22/01/2009 | Yazar: Kemal Ördek

Kemal Ördek | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kemal Ördek


Obama’nın yemin törenindeki konuşmasının en can alıcı kısmı, dünyaya barış mesajları verirken, ABD’nin her ülkeden üstün ve lider konumunda olduğunu belirttiği kısımdı. Tam anlamıyla Evanjelik Protestanların (Bush ailesi gibi) ağzıyla konuşuyordu Obama. ‘Ve biz bir kere daha dünyaya liderlik etme kararlılığıyla bugün bu görevi üstleniyoruz.’ Yazarımız Kemal Ördek, Başkan Obama’nın neyi temsil ettiğini değerlendiriyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 44. başkanı seçilen Barack Obama, 20 Ocak’ta başkanlık yeminini ederek görevine başladı. Aylar süren seçim kampanyası, milyonlarca dolarlık harcamayla beraber olağanüstü başarılı bir reklamcılık stratejisi, bir retorik ustasını ABD başkanlığı koltuğuna yerleştirdi. Chomsky’nin deyişiyle, ‘Amerikan seçimleri, marketing operasyonlarıdır. Reklam endüstrisi, her yıl seçim kampanyaları için bir ödül verir. 2008 yılında bu ödülü, Obama’nın kampanyası aldı.’(*) Amerika’nın ilk siyahî başkanının, dünyaya barış ve adalet getireceği ümidiyle kutlama yapan milyonlarca insan, Obama’nın bir ‘Mesih-vari’ lider olduğunu düşünüyor.

Obama’nın, George W. Bush’a önemli bir teşekkür borcu var. O kadar basiretsiz bir yönetimden sonra tabii ki halk Demokratların desteğiyle Obama’yı seçecekti. Ha, bir de başarılı seçim kampanyasına milyonlarca dolar destek sunan Amerikan finans kuruluşları ile güçlü ekonomik çevrelerin de etkisini unutmayalım. Bunların yanında, Obama’nın kendi ikna kabiliyeti ile beraber kampanya süresince vaat ettiği – pek de gerçekçi olmayan- ‘değişim-umut’ formülünün uzun zamandır savaş ve ABD ekonomisindeki ciddi krizden bıkan halk üzerindeki etkiyi unutmamak gerekiyor.

Obama’nın yeni bir dönemin başlangıcı olacağına inananların tersine, ben Obama’nın bütün bu mucizeleri gerçekleştirebileceğine inanmıyorum. Öncelikle, Obama bana kalırsa pek de ‘siyah’ bir başkan değil. Her ne kadar bir Afro-Amerikan’ın başkan seçilmesi görece ileri bir gelişmeyse de, bunu bir devrim olarak nitelemek ve kendisinden buna uygun davranmasını beklemek safça bir davranış olacaktır. Bir toplumsal hareket tabanı olmayan (Obama, köle bir aileden gelmiyor; aksine sisteme başarılı bir şekilde entegre olmuş bir ailesi var) tam anlamıyla profesyonel bir seçim kampanyası süreci yürüten Obama’nın vaat ettiklerinin bence, ileride kendisini bugün destekleyen kesimlerde mutluluk yaratma ihtimali yok. Zira Obama sadece ‘umut’ vaat ediyor; ancak bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklarken, radikal bir dönüşüm projesinden bahsetmiyor.

İsterseniz, Obama’nın gerçek bir ‘değişim’ vaat edip etmediğini başkanlık yemini sonrası yaptığı konuşma ile seçim kampanyası sürecinde söylediklerini referans alarak açıklamaya çalışalım. Obama, en başta ABD’nin tecrübe ettiği ekonomik krizden bir an önce çıkılması için, herkesin sabırlı ve azimli olması gerektiğini belirtiyor. Kabinesini şekillendirirken, onu en çok düşündüren kriz meselesi konusunda kendisine en çok yardım edeceğini düşündüğü isimleri dikkatle – ve biraz da ‘bazı’ çevrelerin baskısıyla- seçtiği görülüyor Obama’nın. Amerika’nın yarım trilyon doları bulan cari açığı ile mücadele etmek isteyen herhangi bir ciddi politikacı, öncelikle ABD’nin silahlanmaya ayırdığı bütçeyi radikal bir şekilde kısmak derdine düşmelidir. Ancak, görüyoruz ki Obama, silahlanmaya ayrılan payın düşürülmesine karşı çıkan grupların isteklerini yerine getirme noktasında pragmatik davranacak. Zira atadığı ekonomi danışmanlarının geçmişleri bu grupların dileklerine karşı yönde. Açlık, barınma sorunları, devlet yardımı, vb. birçok konuda orta sınıf ve daha yoksullar için politika yürüteceğini söyleyen Obama’ya şunun sorulması gerekiyor: yüzyıllardır ABD’yi yöneten ‘askeri-endüstriyel kompleks’ (Pentagon-silah/petrol şirketleri arasındaki yakın ilişki) nasıl bertaraf edilecektir? Vahşi kapitalizmden beslenen ‘gözüdoymaz’ların hakkından geleceğini belirtirken, aslında sistemin temelinde yer alan ‘daha çok kar için eşitsizlik’ mantığıyla ilgili pek bir şey söylemesi zaten beklenemezdi Obama’dan. Zira ‘komünizm’le mücadele eden bir ‘atalar kuşağı’nın torunu olduğunu gururla ifade ediyor. Rahm Emanuel gibi hararetli Irak savaşı savunucusu ve finans dünyası ile silah endüstrisi deneyimi olan birini Beyaz Saray personel şefliğine atıyor; aslında kim için çalıştığını, kimlerin çıkarlarını temsil ettiğini güzel bir şekilde ifade ediyor.

Bush’tan devraldığı uluslararası arenadaki ABD’ye karşı olan antipatiyle de mücadele etmesi gerekiyor Obama’nın. Ortaya saçılan ‘değişim’ propagandasıyla daha şimdiden çoğu kişi, Obama’nın Bush’un saldırgan ve tek taraflı politikalarından uzak duracağını düşünüyor. Bana kalırsa bu düşünce, bir ABD başkanının içerisinde yer aldığı ‘yapı’dan habersiz bir güruhun avunmasıdır. Müslüman dünyasına seslenen Obama, ‘sizinle beraber çalışacağız’ diyor, diğer taraftan ABD’nin Afganistan’daki çıkarlarını tehdit ettiği sürece Pakistan’a saldırabileceğini seçim kampanyası sürecinde rahatlıkla dillendirebiliyor. Gazze’de Filistinliler ölürken, ‘henüz başkan değilim, olunca konuşurum’ açıklamasıyla, İsrail’in uluslararası hukuku çiğneyen operasyonlarına karşı durmuyor. Başkan olmadan henüz, İsrail lobisine seslenirken Kudüs’ün İsrail’in gerçek başkenti olduğunu söyleyerek, BM Güvenlik Konseyi kararlarına açıkça karşı olduğunu gösteriyordu.

Obama’nın anlaması gereken bir gerçek varsa o da şudur: Müslüman dünyasına seslenirken, bu bölgedeki ülkelerle eşit aktörler olarak ilişki kurması gerekiyor. Bu bölgenin uluslararası ‘terör’ün beşiği olduğu ve dolayısıyla ABD gibi bir dünya hâkiminin buraya çekidüzen vermesi gerektiği gibi bir anlayıştan vezgeçilmesi gerekiyor. Bakın Obama ne diyor: ‘Terörü ve masumları katlederek dünyada güç elde edebileceğini zanneden odaklara sesleneceğiz. Bizi kıramayacaksınız, bizden kuvvetli olmayacaksınız ve sizleri yenmeyi başaracağız diye seslenmek istiyorum.’(**) Hamas’tan, El-Kaide’den, Hizbullah’tan bahsediyor Obama. Bush’un diliyle konuşuyor ve işaret parmağını sallayarak uyarıyor: ‘Haddinizi bilin!’ Bölgenin gerçek yöneticileri olan bu gibi güçlerin halkın desteğine sahip olduğu (doğru ya da yanlış) ve bu desteğin İsrail’in yaptığı gibi ‘Her an sizi vurabiliriz’ tehdidiyle bertaraf edilemeyeceğini görmek istemiyor Obama da. Zaten silah ve petrol şirketlerinin desteğindeki bir Obama’dan başkası beklenemezdi.

Obama’nın yemin törenindeki konuşmasının en can alıcı kısmı, dünyaya barış mesajları verirken, ABD’nin her ülkeden üstün ve lider konumunda olduğunu belirttiği kısımdı. Tam anlamıyla Evanjelik Protestanların (Bush ailesi gibi) ağzıyla konuşuyordu Obama. ‘Ve biz bir kere daha dünyaya liderlik etme kararlılığıyla bugün bu görevi üstleniyoruz.’(**) Tanrı’nın kendilerine dünyayı yönetme ve kötüleri yenme, yoksulları besleme gibi görevler verdiği düşüncesiyle Obama, bundan önceki ABD başkanlarının yaptığını yapıyor: dünyanın yeni ‘Mesih’i olduğunu üstü kapalı bir şekilde ifade ediyor. Şu ifadesi ise tamamı ile akıllara zarar: ‘Fakir ülkelerin vatandaşları, sizlerle beraber çalışacağız ve sizlere temiz suyu ulaştıracağız, sizlerin tarlalarını ekeceğiz, zihinlerinizi ve karınlarınızı doyurduğumuz gibi.’(**) Neo-emperyalizmin en açık ifadesi. Dünyanın ABD’ye karşı empatisinin temel sebebi bu ‘seçkinci’ bakış açısıdır. Bizlerin zihinlerinin kimse tarafından doyurulmaya ihtiyacımız yok. Tek ihtiyacımız, global efendilerin sahneden çekilmeleri ve eşit bir dünya düzenine geçiş. Kimsenin kimseye akıl vermediği, tehdit etmediği ve karnını doyurmadığı. Yani, ezen-ezilen ilişkisinin meşrulaştırılmadığı bir ilişki.

İsterseniz son olarak, kısaca Obama’nın LGBT gündemiyle ilgili neler yapabileceğine ve vizyonuna bakalım. Seçim kampanyası sürecinde sürekli LGBT hakları savunusu yapan Obama’nın başkanlığı döneminde neleri başarabileceği çok belli değil. Eşcinsel birliktelikleri savunan; ancak eşcinsel evliliklerine karşı olan Obama’nın LGBT mücadelesi yürüten aktivistlerin bu isteklerini gerçekleştirmeyeceği düşünülebilir. Ayrıca, kabinesinin çalışma bakanlığına aday gösterilen lezbiyen aktivist ve İstihdamda Amerikan Hakları Derneği’nin kurucusu Mary Beth Maxwell’i bu görev için uygun bulmayan Obama’nın, LGBT bireylerin işyerinde karşılaştıkları ayırımcılık noktasında yapabileceklerini de henüz kestiremiyoruz. Eşcinsellerin Amerikan ordusuna açık kimlikleriyle alınmalarını engelleyen ‘sorma-söyleme’ yasasının da Obama’nın ilk başkanlık döneminde iptal edilemeyeceği öngörülüyor. Yani, kısacası Obama, bir anlamda merkeze yakın politikalarla, LGBT haklarından fedakârlık ederek zemin kaybetmek istemeyecektir.

Uzatmadan diyebilirim ki, Obama yeni bir dönemin başlangıcı ve ‘umut’un temsilcisi olarak lanse edildi; ancak reel göstergeler bunun pek de gerçekçi olmadığını gösteriyor. Öylesine kötü bir yönetimden sonra iktidara kim gelirse gelsin zaten daha olumlu bir imajla gelecekti. Demokratların sola yakın politika taraftarı ile aşırı muhafazakarları kendi yönetim çevresinden uzak tutan Obama’nın merkezde duracağı, pragmatik davranacağı ve ABD’nin ekonomik ve politik gerçekliklerinden kaçamayacağı (kaçmak istemeyeceği de diyebiliriz) ortadadır. Obama, sanılanın aksine bir ‘mesih’ ya da ‘devrimci’ değil; aksine olağanüstü başarılı bir tanıtımla ünlendirilen bir oyunun retoriği kuvvetli başrol oyuncusudur. Geçmişine ve söylediklerine baktığımızda, bugün Obama rüyasını görenlerin yakın gelecekte Amerika’nın yapısal gerçekleriyle karşılaşacağını söyleyebiliriz. ‘Dünya barışı’ ve ‘değişim’ için radikal, eşitlikçi ve adil çözümlere ihtiyaç vardır; milyonlarca dolarlık harcamayla düzenlenen yemin törenlerinde boy gösteren ‘showman’lere değil!

(*) Noam Chomsky. ‘Obama Yeni Bir Başlangıç Mı?" [[savaskarsitlari.org|http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=49984]]’dan alıntılanmıştır.

(**) Barack Obama. ‘Obama’nın Konuşmasının Tam Metni’. [[hurriyet.com.tr|http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=10819534]]’den alıntılanmıştır.


Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret