20/07/2020 | Yazar: Mati Solak

Huysuz Virjin olamadım belki ama onun kadar huysuz oldum. Yoksa nasıl yürüyebilirim hayallerimin ardından?

Ayağa kalk, basit bir ikonu uğurlamıyorsun lubunya! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Mati Solak | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Mati Solak

“Ay ne olur beni azdırın, azdırın ki soyunayım….”  demiştin 1997 de programında… Yıl 1997. Türkçe dilinin ucu açık kelimeleriyle ve sözcükleriyle dans etmeye başladın. Bu dans ilk kez 1997 de değildi elbet. 1970 yılında kendini doğurup doğumların en güzeline şahit olmamızı sağladın. 2000’lere kadar büyüttüğün milyonlarca çocuk, bu gün ardından beyaz zambaklarıyla seni uğurluyor.

Bugün boğazımdaki yumrunun sabahı. Gelip geçtiğimiz yaşamın içinde çocukluk, gençlik ve erişkinlik dönemimizin mimarını belki de hepimizin doğumuna sebep olan sesimizi kaybettik. Var olan hislerimi anlatabilmek için güçlük çekiyorum. Yazmanın ilk kez bu kadar zor olduğunu henüz yeni anladım. Dilim döndüğünce, kelimelerim yettiğince bana ve benim gibi milyonlarca çocuğa ilham olmuş, meslektaşım, ustam, büyüğüm, sesim için iki kelam edeceğim.

Size bu yazıda uzun uzadıya Seyfi Dursunoğlu’nun hayatını anlatmayacağım. Merak edenler ve okumak isteyenler için onlarca kaynak, belgesel, program var. Haddim olduğunu da düşünmüyorum. Ben sadece bugün doğumumuza sebep olan hallerimiz hakkında dil dökeceğim. 1932 yılında Trabzon da oldukça muhafazakar ve kalabalık bir ailede dünyaya geldi. Babasının işleri dolayısıyla küçük bir çocukken İstanbul’a taşındılar. Çocukluğunun ve gençliğin büyük bir kısmı Beylerbeyinde geçti. Babasının hayatı üzerindeki baskısını yıllarca dile getirdi. Onun tahakkümü altında askeri okula gitmek ve kendini attırmak zorunda kaldı. Çünkü hayalleri onu baskı ve tahakküm altında yaşamaktan itiyordu. Tüm çabalarına rağmen eğitimini tiyatro okuyarak tamamlayamadı ve devlet memuru oldu. Uzunca bir süre memurluk görevini ziyadesiyle yerine getirdi. Bir gün karşımıza “Huysuz Virjin” adında aksi, dobra, fazlasıyla açık sözlü ve dürüst, evde kalmış, hayatını kanto yaparak kazanan bir kadın çıktı.  Çoğumuz bu kadının diğer kadınlardan farklı olduğunu biliyorduk. Onun farkı toplumsal olarak performe edilmiş kadınlık rollerinin dışında bambaşka bir şeydi. Sınıfsal olan toplumumuzun en altından, en üstüne kadar bu kadına aşık olmuştuk. Yıllar sonra aslında bu huysuz ve tatlı kadının Seyfi Dursunoğlu olduğu gerçeğini çoğu zaman unutmaya başladık.

İşini, sanatını bu kadar seven bir insan daha tanımadık sanırım. Her şeyiyle özel olan Seyfi Dursunoğlu yaptığı işin ne kadar kıymetli ve meşakkatli olduğunu kültür-sanat eğlence sektöründeki iktidarlara kabul ettirdi. Çünkü onun için yaptığı iş kendi deyimiyle basit olarak bir erkeğin makyaj yapıp kadın kılığına girip insanların önüne çıkması değildi. Doğruydu. O, bir ülkenin, toplumunun yarattığı tüm normları, kanıksamaları, tabuları, cinsiyet rollerini alaşağı ederek vicdan yüzleştirmesini sağlıyordu. Bugün 87 yaşında aramızdan ayrıldı.

Henüz aklı ermeyen bir çocuk olarak kendi halimin farkındaydım. Evrim sürecimin diğerlerine nazaran daha ileri olduğunu düşünerek mutant ya da uzaylı olduğumu sanıyordum. Aklım ermeye başladığında ise bu hal artık benim kurulu olan sistemde bir hastalık, yanlış evrim olduğum kanısını dikte ediyordu. Bir gün oyuncaklarımla oynarken “ay ay ay….” diye bir nida duydum. Televizyon açık, herkes dikkatle televizyondan gelen bu nidaya kulak verip pür dikkat izlemeye başladı. Herkes var. Kızıl saçlarıyla bir kadın, sokakta, evde kimsenin konuşmadığı şeyleri anlatıyor ve buna rağmen herkes kahkaha ve alkışla eşlik ediyor. İnanabiliyor musunuz insanlar programda içki bile içiyor. Azınlık hatta öteki olan kökenimiz dolayısıyla her şey hakkında dikkat etmek zorundaydık. Bulunduğumuz mahallede toplumun çoğunluğunun keyfiyeti için koyduğu kurallara sıkı sıkı bağlı olmak zorundaydık. 1980’ler oldukça zor geçmiş, faili meçhullarla devam eden 1990’lar… Ensemde boza pişen, küçücük bir çocuk için korkuyla geçen yıllar… Hatta sokakta doğru düzgün oyun oynamamıza izin verilmiyordu. Zorunluluk olan söylemlerimiz ve davranışlarımız evin içerisinde geçerli değildi. Bizim gibi olan komşularımız bize gelir, huysuz şov izlenirdi. Benden yaşça büyük olan çocuklarını seyirci yapar annemin bana göre abartı olan kıyafetlerini giyer taklit yapardım. Sanıyorum yapmayanda çok nadirdir. Kendi aramızda şov hazırlar bizimkilere oynardık. Bana büyüğünce ne olacaksın dediklerinde içimden kocaman bir “sanane” geçiyordu, lakin bilmiyorum demekle yetiniyordum. Hoş bilemezdim de zaten. Ancak büyüklerim bir gün huysuz olacağımdan eminlerdi. Büyüdüm ve tabi ki Huysuz Virjin olamadım. Daha ötesi Seyfi Dursunoğlu’nun çocukluğundan gençliğine kadar istediği oyunculuk benim mesleğim oldu. Türkiye için en karanlık yıllar olarak anıldı sanat yaşamının geçtiği yıllar. Karanlığın içinde elimize tutuşturulmuş bir fenerdi. Sanat hayatı boyunca gelecek nesiller için aydınlık geleceği inşa etmek için çabaladı. Kendi deneyimlerini huysuz olarak bizlerle paylaşırken meslek hayatındaki yaşadığı zorbalıklarla nasıl mücadele ettiğini anlatıyordu. Büyüdüm, kendi mesleğimi icra ederken kolay olacağını sanıyordum. Çünkü bizim adımıza o zorlukları Seyfi Dursunoğlu yenmiş ve alan yaratmıştı. Öyle sanıyordum fakat mesleğe adım attığımda hiçbir şey kolay olmadı. Hala da kolay değil. Herhangi bir cinsiyet kimliği yada yönelimi olan bir insan olmadığım için, uğradığım ayrımcılıkların, psikolojik şiddetin haddi hesabı yok. Mücadele etmeye doğumuyla başlayan bizler çalıştığımız sektörlerde hayatta kalabilmek ve buradayız demek için ekstra çaba sarf etmek zorunda kalıyoruz.

2007 yılında verdiği röportajla ekran yasağını resmen kamuoyuyla paylaştı. Belki de ilk kez iktidar için açtı ağzını yumdu gözünü. Bunca yıllık sanat hayatından sonra ona tekrar yaşatılan baskı ve sansür artık gücüne gitmişti. Haklıydı da… 40 koca yılını adamıştı bu ülkenin sanatına. Yapılan bu baskı aslında bizler için oldukça tanıdık. İktidar sahipleri kendi ideolojik perspektifleriyle bize elma kasasının içerisinde ki çürük elmalar muamelesini yaparak, egemen olan düşünce sistemlerinin açıklarını ortaya çıkardığımız gerçeğine nefret argümanıyla cevap buluyor. Son yıllarda artan nefret söylemleri ve şiddet ile bizleri kendi küçük kabuğumuza sokmaya, baskıyla oluşturdukları iktidarlarına zeval getirmemek için çalışıyorlar. Ne kadar iterlerse itsinler var olduğunu sandıkları küçük kabuğumuza dönmeyeceğiz. Bugün geldiğimiz noktaya tırnaklarımızla kazıyarak, bizlere tanınan haklarımızı ellerimizden almaya çalışanlara karşı mücadele ederek geldik. Eşitliğin aciliyeti derin yoksullukla sınandığımız bugünlerde ötelerden berilerden, her birimizin biricik olan deneyimleriyle bir kez daha hak kazanıyor.

İktidarın politika üretmek için her sıkıştığında uyguladığı nefret propagandası yalnız ve çaresiz olduğumuzu hissettirerek yaşadığımız toplumdan soyutlanmamız için sebep haline geliyor. Kulağımıza küpe olması gerekeni unutmayalım. Türkiye de LGBTİ+ hareketi sadece bugün değil, yıllardır var, olmaya da devam edecek…  Belki bin, belki binlerce yıldır buradayız. Aynı yerde birilerinin bizim hakkımızda söylediklerinden yara almıyoruz. Her gün ölüm tehditleri alsak bile… Göz ardı ettiğiniz doğumlarımızdan itibaren mücadele etmiş insanlar olarak derin yoksulluğun, derin nefretin yanında derin umutla sınandığımız gerçeğimiz. Lubunyalar olarak şimdiye kadar acılarımıza, aşklarımıza, kolilerimize, hüzünlerimize, mutluluklarımıza Ülker sokaktan Eryaman’a, Hortum Süleymanlara, sürgün edildiğimiz Eskişehir’e, uzaklaştırıldığımız sahnelerimize, çarkta ki hallerimize, hutbelerden okunan fetvalara, onur yürüyüşlerinde kolluk güçlerinin tacizine, emniyette uğradığımız şiddete, dayanışmamızla gullümlerimizle yanıt verdik. Bundan sonrada vermeye devam edeceğiz.

Her birimiz kendi inşa sürecine giriyor. Öyle ya da böyle kendi belleklerimizi, bedenlerimizi inşa ediyoruz. İnşa sürecimin farkındalığı ben farkında bile olmadan küçük bir çocukken izlediğim o program sayesinde olmuş. Seyfi Dursunoğlu belki biliyor, belki bilmiyordu ama hepimizin idolü ve ikonuydu. Toplumun o hep kilitli tutulan ayarlarıyla oynadı. Değişimin acilen gerçekleşmesini anlattı. Her defasında kendi deyimiyle “müstehcenliği” kullanarak baskılanmış sinir uçlarını harekete geçirdi. Farklı bir noktadan Türkiye de cinsel devrimin zeminini hazırladı. İşlediği kanaviçe tablolarıyla hakettiğimiz yaşamı anlattı. Entelektüel birikimiyle kitap oldu kendisini okuttu. O kadar çok şey söylenir ki… Şimdi Queer bir oyuncuya, performans sanatçısına, şarkıcıya, kantocuya ve bir ressama veda etmek zorundayız. Yaşamın kıymetine ve varlığına alışkın olan bizler, bir gün hep beraber bir yerde bir arada olacağımız umuduyla vedalara da alışkınız. Bu dünyadan Seyfi Dursunoğlu geçti demek çok zorluyor beni. Sesin gök kubbede sadece hoş bir seda olarak değil, umut olarak da kalacak. Huysuz Virjin olamadım belki ama onun kadar huysuz oldum. Yoksa nasıl yürüyebilirim hayallerimin ardından? Ayağa kalk lubunya, basit bir ikonu uğurlamıyorsun… En yaralı zamanında eski programlarını izleyip huysuz sayesinde iyileştin. Hoşça kal meslektaşım, ustam, büyüğüm, sesim / sesimiz, benim ben olmamı sağlayan insan…

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kültür sanat
Nefret