyordu. Peki bu bir yana, sadece dramaturji bunu gerektirdiği için diğer bütün rollerin hepsi heteroseksüel olarak kurgulanıyor? Bu gerçekten de doğru mu? Bir televizyon dizisi dedektifi olarak, sadece hetero olduğunuzda mı suçluları başarıyla yakalayabilirsiniz? Sadece heteroseksüeller mi Pazar akşamı yayınlanan dizi ve filmlerde gerçek aşkı bulabilir?

Johannes Kram’a göre, televizyonda gey ve lezbiyen figürlere bu denli az ve arka planda yer verilmesi, Almanya’da homofobinin varlığını hâlâ sürdürmekte olduğunun bir belirtisi. Yazar ve gazeteci Kram, başkalığa ve farklılığa hoşgörüyle yaklaşmanın pek Almanlara ait bir şey olmadığını düşünüyor (hani şu meşhur “Geylere karşı bir bir şeyim yok, ama ...” söylemi). “Her zaman, son raddede herkesi mutlu edecek bir çözüme ihtiyaç vardır. Suç dizi ve filmlerinde de durum böyledir. En sonda rahatsız eden ya da kafa kurcalayan bütün her şey ortadan kaldırılmalıdır.” Kram’a göre, kamu hukukuna tabi televizyon kanalları, bir tür “görüş birliği döngüsü”ne girmiş durumda. “Bu daha çok rahatlıkla ve evdeki egemen kültürle alakalı bir şey. İnsanın kendini bütün ana karakterlerle özdeşleştirebilme gibi bir beklentisi var.”

Ancak eşcinsellik bir platformda “normal” bir durum olarak yansıtılmadığında, muhtemelen “normal” olarak da görülmeyecektir. Kram şunları da ekliyor: “Ülkede artık evlilik eşitliği yasallaştığı için, birçok insan eşitliğe çoktan ulaşıldığını düşünüyor. Ancak durum bunun tam tersi.” Almanya’da gey ve lezbiyen gençler arasındaki intihar oranı, heteroseksüel gençler arasındaki oranın hâlâ neredeyse yedi katı kadar fazla; gey ya da lezbiyen oldukları için değil, toplumun belli kesimleri hâlâ homofobik ya da en azından cahil olduğu için. Önemli kitle iletişim araçlarından biri olan televizyonda, genç eşcinsellerin yönelimlerinin ve yaşam tarzlarının gayet normal olarak yansıtılması, bu insanlar açısından son derece kritik bir öneme sahip. Kamu hukukuna tabi kanallar sistemi, Kram’a göre, bu görevi yerine getirme konusunda fazlasıyla başarısız. Gey ve lezbiyen gençler arasındaki yüksek intihar oranının sorumlusu elbette ARD ve ZDF değil; fakat yayıncıların, istedikleri takdirde, eşcinselliğin gayet normal bir durum olduğunu yapımlarında açıkça işleme fırsatları her zaman vardır.

Mesela, açılmanın her genç için ne kadar zorlu bir süreç olabileceğini işleyen neredeyse hiçbir film bulunmuyor. Ancak eşcinsellere günlük yaşama ait, sıradan rollerde yer vermek daha da önemli olabilir. Kram’a göre, kuir çocukların da kendilerini havalı ve ilginç karakterlerde tanıma ve anlama hakları var ve ihtiyaç duydukları tek şey, onlarla aynı kimlikleri ve hisleri paylaşan örnek alabilecekleri insanlar.

Bu noktada ise, iş öncelikle ARD ve ZDF’ye düşüyor. Jenny Renner, “toplumsal gerçekliğin aktarılması gerektiğini söyleyen bir devlet sözleşmeleri bulunduğunu” ve “böyle bir durumun şu an ne yazık ki söz konusu olmadığını” aktarıyor. Renner hem Almanya Lezbiyen ve Geyler Derneği’ne (LSVD) üye hem de ZDF TV Konsey Üyesi olarak, Mainz istasyonundaki LGBTİ+ yayın işlerinden sorumlu. Renner, hem ZDF’de hem de diğer kanallarda çok az gey ve lezbiyen karakter bulunduğunu kabul ediyor. Fakat bir Konsey Üyesi olarak oluşturabildiği etki alanı pek de geniş değil. Yalnızca yayına başlamış programlar hakkında sorgu ve itiraz oluşturulabiliyor. Renner, istasyonu bu konuyla bizzat ilgilenmeye çağırdığını ve bu sayede sürecin yeniden değerlendirilebileceğini belirtiyor.

Politikacılar da kamu hukukuna tabi kanallarda LGBTİ+’lara ayrılan yerin toplumsal gerçekliğin epey gerisinde olduğunu kabul etmiş durumda. Parlamento üyesi Doris Achelwilm, yayıncıların toplumun farklı kesimlerini mümkün olduğunda kapsamlı şekilde yansıtma gibi bir görevinin bulunduğunu ve gey ve lezbiyenlerin de elbette bu kesimlere dahil olduğunu düşünüyor. Parlamentoda Sol Parti grubunun medya ve kuir politika sözcüsü Achelwilm, ARD ve ZDF’yi “yeterince adil olmamakla” eleştiriyor. Achelwilm’e göre, televizyonda cinsiyet eşitliği uygulamaya yönelik kota kurallarının ne kadar faydalı olduğu da sorgulanmalı. Achelwilm ayrıca LGBTİ+ örgütleri temsilcilerinin bütün yayın meclislerinde temsil edilmesinin de çok önemli olduğunu düşünüyor. Yeşiller’in parlamentodaki kadın ve kültür politikaları sözcüsü Ulle Schauws da duruma benzer açıdan yaklaşıyor ve şunları söylüyor: “Kurullar, toplumun çeşitliliğini ve insanların farklı bakış açılarını yansıtmalıdır. LGBTİ+’lar da elbette bu çeşitliliğe dahildir. İnsanların gerçekliklerine tek bir boyuttan yaklaşmak, kamu hukukuna tabi televizyon kanallarının yapılandırılmasına dair alınan kararlar açısından pek de iyi olmazdı”.

Peki Alman televizyonunda neden hâlâ heteroseksizm bu denli hâkim? ZDF TV Konsey Üyesi Renner, Alman televizyoncuları arasında bir güvensizlik hâli fark etmiş; ona göre, bu televizyoncular, kuir rollerle nasıl başa çıkabileceklerini tam olarak kestiremiyor. Sol Partili politikacı Achelwilm ise, ARD ve ZDF’deki kota sınırlamasının da bu bağlamda bir ölçüde sorumlu olduğunu düşünüyor. Yani Achelwilm’e göre, yayıncılar bu yüzden “başka yaşam tarzlarını daha fazla görünür kılma” riskinden kaçınıyor. Aslına bakılırsa, Almanların yaklaşık %10’u kendini heteroseksüel olarak tanımlamıyor. Fakat geylerin ve lezbiyenlerin, televizyonlarda 7/24 heteroseksüellerin aşık olduğunu izlediği göz önünde bulundurursak, bunun tam tersi neden mümkün olmasın ki? Mesela, muhtemelen filmi heyecan verici buldukları ve başkarakterlerin birbirini seven lezbiyen bir çift olmasını takmadıkları için, beş milyondan fazla kişi ilk yayınlandığında “Tödliche Geheimnisse”yi izledi. “Mein Sohn Helen” bile, çok ciddi bir yapım olmamasına karşın, %12 gibi gayet iyi bir reyting elde etmeyi başardı. Çevrimiçi dizi ve film platformu Netflix,çeşitliliği konu edinerek ve işleyerek gayet iyi izlenme rakamları elde edilebileceğini gözler önüne serdi. Muhtemelen, gey ve lezbiyen yaşamları konu edinen bu kadar çok film ve diziye sahip başka bir platform bulunmuyor.

ARD ve ZDF kendisini hazır hissedene dek, gey ve lezbiyen izleyiciler “Ziemlich beste Freundinnen” gibi pazar akşamı aşk filmleriyle yetinmek durumunda kalacak. Söz konusu aşk filminde, aynı zamanda en iyi arkadaş olan iki kadın birbiriyle evleniyor. Fakat evlenme sebepleri birbirlerine aşık olmaları değil, kocaları tarafından hayal kırıklığına uğratılmaları. Görünen o ki, önümüzdeki dönemlerde kamu hukukuna tabi kanallarda bizi bundan daha fazlası beklemiyor.