İnsan Hakları / Sağlık

Eşcinsel bireylere psikoterapi - I

10 Ekim 2006
Haber: Kaos GL
“Psikiyatri ve psikanalizde cinsel yönelime ilişkin tutumların gelişiminde psikanaliz dışından gelen araştırmacıların sağladığı veriler sayesinde homofobik analitik kuramların etkili bir şekilde sorgulanmış oluşu önemli bir rol oynamıştır.” Sinan Düzyürek’in kaleminden.

KAOS GL

Sinan Düzyürek

Çok boyutluluğun heyecanından hoşlananlar için, ayrıca tarihselliğe ve tarihsel dönüşümlere ilgi duyanlar için insan cinsel yönelimindeki farklılıklar ve buna ilişkin psikolojik, nörobiyolojik, evrimsel, sosyal, kültürel ve politik hususlar çekici akademik araştırma alanlarından biridir. İnsanoğlu tarihin akışı içinde, çoğu zaman biri bir sonrakini hazırlayan büyük kavram dönüşümleri yaşadı. Bunlar, kavramların toplumsal olarak kurultulanışını (construction) ve toplumsal bilişi (social cognition) içeren yapısal ve dinamik değişmelerle spirallenmiş dönüm noktaları veya süreçleriydi. Örneğin, tarihin uzun bir diliminde kölelik olgusunu, diğer konularda zamanın en aydınlanmış birey ve toplum kesimlerinin bile çoğu zaman tartışma gerektirmeyecek kadar açık ve doğal bir toplumsal olgu ve köleleri de diğer insanlardan ayrı ve aşağı olarak kavramlaştırmış olmasına rağmen, zaman içinde yaşanılan büyük bir kavram değişimi sonucu artık bu konuda çok farklı düşünüyoruz. Bugün, psikiyatrlar olarak, on dokuzuncu yüzyılda Amerika Birleşik Devlet-leri'nde sorgulanmadan yaygın kabul görmüş ve bir zencinin kendini özgür (köle olmayan) yurttaşlarla bir görüşü ve sürekli olarak kaçma kuruntu ve saplantısı içinde oluşu olarak tanımlanan bir ruhsal bozukluk olan drapetomania'dan utanıyoruz. Tarih boyunca insanın toplumsal olarak kurultulanmış düşüncesinde benzer birçok büyük kavramsal ve tutumsal dönüşüme tanık oluruz. Bunlar arasında dünyamıza, güneşe, aya ve gezegenlere ilişkin anlayışımız; akıl hastalıklarını kavramlaştırışımız; kökenimize ilişkin görüşlerimiz; kadınları bireysel ve toplumsal olarak kavrayışımız; bireysel ve kitlesel insan haklarına ilişkin inanışlarımız da yer alır. Bir sevisel nesne tercihi veya yönelimi olarak öbürcinsellik (heteroseksüalite) ve onun ayna görüntüsü, yani aynıcinsellik (homoseksüalite) insan türünün bütün bir geçmişi boyunca evrimsel (hem biyolojik, hem de sosyal) dinamiklerle oluşmuş ve dengelenmiş olarak bir arada var olagelmiş olmasına rağmen, öbürcinsel çoğunluk ve onun kurum, kuram ve sözcüleri tarihin uzun bir diliminde kökleşmiş, sistemleşmiş ve dallanıp budaklanmış bir tarzda aynıcinsel karşıtı (anti-homoseksüel) ve öbürcinselci (heteroseksüelist veya kısaca heteroseksit) tutumları ve örtük (veya açık) ideolojileri kurmuş, yaymış ve tutmuştur. Bunun uzun bir süre etkili bir şekilde sorgulanamamış ve düzeltilememiş oluşunun birden fazla nedeni vardır. Bunlar arasında, en başta, bu tutum ve ideolojilerin bireysel ve toplumsal psikoloji ve cinsel politika açısından savunucu (defansif) işlevler görüşü yer alır. Bu savunmayı gerektiren temel olguya homoseksofobi veya kısaca homofobi denilmektedir. Yani aynıcinsel karşıtı önyargılar ve ayrımcılık, akıldışı dinamiklerden köken alan bir sosyal korkuyla ve böyle korkulan nesnelerle ilişkide yaşanılan yansıtma ve yansıtmalı özdeşimler yoluyla türeyen diğer olumsuz duygu ve bilişlerle (ör. Nefret ve hor görme) beslenir. Bu korku, en temelde, kendinin tam bir ayna görüntüsü olan ve bireylerin her zaman içten içe (bazen de kuvvetle ve açıkça) kendinde varlığını hissettiği, ama aynı zamanda da tam ve doğru olarak anlaşılmamış bir alternatiften ve bu alternatifin yol açacağı hayal edilen tehditlere inanıştan kaynaklanır. Örneğin, homofob bir bireyde açık veya örtük bir şekilde şöylesi akıldışı kanı ve inanışları buluruz: Kontrol ve baskı altında tutulmaz ve bir utanç kategorisi yapılmadan vazgeçilirse eşcinsellik (gey oluş) azınlık durumundan çıkıp bir salgın halini alacak, aile kurumu diye bir şey kalmayacak, eşcinsellik bildiği, duyduğu, öğrendiğine göre bir ahlak düşüklüğü veya ruhsal bozukluk (vb) olduğuna göre, eşcinseller çoğalıp her şeyi bozacak, bildiği bütün değerleri yıkacak ve bunun sonucu, ya kendisi öbürcinsel olarak bir azınlık üyesi konumuna düşecek ya da eşcinsel karşıtı bir tavrı olmazsa kendi aynıcinsel duygu ve fantezileri dizginden çıkıp kendisi de bildiği kimliğini yitirecek ve "doğru" kategoriden çıkarak yaratılışına katılmış olduğu bu "utanç kategorisi"ne dahil oluverecektir, vb. Homofobinin pekişmesine ve sürüp gitmesine birçok başka bireysel ve toplumsal etmen de katkıda bulunur; ve homofobi toplum kesimleri ve bireyler için çeşitli işlevler görür. Örneğin, yaftalanan azınlıklar çoğunluk için Jungian anlamda bir "gölge" rolünü oynar; kendindeki ve başkalarındaki çeşitliliği (burada farklı cinsel yönelişleri) kabullenme olgunluğunu gösteremeyen çoğunluktan bir birey kendisinde varlığını yadsımak veya yalanlamak gereğini duyduğu özelliği bu azınlığa yansıtıp onu "tümden kara" ("gayri-erkek" olarak kutuplaştırırken kendini de "tümden ak" ("sapına kadar erkek") gibi algılamış olur. Bu kara koyunlaştırma gereksinimi toplumsal homofobiye katkı yapan olgulardan biridir. Bir diğer önemli sosyolojik etmen de doğuştan erkek ("yapan") olma ayrıcalığı kendisine verilmiş olmasına rağmen bir eşcinsel erkeğin "karı gibi" kendini "yaptırarak" aşağı statüye geçişiyle erkek egemenliği ve ata-erkilliğe dayalı güç dinamiklerini tehdit edişidir. Yani, doğrudan aynı cinsten bireylerin sevişmesine bir itirazdan ziyade cinsiyetler arası kurultulanmış güç dinamiklerine karşı algılanan bu başkaldırının yarattığı korkuyla ilgilidir. Dolayısıyla homofobinin, erkeklerin "mert, sözünün eri, son söz sahibi, vb" kadınlarınsa "kancık, kaşık düşmanı, eli hamurlu saçı uzun aklı kısa, vb" olduğu bir toplumdaki şiddeti şaşırtıcı değildir. Ne kadar değişmesi umutsuz görünse de bu ve bunun gibi etmenlere karşın, tarihin olgunlaştırmış olduğu bir dizi gelişmenin hazırlayıcı ve kolaylaştırıcı bir rol oynayışına bağlı olarak (örneğin, demokratikleşme ve bireysel hak ve özgürlüklerin başat değerler olarak yükselişi, cinsiyetler arası güç dinamiklerinin yeniden düzenlenişi ve önemli bir dizi bilimsel ve iletişimsel gelişme sayesinde) tarihsel gelişmenin ön saflarındaki toplumlarda kendilerine yardım için başvuran bireylerle çalışırken çağdaş ruhsağlığı profesyonelleri, önce günahtan suça, sonra da suçtan hastalığa dönüştürülmüş olan eşcinselliği artık insan cinsel yöneliminin çoğunluktaki öbürcinsellikten farklı olan alternatif bir şekli olarak anlıyor ve bu farklılığın değil, ona ilişkin önyargılı tutumların sorun oluşturduğunu kavrayabiliyor.
Bu makalede terapiye gelen (veya yönlendirilen) eşcinsel bireylerle çalışırken bilinmesi ve akılda bulundurulması gereken bazı önemli hususlara değinilecektir. Üstlenilen bu iş bir makaleye sığdırılamayacak kadar geniş ve çok yönlü olduğundan, tartışmayı biraz daraltabilmek uğruna eşcinsel kadınlara (lezbiyenlere) ve dar tanımıyla ikilicinsel (biseksüel) erkek ve kadınlara özgü bazı hususlar ve eşcinsel çift terapisi kapsam dışında tutulacak ve konuya esas olarak eşcinsel erkeklerle bireysel psikoterapi düşünülerek yaklaşılacaktır.
Eşcinsel bireyleri bir ruh sağlığı profesyoneline (terapiste) getiren veya yönlendiren motivasyonları kabaca üç kategoride toplayabiliriz: (1) Birey, farkına varmakta olduğu eşcinsel yönelimi ile psikososyal gelişimi boyunca içselleştirmiş olduğu heteroseksist ve homofob tutumların çatışması nedeniyle bunaltı ve bocalama yaşamakta ve kendi varoluşunun en merkezi ve yaşamsal boyutlarından biri olan cinselliğini ağır bir şekilde yargılıyor oluşuna bağlı olarak kendinden nefret etmekte ve utanmaktadır. Böyle bir birey çoğu zaman başvurduğu terapistin kendi süper egosuyla aynı yönde davranacağını varsayar ve terapistten hasta veya sapık bir durum olan eşcinselliğini geçirmesini ve kendini öbürcinsele dönüştürecek bir şeyler yapmasını veya önermesini bekler; (2) Birey, toplumun büyük bir kesiminde yaftalanıyor olmasına rağmen, büyük ölçüde kendi kaynaklarına dayanarak aynıcinsel yönelimini kimliğinin geri kalanına belli bir ölçüde entegre edebilmiştir; en azından içselleşmiş homofobisiyle eşcinselliği arasındaki çatışmanın tek çözümünün eşcinselliğinin "yok edilmesi" veya bastırılmasından geçmediğini anlayabilmektedir ve gelişimi boyunca çevresinden soğurduğu ve kendine empoze edilmiş olan homofobiyi ve onun kaynak ve sonuçlarını sorgulamaktadır. Ancak, bu gelişimsel süreci henüz tamamlayamamıştır, ve (i) ya bir başka kişi tarafından (çoğu kez dönüştürüleceği beklentisiyle) terapiye yönlendirilmiştir (veya zorlanmıştır) ya da (ii) açılma sürecinde yaşadığı bir kriz (örneğin, eşcinselliği nedeniyle yaşadığı bir kayıp, tehdit veya travma) nedeniyle gerilemiştir ve geçici olarak birinci kategorideki birey gibi hissetmekte ve davranmaktadır; (3) Birey, içselleşmiş homofobisini büyük ölçüde çözümlemiş ve cinsel yönelim kimliğini olgunlaştırmış, bunun bir parçası olarak diğer eşcinsel bireylerden oluşan belli bir sosyal çevre kurmuştur ve artık çevresindeki (bazı) öbürcinsel kişilerden cinsel yönelimini saklama gereğini duymamaktadır. Olasılıkla, aynıcinsel bir partneri vardır veya bu arayış içindedir. Terapiye gelişi homofobik çatışmalara özgü olmayan bir tarzda genel popülasyonda görülen türden bir soruna bağlıdır, örneğin bir depresif bozukluk, anksiyete bozukluğu, erektil, ejakülatif veya reseptif cinsel işlev sorunları, kişiler arası ilişki güçlükleri, alkol ve madde istismarı veya bağımlılığı, karakterolojik güçlükler, yas reaksiyonları ve psikosomatik bozukluklar gibi. Böyle bir bireyle çalışacak bir terapistin, sorun doğrudan kişinin cinsel yönelimi veya homofobiyle ilgili olmasa da, terapide konu olacak olguları, duygu ve bilişleri, kişiler arası ilişkileri ve gelişimsel özellikleri doğru bir bağlama yerleştirebilmesi için eşcinsel bireylere özgü gelişimsel, psikososyal ve alt-kültürel hususlar hakkında iyi bir bilgi dağarına ve deneyime sahip olması gerekir. Örneğin, bireyin gelişimsel süreci boyunca yaşamış olabileceği örselenişlerin sürmekte olan etkileri veya içsel homofobinin kalıntıları veya dışsal homofobiyle başa çıkarken kişinin tutmakta olduğu stratejilerinin bedelleri irdelenmek gerekebilir.

Aynıcinselliğe Yönelik Profesyonel Tutumların Tarihine Bir Bakış

Yazar bundan önceki bir makalede toplumlardaki eşcinselliğe ilişkin genel tutumların tarih boyunca sergilediği değişmelere değinmişti*. Burada son iki yüzyılda hekimler ve ruh sağlığı profesyonelleri ve onların kurumlarının aynıcinsel yönelime yaklaşımındaki değişmeler kısaca anımsanacaktır. Diğer birçok kurum ve disiplin gibi psikoterapi de geçmişini iyi tanımalıdır.
Öbürcinsel bir psikanalist olarak Dr. Rita Frankiel bir konferansta şöyle demiştir: "Biz analistler eşcinsel hastalarımız üzerinde zulüm yapmış olduğumuzu itiraf etmek zorundayız". Önceleri sadece eşcinsel analistlerin ve egemen önyargıyı kurum içinden sorgulama yürekliliğini gösterebilmiş birkaç öbürcinsel analistin aydınlatmaya çalıştığı bu durumu artık bugün modern psikanalistlerin çoğunluğu fark etmiş durumdadır. Nitekim, Amerikan Psikanalitik Birliği üyeleri arasında 1994'te yapılan bir ankette üyelerin %97.6 'sının "eşcinsel bireylerin öbürcinselliğe doğru değiştirilebileceğine ve değiştirilmesi gerektiğine" inanmadıkları ortaya çıkmıştır. Amerikan Psikanalitik Birliğinin resmi ansiklopedik sözlüğünde bugün şöyle denilir:

"Fiksasyon noktalarına veya gelişimsel duraklamaya, ego işlevleri düzeyine ve ilkel savunmaların kullanılışına bağlı değişik derecelerdeki psikopatolojiyle korelasyona aynıcinsel bireylerde ve öbürcinsel bireylerde birbirine benzer şekillerde rastlanır... çocukluk cinselliği, çatışma, savunma ve ödünlemeleri dikkate alan psikanalitik gözlemler psikoseksüaliteye ilişkin temel veriler vermişse de, aynıcinsel nesne seçiminin belirleyicileri henüz net olarak anlaşılmamıştır... çoğu eşcinsel birey iyi uyumlu bir yaşam sürdürme kapasitesine sahiptir ve hiçbir önemli psikopatoloji belirtisi göstermez... Eşcinsel erkek ve kadınlar, aynen öbürcinsel olanlar gibi olgun ve uzun süreli bağlanmalar oluşturma kapasitesine sahiptir; ancak her iki cinsel yönelimden bireylerin bazıları mazokistik, narsisistik, deprime, sınırda veya psikotik olabilirler."

Buna rağmen, Türkiye'deki kimi ruh sağlığı profesyonelinin hâlâ psikanalitik bakış açısından eşcinselliğin kendi başına bir patoloji kabul edilmekte olduğuna ilişkin sanıları ve kullandıkları psikanalitik terminolojili paradigmaların bugün alanda çok küçük bir azınlığı oluşturan ve açıktan açığa politik/dinsel homofobinin sözcülüğünü yapmakta olan Socarides gibi birkaç analistinkiyle paralel oluşu üzücüdür. Bu nedenle ve ayrıca tarihsel olarak bu konudaki psikanalitik görüşler klinik uygulamaya önemli etkiler yapmış olduğu ve psikanalitik (dinamik) anlayış ve yaklaşımlar bugün de, insan zihni ve davranışlarının diğer yönleri gibi, cinsel yönelim ve ona ilişkin tepkileri anlamada yeri başka bir yöntemle doldurulamayan ve diğer yaklaşımları eşsiz bir şekilde tamamlayan vazgeçilmez bir araç olduğu için psikanalizin bu konudaki geçmişine kısaca bir bakmak yararlı olacaktır.

Freud, yaşadığı çağ ve toplumda yaygın olarak süregelmekte olan iki temel korkusal önyargıyı -"fobi"yi- yüreklilikle sorgulamış ve bunların susturucu ve çarpıtıcı etkilerine boyun eğmemiş bir ikonoklasttı. Bunlardan ilki seksofobi, diğeri de homofobidir. İnsanı anlamada büyük bir engel oluşturan ilkiyle öncelikli olarak uğraşan Freud, bunu yaparken gününün biyolojik bilgisinden ve insan evrimine ilişkin henüz ham halde bulunan yeni bir devrimsel kavrayıştan, Darwinizmden yararlanmıştır. Ayrıca entelektüel ve sosyal sorumluluk duyan politik bir birey olarak homofob ve anti-homoseksüel tutumlara açıkça karşı çıkmış, örneğin Avusturya ve Almanya'da aynıcinselliğin dekriminalize edilmesine yönelik bir dilekçeye imza atmış; yazı ve konuşmalarında bu önyargılara ve tehlikeler karşı ısrarlı uyarılarda bulunmuştur. Örneğin, bir yerde "psikanalitik araştırma eşcinselleri özel karakter sahipli bir grupmuş gibi insanlığın geri kalanından ayrı tutmaya yönelik kalkışmalara en kararlı bir şekilde karşıdır" demiş ve "insanların tümü aynıcinsel bir nesne seçimi yapmaya kabildir" diye eklemiştir. Ayrıca, o zamanlar yaygın olan, eşcinselliğin moral bir yozlaşmışlık veya nörolojik bir dejeneresans olduğuna ilişkin anti-homoseksüel kuramlara karşı çıkmış; bir yandan da aynıcinselliği anlamada kurultuladığı çeşitli (en az dört ayrı) varsayımlarına da skeptisizmle yaklaşabilmiş ve eşcinselliği anlamada psikanalitik olguların yeterli olmayabileceğine, psikanalitik açıdan eşcinselliğin tek bir açıklamasını bulmanın güçlüğüne dikkati çekmiş ve bireyin doğuştan getirdiği biyolojik etkenlerin de önemli bir rolü olması gerektiğini görebilmiştir. Freud aynıcinselliğin bir "perversion" olmadığını düşünerek onu "inversion" olarak nitelemiştir. Ayrıca şu gözlemlerde bulunmuştur: "(1) İnversiyon, normale göre başka hiçbir ciddi sapma göstermeyen insanlarda görülen bir durumdur; (2) Benzer bir şekilde, işlevselliği hiç bozulmamış ve etik kültürleri ve entelektüel gelişimleriyle öne çıkmış kişilerde de görülür; (3) Tıbbi pratiğimizde karşılaştığımız hastaların ötesine geçer ve gözlerimizi daha geniş bir ufka uzatırsak inversiyonu dejenerelik olarak kabul etmeyi olanaksız kılan başka iki olguyla da karşılaşırız: (a) İnversiyon çok sık rastlanan bir olgu olarak önemli işlevler yüklenen bir kurum olmalıdır...; (b) ilkel toplumlarda da dikkate değer bir şekilde yaygındır", Freud, bu son iki görüşle aynıcinsel yönelimin (insan populasyonlarında bireylerin öbürcinsel-aynıcinsel kontinuumunda sergilemekte olduğu dağılımın) insan türünün biyo-kültürel evriminde ve doğasında oynadığı önemli rollere ilişkin modern görüşler oldukça yakınlaşmış, ancak gününün yeni doğmuş evrim (sosyo) biyolojisinin henüz kavramamış olduğu bu fenomenlerden psikoseksüel kuramını oluştururken tam olarak yararlanamamıştır. Dolayısıyla, düşünebildiği evrimsel ve biyolojik öncelikler arasında somut anlamdaki üreme işlevine odaklaşarak ve aynı cinselliğin evrimsel işlevlerinin anlaşılmamış olduğu bir zamanda (öbürcinsel) kopülosantrik (ve ayrıca fallosantrik ve oldukça mizojinistik) bir paradigma oluşturmuştur. Bu paradigmanın zorunlu olarak içerdiği belli bir heteroseksist doza rağmen, yazılarında, konuşmalarında ve özel yaşamında Freud kendinden sonra gelecek bazı analistlerin aksine anti-homoseksüel değildi. Aynıcinselliğin bireyin kişiliğinin patolojik olmayan bir yönü oluşuna ilişkin görüşlerinde Freud başka bazı çağdaşlarınca da desteklenmiştir. Örneğin, Brill 1913'te aynıcinselliğin öbürcinsel kişiler kadar sağlıklı olan kişilerde görülen bir durum olduğunu ve kendi eşcinsel hastalarıyla elde ettiği deneyim sonucu aynıcinselliği zorunlu olarak gerekli hiçbir duygusal bozuklukla bağlantılayamadığını belirtmiştir. Glover de 1939'da "aynıcinsel sevgi duyguları ve sevgi nesnesine yönelik tutumlar öbürcinsel sevgiden ayırdedilemez özellikler gösterir" demiştir. 1914'te Ferenczi "obsesif heteroseksüalite"nin erkekler arasında dostluğun ve şefkatin yitirilmesine, apatiye ve kavgacılığa yol açtığını belirterek aynı cinsel sevgi bileşeninin insan türünün evrimi ve sosyalleşmesinde oynadığı önemli rollerden birine ilişkin bugün daha olgunlaşmış olan modern içgörünün öncülüğünü yapmıştır.

Daha sonraları psikanalitik kuram ve kurumlar, özellikle de içerdiği cinsel moralizm ve homofobiyle Viktoryen zihniyetin sinsi ve yaygın bir şekilde geri gelmesi sonucu Anglo-Amerikan dünyada Freud'un başlattığı çizgiden ciddi bir şekilde sapmıştır. Kültürel ve sosyal etmenler göz önüne alınınca pek de şaşırtıcı olmayan anti-homoseksüel ve homofob yöndeki bu değişme en belirgin bir şekilde bazı Büyük Britanya Nesne İlişkileri kuramcılarıyla başlar. Bunlardan (İskoç Okulunun kurucusu) Fairbarin, İskoç Danışmanlık Kurulu'na eşcinsellerin psikoterapiyle tedavileri sonuç vermeyeceğine göre ve psikopat oluşları nedeniyle bunların toplumun geri kalanından ayrılıp özel yerleşim kamplarına koyularak "rehabilite edilmeleri" yolunda bir öneride bulunmuştu. İşte bu noktada psikanalitik görüşler, "uygarlık standardının herkesten aynı bir cinsel yaşam tarzını bekleyişi en bariz toplumsal haksızlıklardan biridir" diyen Freud'un ayrımcılığa karşı olan anlayışından tümden sapmaya başlamış ve bu zihniyet diğer disiplinlerden gelen veriler ve sosyal ilerlemelerin yardımıyla psikanalitik kurumun yakın geçmişimizde kendini sorgulayışına kadar büyük ölçüde egemen olmuştur. Burada dikkatten kaçmaması gereken bir husus şudur: Bu önyargılı tutum aynıcinselliğin kaynağının psikodinamik oluşuna ilişkin inanışla değil, psikonalitik kavrama aracının veya yönteminin önceden varolan sosyal ve bireysel önyargılar doğrultusunda ne şekilde kullanıldığıyla ilgilidir. Nitekim, anımsanmalıdır ki tarihte eşcinsellerin "özel yerleşim kamplarına" gerçekten de konulduğu bir dönemde Nazi Almanyası'nda bu bozuk (kötü/istenmeyen) insan grubunun yansıtmalı özdeşimle kara-koyunlaştırılması en aşırı şekliyle eyleme vurulurken eşcinselliğin organik (genetik) bir anormallik olduğu görüşüne dayanılmıştır. Ayrıca, anımsanmalıdır ki trajik olarak toplama kamplarında diğer tutsaklar tarafından bile ayrımcılığa uğratılmış oluşlarıyla maruz kaldıkları travmalara rağmen hayatta kalabilen bazı "pembe üçgenle yaftalanmışlar", savaşın sonunda diğerleri özgürleştirilirken, eşcinsellik Nazi-sonrası dönemde de (dejeneresans olmanın yanı sıra) bir suç olmayı sürdürdüğü için cezalarının geri kalanının çekmek üzere cezaevlerine gönderilmiştir.

Amerikan analitik arenasında İngiltere'de sivrilmiş olan homofob tutumu devralan anti homoseksüel "homoseksolog" psikanalistlerin görüşleri 1980'lere kadar öğreticiden öğrenciye sorgulanmaksızın aktarılarak kurumsallaştırılmıştır. Bu dönemdeki homofob analitik kuramcılar Freud'un temel biseksüaliteye ilişkin içgörüsünü reddetmiş, cinsel nesne yönelimini zorunlu olarak cinsiyet kimliğine bağlayarak ve aynıcinsel yönelimi giderek daha ağır pre-ödipal sapmalara ve karakter patolojilerine atfederek onu, öbürcinsellikle bakışık bir sevisel yönelim olarak değil, kendi başına ağır bir psikopatoloji olarak görmüşlerdir. Bunların başlıcaları Rado, Bieber, Socarides, Hatterer ve en son olarak da (analist olmasa da ) dinsel danışmanlıkla psikolojistik görüşleri birleştiren Niccolosi'dir. Örneğin, Socarides aynıcinsel yönelimli bireylerin tümünün karakterolojik olarak ya psikotik ve sınır gelişim düzeyleri arasında bir yerde ya da ağır narsisistik veya psikopatik olduğunu iddia etmiştir.
Öte yandan, homofobik tutumların en güçlü ve yaygın olduğu dönemlerde bile, bu genel ideolojiden sıyrılmış olmasalar da zamanına göre daha geniş görüşlü bazı analistlerin uyarıcı gözlemlerde bulunmuş olduğunu görürüz. Örneğin, Karl Meninger "normalden ayrılmışlığın (divergence) bu özgül tarzına korkuyla yaklaşmak cahillik ve kendini beğenmişliktir. Eşcinselleri paryalar gibi gören kişiler açıkça cadı-yakıcılarla akrabadır aralarındaki fark sadece bir derece meselesidir, nitelik değil. Çoğu kez eşcinselleri hor görenler aynı yöndeki kendi bilinçdışı arzularıyla kavga halindedir" demiştir. (İlginç bir şekilde, İngilizce'de ibne anlamına gelen "faggot" sözcüğünün özgün anlamı "çıra"dır ve ortaçağ Avrupasında yakılmak üzere birbirine bağlanan çoğu cadılardan oluşan bir grup insan arasında ilk önce eşcinselleri tutuşturma geleneğinden köken almaktadır). Harry Stack Sullivan da "eşcinselliğin bir problem olduğunu söylemek insanlığın bir problem olduğunu söylemek demektir" diye yazarak modern antropoloji ve sosyobiyolojik evrim anlayışlarına öncül bir şekilde eşcinsel sevinin de insan türünün ayrılmaz ve gerekli bir parçası olduğunu sezinlemiştir. Ayrıca, sağlıklı cinselliğin iki bireyin genital organlarının aynı anda uyarılmasıyla (yani "tam genitalite"yle), dolayısıyla sadece penis ve klitoris/vajina temasıyla gerçekleşebileceğine ilişkin zamanın ünlü analitik doğmasına karşı çıkmış ve (herhangi bir önemi varsa) iki eşcinsel erkeğin de bunu, örneğin, karşılıklı felasyo yoluyla gerçekleştirebileceğine dikkati çekmiştir. Bundan başka, yine zamanına göre radikal sayılan bir şekilde aynıcinselliğin bir perversiyon olarak düşünülmesinin psikanalitik kavrayışla uzlaşmadığını da göstermiştir. Bir başka önemli olgu da homofob bir genel anlayışın ve kurumun içinden gelmelerine rağmen kendini-eleştirici ve geliştirici özellikleriyle olgun bir ego ve süper ego örneği sergileyen bazı analistlerin eşcinselliğe ilişkin görüşlerinde zaman içinde görülen değişimdir. Örneğin, bugün Kernberg (Socarides ve benzerlerinden çapraz bir farklılıkla) temel biseksüaliteye ve bunun insan ilişkilerinde oynadığı yaşamsal öneme inanışı ve aynıcinsel ve öbürcinsel yönelim ve sevileri, kararlı bir şekilde anti homoseksüaliteye düşmeden bakışık gelişimsel süreçlerle açıklayışı, her iki sevginin de eşdeğer işlevler gördüğüne inanışı, karakter patolojileri ve gerekli olanın ötesine geçen (modern psikanalitik anlamdaki) sapkınlıkların hem kimi aynıcinsel hem de kimi öbürcinsel bireyde benzer şekilde görülebildiğine ilişkin görüşleriyle hem kendisinin bazı eski görüşlerinden hem de homofobik çizgiyi sürdüren Socarides gibi diğer bazı psikanalitik yazardan ayrılmaktadır. Ayrıca, bir analist olmasına rağmen insan cinselliğinde rol oynayan biyolojik etmenlere ilişkin sağlam bir ilgi ve bilgiyle şu gözlemde bulunma olgunluğunu da göstermektedir: "Bana öyle görünüyor ki eldeki kanıtlar güçlü bir şekilde temel cinsiyet kimliğinin gelişiminde psikolojik, daha doğru bir deyişle, psikososyal etmenlerin belirleyici rol oynadığını ve bunların cinsiyet-rolü kimliğini de, saltık değilse bile, önemli bir ölçüde etkilediğini göstermektedir; (öte yandan) böylesi etmenlerin cinsel nesne seçimini etkilediğine ilişkin kanıtlar daha zayıftır. (italikler eklenmiştir)"

Eşcinselliğe ilişkin psikanalitik tutumların tarihi, psikanalitik kuramların içinden doğdukları politik, kültürel ve kişisel bağlamlardan soyutlanamayacağını öğreten ilginç bir inceleme alanıdır. Böyle bir inceleme bize analistlerin aynıcinsel yönelimi hem yaftalanmaması gereken ve öbürcinselliğe bakışık bir gelişim tarzı, hem de hastalıklı, bozuk ve hatta tehlikeli bir durum olarak kavramlaştırabildiklerini gösterir. Açıktır ki psikanalistlerin ne tarzda konuşmayı, davranmayı ve yazmayı seçişleri bilimsel olgulardan ziyade bağlı oldukları ideolojik, dinsel, moral ve etik inanışlardan köken almıştır; yani, son tahlilde her zaman tutumsaldır. Bu durumu biraz daha aydınlatmak için, bir "homoseksoloji uzmanı" olarak yazı ve görüşleri 1960'lar ve 1970'lerde psikiyatrik eğitimde yaygınlıkla kullanılmış olan Charles Socarides örneğinden yararlanabiliriz. Kendisine tedavi için gelen veya gönderilen bireylerin giderek yok denecek kadar azalışına farklı cinsel yönelimlere ilişkin toplumsal tutumların giderek daha anlayışlı ve kabul edici oluşuna, Amerikan Psikiyatri Birliği, Amerikan Psikoloji Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü de dahil olmak üzere bir çok profesyonel kurumun net bir şekilde aynı cinsel yönelimin bir patoloji olmadığına ilişkin anlayışlarına bağlı olarak acı duygular duyduğunu gizlemeyen ve hayal ettiği bir "eşcinsel ajandasına" karşı haçlı seferi ilan etmiş olan bir eski homoseksolog analist olarak yayınladığı son kitapta (Eşcinsellik: Aşırıya gitmiş bir Özgürlük) Socarides şu türden görüşler bildirmektedir:

"Toplumun çoğunluğunun eşcinsele dönüştüğü bir senaryo görebiliyorum... Eşcinsellerin etkisini modada, sanatlarda, yayıncılıkta, tiyatroda, sinemada, ulusumuzun en önde gelen gazete ve dergilerinde ve akademik çevrelerde görebilirsiniz. Güvenilir bir otoriteyle söyleyebilirim ki Washington bürokratlarının önemli bir yüzdesi eşcinseldir... Başkan Clinton bazı saygıdeğer eşcinselleri Beyaz Saray'a yerleştirerek buna öncülük etmiştir. The New Yorker dergisi de fırsatı kaçırmayıp eşcinsel sanatçılara, ordudaki eşcinsellere ve eşcinsel yazarlara saygı gösteren yazılar yayınlamıştır... Bu durumdan toplumumuz acı çekecektir... Aynı cinsellik toplumu tehdit etmektedir... aile kurumu tehdit altındadır... Nitekim, şimdi Papa da modern toplumun "bir ölüm kültürü"nü kucakladığını bildirmektedir... Durum melekleri ağlatmaya yetecek tarzdadır... Bu meleksel gözyaşları çağımızın büyük bir aldatmacasına, bazı erkeklerin nasıl olup da en emin olmaları gereken bir hususa, yani erkekliklerine ilişkin bu kadar cahil oluşlarına akmaktadır"

En temel tanımıyla homofobiye tipik bir örnek sergileyen bu türden görüşleriyle bugün yaşı yaklaşık 80 olan Socarides ve benzerleri sadece psikiyatri ve psikoloji değil psikanaliz camiasında da çok küçük bir azınlığı oluşturmaktadır. Buna rağmen bunlar Geleneksel Değerler Koalisyonu gibi çeşitli aşırı sağ Hıristiyan örgütlerinin şampiyonları olmayı sürdürmektedir ve bu tür örgütlerin desteğiyle Socarides başkanlığında bir "Eşcinselliğin Terapisi ve Araştırılması İçin Ulusal Birlik" kurarak etkili olmaya kalkışmaktadırlar. İronik olarak, Socarides'in homofob görüşlerini formüle etmeye başladığı "Açık Homoseksüel" adındaki ilk kitabını adadığı oğlu Richard Socarides (sonradan öğreneceği üzere) eşcinseldir ve ünlü bir avukat olarak Başkan Clinton'ın lezbiyen ve eşcinsel erkek camiasına ilişkin konulardaki danışmanıdır. Yazılarından ve kendisiyle yapılan röportajlardan erkek eşcinselliğinin kökeninde reddedici ve terk edici ("homoseksojenik") babaların yattığını iddia etmiş olan Dr. Socarides'in bu duruma ilişkin yaşadığı (akademik olarak yaşadığına eklenen) narsisistik örselenmeyi aşmasını sağlayacak bir şekilde oğluyla olgun bir barışma sürecine veya kişisel psikoterapiye yanaşmadığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen, yine ironik olarak, en son kitabında bile bütün eşcinsellerin zorunlu olarak ağır bir psikopatoloji sergilediğini ve toplum için büyük bir tehlike oluşturduğunu söylüyor olmasına rağmen derin bir çelişkiyle oğluna ilişkin olarak "harika bir avukat ve her bakımdan fevkalade bir kişidir. Ve kongre için adaylığını koysa, her zaman oyumu ona veririm" demekten de kendini alıkoyamamaktadır. Bundan da anlaşıldığı üzere Socarides eşcinselliği bir ruhsal bozukluk olarak görürken bireyin psikososyal uyumu ve işlevselliği gibi modern etik ölçütlere değil, homofob moral yargılara dayanmakta ve derin kişisel çatışmalardan etkilenmektedir.

Homofobiyi aşmış modern psikanalitik anlayışın öncüleri arasında Marmor, Mitchell, Friedman, Lewes, Isay ve Schafer'in de adı anılmak gerekir. Örneğin, Friedman, Kernberg'in karakter organizasyonu kuramından yararlanarak cinsel yönelimin herhangi bir organizasyon düzeyine bağlı olmadığını ve ayrıca aynıcinselliğin, öbürcinsellik gibi, çoğunlukla en yüksek (yani nörotik) karakter organizasyonu düzeyindeki kişilerde görülen bir durum olduğunu göstermiştir.

Psikiyatri ve psikanalizde cinsel yönelime ilişkin tutumların gelişiminde psikanaliz dışından gelen araştırmacıların sağladığı veriler sayesinde homofobik analitik kuramların etkili bir şekilde sorgulanmış oluşu önemli bir rol oynamıştır. Bunun öncülüğünü hasta veya mahkum olmayan eşcinsel erkeklerle öbürcinsel erkeklerin psikoseksüel uyumları ve patolojileri bakımından birbirinden ayrılamayacağını etkili bir metodolojiyle göz önüne sermiş olan Evelyn Hooker yapmıştır. Yaptıkları büyük örneklemli bir araştırmada Alan, Weinberg ve Hammersmith bilimsel yöntemle toplanan ve analiz edilen verilerin aynıcinsel yönelimin kökenine ilişkin iddia edilmiş olan psikanalitik ve davranışçı kuramların hiçbirini desteklemediğini göstermişlerdir. Bu ve diğer defalarca replike edilmiş benzeri araştırma ve gözlemler cinsel yönelimin psikanalitik anlaşılışına ilişkin perspektiflerin yenilenişini hızlandırmıştır. Örneğin Isay eski psikanalitik stereotipe göre erkek eşcinselliğinin uzak ve reddedici babalardan kaynaklandığına ilişkin görüşlerin bazı yüzeysel gözlemlerin yanlılıkla yorumlanışına bağlı olduğunu göz önüne sermiş ve bir çok eşcinsel erkekte babalarına ilişkin bu tür anımsayışların savunucu çarpıtmalara bağlı olduğunu; diğer bazı olgularda da eşcinsel olarak gelişmekte olan oğullarındaki yaşamın ilk yıllarında kendini belli eden davranışsal farklılığı (örneğin kendilerine özel bir ilgi duyuşlarını ve bekledikleri bildikleri tipik erkek çocuk davranışını göstermeyişlerini) algılayan homofob babaların tepkisel ve savunucu bir şekilde oğullarından uzaklaştığını veya reddedici davrandığını, yani bunun oğuldaki eşcinselliğin nedeninden ziyade bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Isay'a göre bu tür ve diğer ana-baba tutumları cinsel yönelimi belirlemekten ziyade çocuğun ne ölçüde örseleneceği veya destekleneceğini ve çocuğun içselleşmiş homofobiden ileride ne ölçüde zarar göreceğini belirleyen erken yaşam kopuşlarını oluşturur. Ayrıca, bazı eşcinsel erkekler de öznel olarak algı ve anılarında babalarının kendilerinden savunucu bir şekilde uzaklaştırmakta, başka deyişle onları uzak ve reddedici olarak algılamakta ve anımsamaktadır. Yakın zamandaki bir çok araştırmanın da gösterdiği üzere insan belleği bir çok zaman olguların nesnel bir kaydı olmaktan uzaktır. Olgulara ilişkin anılar, fantezilere, duygulara ve diğer içsel yaşantılara ilişkin anılarla harmanlanarak bastırma, bulaşma, yoğunlaşma ve diğer çeşitli çarpıtmalara bağlı olarak hem kodlanma ve hem de geri çağrılma anındaki korku ve utanç gibi affektif haller, biliş ve fantezilerden duyarlılıkla etkilenmektedir. Örneğin, Friedman biri aynıcinsel diğeri öbürcinsel yönelimli olan iki ikiz erkek kardeşin dış gözlemcilere göre babalarının tutumu her ikisine karşı aynı olmuş olmasına karşın babalarını nasıl çok farklı anımsadıklarına ilişkin güzel bir örnek betimlemiştir.

Psikanalitik psikiyatrinin homofobi ve heteroseksizmi nasıl aşabildiğine ilişkin öğretici bir örnek olarak kendisi öbür cinsel olan ve olgun bir geniş görüşlülükle kendini geliştirebilmiş eski Amerikan Psikiyatri Birliği ve Amerikan Psikanaliz Akademisi başkanlarından Judd Marmor'in şu ifadelerine bakabiliriz:

"1937'de yazar psikanalitik eğitimine başladığında aynıcinselliğe ilişkin yaygın görüş bunun en azından ağır bir kişilik bozukluğu, hatta tehlikeli bir sapkınlık olduğu şeklindeydi.... Ayrıca, 1930'lar ve 1940'larda alandaki 'uzmanlar' eşcinsel hastalarını seminerler ve bilimsel toplantılarda stereotipik olarak küçük düşürücü terimlerle betimler ve bir çok ego eksiklikleri ve psikopatik eğilimler gösterdiklerini söylerlerdi... (O günlerde) yazar, eşcinselliklerinin varsayımsal köklerini araştırmanın yanı sıra, eşcinsel hastalarının öbürcinsel ilişkileri denemeleri yönünde cesaretlendirmekteydi. Çoğunluğu bunu denedi ama gerçekleştiremedi ve öbürcinsel evlilik yapmayı becerebilenler bile şaşmaz bir şekilde bunda aynıcinsel sevi ilişkilerinden aldıkları doyumu bulamadılar. Zaten baştan açıkça ikilicinsel (biseksüel) olan ve geleneksel bir öbürcinsel yaşam kurmakta ileri derecede motive küçük bir azınlık cinsel davranışlarının aynıcinsel bileşenini bastırıp kendilerini öbürcinsel ilişkilerle sınırladılar ve evlenip çoluk çocuk sahibi oldular. Fakat bunlarda da yazar her zaman cinsel fantezi dünyalarının güçlü bir aynıcinsel yönelim içerdiğini gözlemledi... Yıllar içinde yazarın konuya ilişkin deneyim ve anlayışı genişledikçe ve alandaki filizlenen araştırmaları izledikçe psikanalitik hocalarının bu konuda ciddi olarak yanıldığına ilişkin inanışı güçlendi ve yazar artık eşcinselliğin değiştirilebilir bir psikolojik fiksasyon oluşuna dair varsayımlarla işlem görmeyi bırakarak bu konuda yazı ve konferansları aracılığıyla aktif bir öğretici rol aldı. (Bunun sonuçlarından biri olarak) yazarın şaşırtıcı sayıdaki meslektaşı ve sosyal tanısı ona eşcinsel olarak açıldılar. Bunun sonucunda yazarın hasta olmayan ama (o zamanlar) görünmez kalma gereği duyan büyük bir eşcinsel ve lezbiyen grubuna ve bunların normalliklerine ilişkin anlayışı önemli ölçüde genişledi." Marmor ayrıca şu gözlem ve uyarıda da bulunmaktadır: "Eşcinsel olmayan bir terapistin tarihin bu noktasında eşcinsel bireyleri etkili bir şekilde tedavi edebilmesi için bilinçli veya bilinçdışı homofobik önyargıdan makul bir ölçüde arınmış olması gerektiğine kuşku olamaz. Bu şekilde önyargılı psikanalistler ve diğer terapistlerle etkileşimin eşcinsel hastalara nasıl yıkıcı etkiler yaptığı yıllar içinde defalarca belgelenmiştir. Yazar'ın yaptığı gibi bu tür terapilere maruz kalmış eşcinsel hastalarla çalışan herkes, büyük bir zaman ve para kaybının yanı sıra, bu girişime bağlı olarak yaşadıkları acıya ve ızdıraba tanık olmuştur... Hastayla homofobik önyargıları paylaşan terapistler sadece hastanın kendini-reddedici duygularını pekiştirmiş olurlar"

Tarihte psikanalitik yaklaşımdan başka bazı dönüştürme girişimlerine de tanık oluruz. Bunlar arasında, bugün tarihe gömülmüş olan elektrikle aversiyon, apomorfinle aversiyon, utanç doğurarak aversiyon ve örtük duyarlılaştırma gibi adlarla anılan davranışçı girişimleri sayabiliriz. Bu tür işlemlere maruz kalmaya gönüllü olmuş eşcinsel bireylerde kalıcı bir cinsel yönelim değişimi görüldüğüne dair hiçbir kanıt yoktur. Araştırmacılar ise ironik olarak bunu sözbirliğiyle deneklerdeki yetersiz motivasyona bağlamışlar ve "iyi" sonuçların tedavi öncesinde doyurucu öbürcinsel ilişkiler yaşamış ve aynı zamanda da "zayıf iradeli" olmayan kişilerde görülebildiğini iddia etmişlerdir. Bugün alandaki profesyonellerin çoğu bu tür girişimlerin sonuçsuz olmanın ötesinde etik dışı olduğunda birleşmektedir. Nitekim, davranışçı dönüştürme terapilerinin bir zamanlar öncülüğünü yapmış olan (kısaca, eşcinsel erkeklerin çıplak kadınlara bakarak mastürbasyon yapışına dayalı "playboy terapisinin" babası) Gerald C. Davidson daha sonra şöyle demiştir:

"Yönelim değiştirme terapisi programlarına son verilmelidir. Bunların varlığı, görünüşte aynı cinselliğin normalliğine ilişkin ilerici bir söyleme sahip olsalar bile, aynıcinselliğe ilişkin profesyonel ve toplumsal önyargıları pekiştirmektedir. Değiştirmeye kalkışmaktan vazgeçiş terapistleri sözde eşcinsellik sorununa odaklaşmak yerine bazı eşcinsellerde görülen yaşam sorunlarının irdelemeye teşvik edecektir."

Organik terapi girişimleri arasında Heath'in eşcinsel erkeklerin beyinlerindeki zevklenme bölgelerine elektrotlar yerleştirerek bunları baştan çıkarıcı bir kadın fahişenin varlığında uyarmaya dayalı başarısız tedavi girişimini, "psikanalitik düzeltmeye dirençli" bazı vakalar üzerinde uygulanan EKT’leri ve 1962 ile 1980 arasında Almanya'da onlarca erkek üzerinde uygulanmış beyin cerrahilerini sayabiliriz. Bunları yapan cerrahlar, "dönüştürücü" terapistlerden farklı olmayan bir şekilde, hastalarının kendilerini cerrahiyi arzulamış oluşlarına bağlı olarak (girişimin sonuç verdiğine ilişkin bir kanıt da gösterememelerine rağmen) hiçbir etik sorumluluk üstlenmemişlerdir.

• Sinan Düzyürek: George Washington Üniversitesi, ABD



Kaynak: Kaos GL, Haziran-Temmuz 2000, Sayı 4