29/08/2012 | Yazar: Selçuk Candansayar

Eski ulusalcı laikler Türkiye laiklikten uzaklaşıyor diye dövünürlerken, yeni dinciler ise toplumun onların istediği dindarlıktan hızla uzaklaştığını çaresizce görüyorlar.

Selçuk Candansayar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Selçuk Candansayar
Eğitim yılı başlıyor ve milyonlarca çocuk, anababa ve öğretmen 4+4+4 eğitim sistemi çarkına dahil oluyor. Yasa çıktığından bu yana, AKP’nin tek derdinin kapatılan İmam Hatip orta kısımlarını yeniden açmak olduğu ve getirilen sistemin kız çocuklarının eğitim olanaklarını kısıtlarken, ucuz iş gücü üretmeye de yarayacağa söyleniyor.
 
Doğru ama eksik bir eleştiri bu. Yeni sistemin çok daha derin ve incelikli bir gerekçesi var. Üstelik bu gerekçe sistemi hazırlayanların ‘çok akıllıca’ yaptıkları çözümlemelere dayanıyor. Yeni eğitim sistemini kurgulayanların çocukların zihinsel gelişimleri ve eğitim bilimi hakkındaki modern kuramlara son derece vakıf oldukları açık.
 
Çok akıllıca ama bu akıl Horkheimer’ın söz ettiği araçsallaşan akla ya da daha avam bir dille ifade edilirse ‘köylü kurnazlığına’ dayanıyor.
 
4+4+4 sisteminin getirdiği en önemli yenilik, çocukları yaklaşık 9 yaşından başlayarak yaygın bir din eğitimine tabi tutmayı amaçlaması. Henüz fiziksel ve zihinsel gelişimlerini tamamlayamadan 5 yaşındaki çocukları okula başlatmaya debelenmeleri de bu yüzden. Din eğitiminin 9- 10 yaşlarında başlatılmak istenmesinin temel nedeni çocuklara namaz, dua, oruç gibi dinsel ritüelleri öğretmek ya da kız çocuklarının başını erkenden kapatabilmek değil. Bunların yanı sıra, insan zihninin gelişim sürecine vakıf olanların hemen tahmin edebileceği gibi, Tanrı inancını sorgulanamaz bir somut hakikat olarak çocukların zihnine ekmek.
Eğitim ve ruh bilimleriyle ilgilenenler insanın zihinsel gelişiminin bir süreç olduğunu bilir. Bebeğin aklıyla çocuğun aklı, ergenin aklıyla yetişkinin aklı birbirinden niteliksel olarak farklıdır. Kendisini ve kendi dışındaki dünyayı bu yaş grupları son derece farklı algılar, değerlendirir ve muhakeme eder.
 
Her ne kadar birbiriyle iç içe geçen ve her insan için değişmez bir yaş aralığı olarak tanımlanamaz olsa da zihinsel gelişimde çok temel bir değişken soyutlayabilme becerisidir ve bu beceri ortalama olarak 12 yaş civarında ancak baskınlaşmaya başlar.
 
Soyutlama becerisi gelişmeyen insan kendisi ve dış dünyadaki her kavrama ‘canlı ve gerçekmuamelesi yapar. Küçük çocuklar bebekleriyle oynarken onlarla bu yüzden konuşurlar, yürürken çarptıkları masaya bu nedenle kızarlar ve ebeveynlerinin anlattıkları masallardaki canavarların gerçekten yaşadıklarına inanırlar. Ellerinde daha doğrusu zihinlerinde değildir, soyutlayamazlar çünkü.
 
Soyutlama becerisi gelişmeyen bir çocuğa/kişiye Tanrı kavramını öğretmeye kalkarsanız onun somut bir canlı olduğuna, gerçekten “göğün yedi kat üzerinde yaşadığına” ve günah işlerse hakkaten cayır cayır yanacağına inanır. Cehennemde yanarsın tehdidini tıpkı kibrit alevinin elini yaktığında hissettiği yanma olarak değerlendirir.
 
Bu şekilde zihnin en derinlerine ekilmiş bir inanç sorgulanamaz, eleştirilemez bir hakikat haline dönüşür. Bir soyut kavram değil bir somut gerçeklik olarak yerleşir.
 
Oysa soyutlama becerisi gelişmiş bir çocuğa din ve Tanrı kavramlarını öğretirseniz her ikisinin de akılla değil inançla ilgili soyutlamalar olduklarını öğrenecektir. Bu yaşlarda öğrenilmiş din ve Tanrı kavramlarından bağnazlık üremesi çok nadirdir.
 
Peki din eğitimi ileri yaşta verilirse dindarlık azalır mı? Aslında dindarlıktan ne anlaşıldığına bağlı. Bağnaz, dünyayı sadece dini inanç kalıbından görebilen, başka türlü düşünmesi çok zor olan insanlar yerine dine inanç olarak bakan laikleşmiş dindarlar yetişir.
Dinle akıl üzerinden ilişki kuran dindar mı yoksa aklına ancak ve sadece din üzerinden bakabilen dindar mı?
 
İlki eleştirel akla sahip, özgür iradesiyle inanan ya da inanmayan birey, ikincisi ise istese de istemese de kendisine ve dünyaya sadece din üzerinden bakabilen, dini inancını ve din adına getirilen kuralları ve emirleri hiçbir şekilde sorgulamaya bile yeltenemeyen, sorguladığında derin bir günahkârlık ve suçluluk içinde kıvranan kul.
 
Böylesi bir kulun muktedire ilah muamelesi yapmaktan kendini alı koyamayacağı, hayat koşullarını kaderin oyunu ya da Tanrının buyruğu olarak değerlendireceği, demem o ki aklını özgürleştiremeyeceği açık değil mi?
 
Cemaat ve AKP’de temsil edilen ‘yeni dinci ideoloji’nin en temel özelliklerinden biri gericiliği modernlikle harmanlamış olması. Kemalizmin en büyük idealini tam da bu yeni dincilerin gerçekleştirdiklerini söylemek mümkün. ‘Batı’nın aklını alalım ama ruhumuzu da koruyalım! Ama nafile çaba!
 
İşin trajik bir yanı da var. Yerleşmesinin taşeronluğunu yaptıkları vahşi kapitalizm onlar istese de istemese de modernleştiriyor ve onların anladığı anlamdaki dinden çıkarıyor kitleleri. Yeni üretim ilişkileri zorla, ruhları eze yok ede laikleştiriyor. Eski ulusalcı laikler Türkiye laiklikten uzaklaşıyor diye dövünürlerken, yeni dinciler ise toplumun onların istediği dindarlıktan hızla uzaklaştığını çaresizce görüyorlar. Bu yüzden yarım akıllarıyla suyun başını tutmaya çalışıyor, din eğitimini olabildiğince erkenden zihinlere ekerlerse bu sorunu çözebileceklerini sanıyorlar. Yarım akıl işte! 

Etiketler: insan hakları, eğitim
Nefret