Kültür Sanat / Sinema

Beyaz Perdede Yüzyıllık Eşcinsel Serüven

05 Nisan 2011
Eşcinsel sineması üçüncü binyıl anaakım film yapımcıları ve elbet anaakım sinemaseverlerin büyük bir istek ve hünerle yöneldiği bir mecradır. Sancılı, can yakıcı onyıllar alan uzunca bir sürecin ardından gelen The Hours [Saatler], Brokeback Mountain [Brokeback Dağı], Capote, Transamerica gibi filmler yalnız gey ve lezbiyen bireylerin değil, eşcinsel ve heteroseksüel tüm sinemaseverlerin beğeni ve alkışını almış; yalnız LGBTT yazılı ve görsel basınında değil, gerek alternatif gerekse de anaakım medyada geniş yankı uyandırmış; yalnız gey ve lezbiyen filmleri festivallerinden değil, Oscar Ödülleri’nden, BAFTA’dan ve sair de büyük ödüllerle dönmüş yapımlardır. Ne var ki, bugünlere gelinmesi için çokça zaman geçmesi gerekmiştir:
 
Sinemada eşcinsel imgelerinin izleri neredeyse bu sanat dalının doğuşuna değin sürülebilir. Bir Thomas Edison filmi olan ve yönetmenliğini William Dickson’ın üstlendiği The Gay Brothers (1895) filminde iki erkek birlikte dans ederken üçüncü bir erkek de keman çalar. Yine, 1900lerin başlarında Vitagraph Stüdyolarının piyasaya sürdüğü The Spy (1907), feminist bir taşlama olan When Women Win (1909) ve DW Griffith’e ait Getting Even (1909) gibi filmlerde kadın taklitçiler, erkek rollerini oynayan kadınlar beyaz perdeye yansımıştır. (Davies, S. Paul; Sinemada Görünür Olmak Eşcinsel Sineması Tarihi, Kalkedon Yay. İstanbul, 2010).
 
Sinemadaki lezbiyen imgeleri de yine geç 1920ler ve 1930larda görülmeye başlamıştır. İlk lezbiyen temalı film olan Pandora’s Box’ı (1929) 1931 yılında bir yatılı okuldaki bir genç kızın kadın öğretmenine duyduğu aşkın ortaya çıkışını konu edinen Maedchen in Uniform izlemiştir (her iki film de Alman yapımıdır).   
 
Ne var ki, kendilerini var etmeyi başaran bir avuç filmi bir kenarda tutacak olursak, 1930lara değin (tüm sessiz sinema dönemi ve sesliye geçiş günleri boyunca) Hollywood sinemasındaki eşcinsel temsilleri genellikle izleyicileri kahkahaya boğan efemine, ‘kırıtık’ karakterler şeklinde olmuştur. Sonraki süreçte Hollywood filmlerini sansürlemek amacıyla yürürlüğe konan Yapım Yönetmeliği ile birlikte, bu ‘kırıtık’ imgelere intihara meyilli gey ve lezbiyen karakterler ve elbet kurban eden, karanlık psikopat, soğukkanlı katil ya da sapık cani karakterleri eklenmiştir. Dolayısıyla, 1970lerin sonlarına gelindiğinde, Hollywood sineması sınırlı ve basmakalıp gey ve lezbiyen imgeleri üretmek konusunda kötü bir üne kavuşmuştur.
 
Beri yandan, kıta Avrupası’nda durum çok farklıdır. Yazar ve yönetmenler muhteşem eşcinsel temalı filmler yapabilmek özgürlüğüne sahiptirler: Luchino Visconti başarılı bir İtalyan yapımı olan Ossesione’yi (1942), Jean Cocteau büyüleyici Orphée’yi (1950) çekmiştir. Bu duruma tek istisna, Jean Genet’nin fazla açık olan ve onyıllarca gizli kalan Fransız yapımı filmi Un Chant d’amour (1950) olmuştur (agy).
 
Resmin bütününde ise, tüm bu yıllar verili olumsuz imgelerle yüzleşmek durumunda kalan eşcinsel sinemaseverlerin kurbanlar, kötüler ve kırıtıklardan geçilmeyen filmlerin alt metinlerinden olumlu eşcinsel imaları toplama çabaları ile geçmiştir.  
 
Ne var ki, 1960ların ortalarında hâlihazırda ortaya çıkmış olan kadın hakları, insan hakları, siyahların politik ve ekonomik eşitlik hareketi ve savaş karşıtı hareketler gibi gelişmeler genç gey ve lezbiyen aktivistlere radikal eylemlilik ve toplumsal devrim konusunda önemli bir esin sağlamış ve Eşcinsel Onur hareketinin davasını bütünüyle yeni ufuklara taşıması için tek bir olayın –herhangi bir olayın– yaşanması yeterli olmuştur (agy) : 1969 Stonewall İsyanı. Eşcinsel Onur Hareketi açısından bir sınır taşı niteliği taşıyan bu isyan görsel ve yazılı basında geniş yer bulmuş, belli başlı gazete ve dergiler eşcinsel görünürlüğündeki bu yeni hareketlilik üzerine pek çok öykü yayınlamıştır.
 
Eşcinsel bireylere yönelik bu değişen algılar şüphesiz ki sinemada da kendini göstermiş, Stonewall’da yaşananlar olumlu eşcinsel karakter imgelerini olası kılmaya yardımcı olmuştur. Eşcinselliğiyle barışık olamayan gey ve lezbiyen karakterlerin intiharlarıyla sonlanan filmlerde geçmişe oranla önemli bir sığlaşma görülmeye başlamıştır. Mart Crowley’in The Boys in the Band adlı filminin 1970’de gösterime girmesi yeni aktivist eşcinsel hareketle aynı döneme denk gelmiş ve Amerikalılara erkek eşcinsellerin ve onların mücadelelerinin canlı örneklerini sunmuştur (agy).
 
Pink Narcissus, Cabaret [Kabare], Pink Flamingos, The Naked Civil Servant, Sebastiane gibi kült filmlere sahne olan 70leri bağımsız filmlerin patlama yaptığı 80ler izlemiştir. Bu onyıl aynı zamanda AIDS onyılıdır. An Early Frost (1985) ve As Is (1986) gibi Hollywood filmleri kederli, ağlak sahnelerle dolu yüksek fikirli dramlar olma eğilimindedirler ve pek çok eşcinsel topluluğun gerçekten de kurtulmak istediği şehitvari kurban imgeleri yaratmışlardır.
 
80ler Avrupa sineması ise, çok daha sarsıcı filmlere imza atmıştır. Alman yönetmen Rainer Werner Fassbinder’in gerçeküstü bir Jean Genet uyarlaması olan Querelle (1982), tüm tutkuları tatmak isteyen bir yönetmenin öyküsünü anlatan İspanyol yapımı Law of Desire (1987), çokyüzlü toplum betimlemesiyle sınıf, ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim gibi meselelerle şiddetli bir mücadele veren My Beautiful Laundrette (1985), başrollerini Hugh Grant, Rupert Graves ve Denholm Elliott’un paylaştığı bir sınıflar arası gey aşk öyküsü olan Maurice (1987), İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın on yedinci yüzyıl İtalyan ressamı Michelangelo da Caravaggio’nun hayatını referans alarak çektiği biyografik benzek Caravaggio (1986) gibi filmlerle birlikte eşcinsel bireyler nihayet övünçle ortaya çıkabilmişlerdir (agy).
 
Derken 90lar: AIDS sonrası hayat... 90ların büyük bölümü göz alıcı travestilerin, görkemli, kas yığını erkeklerin başrollerinde rol aldığı içi dışı bir filmlere sahne olmuş ve bizleri AIDS’ten sonra da hayatın var olduğuna ikna etmiştir... (agy). Ünlü eleştirmen ve feminist akademisyen B. Ruby Rich tarafından ‘yeni queer sinema’ olarak adlandırılan bu yeni sinema akımı bütün görkemiyle onyıla damga vurmuştur. Todd Haynes’in yılın en özgün Amerikan filmlerinden biri olan Poison (1991), Gus Van Sant’ın tam anlamıyla yeni queer ruhu kokan My Own Private Idaho [Benim Güzel Idaho’m] (1992) filmi bu türün en başarılı örnekleri arasındadır.
 
90lar dünyanın hemen her yerinden ayrı bir eşcinsel filmin ortaya çıktığı bir onyıl olmuştur: Ada’dan İrlandalı yönetmen Neil Jordan’ın öngörülemez, sıradışı, birden çok Oscar adaylığı kazanmış başyapıtı The Crying Game [Ağlatan Oyun] (1992), Hettie MacDonald’ın reşit olmayı işleyen dramı Beautiful Thing (1995); Neil Hunter ve Tom Hunsinger’in flörtleşme ekseninde gelişen başarılı yapıtı Boyfriends (1996); Paul Oremland’ın çizdiği eşcinsel Soho tablosu Like It Is (1998); ve Simon Shore’un gençlere yol gösteren filmi Get Real (1998); Çek Cumhuriyeti’nden yaşları 14 ile 19 arasında değişen ve barlarda, tren istasyonlarında fahişelik yapan gençlerin hayatlarını konu edinen belgesel film Mandragora (1997) gelmiştir. Tayvan’dan yönetmenliğini Ang Lee’nin üstlendiği The Wedding Banquet (1993); Filipinler’den Mel Chionglo’nun şok edici erotik filmi Midnight Dancers (1994), Çin’den Zhang Yuan yapımı East Palace, West Palace (1993); Avustralya’dan Stephan Elliott’un The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert (1994); Türkiye’den Ferzan Özpetek’in Hamam (1997) filmi gelmiştir (agy).
 
Şüphesiz ki 90lar Hollywood anaakım filmlerdeki eşcinsel temsillerinde de ciddi bir ilerlemeye sahne olmuş ve ki anaakım adeta gey ve lezbiyen karakterlere kucak açmıştır.
 
Ve 2000ler... L.I.E. (2001), Capote (2005), Brokeback Mountain (2005), Breakfast on Pluto (2005), Transamerica (2005), Shortbus (2006), Milk (2008), I Love You Philip Morris (2010) ... Uzun söze gerek yok. Gey ve lezbiyen karakterler artık görünür ve kendileriyle barışıktırlar. Asıl ilerleme 1980lerde bağımsız sinemanın yükselişiyle yaşanmış olmakla birlikte anaakımın basmakalıp gey ve lezbiyen karakterlerin ötesine geçmeyi başarması eşcinselliğin sinemadaki görünürlüğünün önünü açan önemli olaylar arasındadır.
 
Eşcinsel sineması, işkence onyıllarından özgürleşme ve oradan da kabul edilme onyıllarına doğru ilerleyen bir süreci deneyimlemiştir. 60lardaki Victim, 70lerdeki The Naked Civil Servant gibi siyasi dramlar ile 80lerin AIDS sineması bugünün görkemli eşcinsel anlatımlarının önünü açan güç olmuştur. Eşcinsel filmler, kenardan anaakıma doğru yaşadığı belirgin dönüşümün yanı sıra televizyon ve sinemadaki eşcinsel imgelerin artışıyla birlikte heteroseksüel toplumun kalıplarını esnetmeyi başarmıştır (agy).
 
Kurban, kötü ya da hastalıklı basmakalıp temsil ve anlatımlarından görünür olmak, ayrımcılık ve AIDS gibi meseleleri dert edinen yapımlara evrilmeyi başaran eşcinsel sinemasının tüm bu uzun onyıllar süresince görece tek eksiği eğlenceli yapımlar olmuştur. Dolayısıyla, bugünlere nereden gelindiğinin bilinciyle geleceğe umutla bakmanın da elde edilen zaferlerin keyfini çıkarmanın da vakti gelmiştir.