18/02/2020 | Yazar: Yıldız Tar

Kırık ve parçalı tarih güzeldir. Anlatılar başlı başına tarihtir. Tarih, hisler bütünüdür ve hatırladıklarımız unuttuklarımızı, unuttuklarımız ise hatırladıklarımızı çağırır. Kolektif tarih ise büyük anlatılarda değil birbirine konuşan hislerde saklıdır.

Bedende Tecessüm Eden Hafıza ve Arşiv Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Yıldız Tar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Yıldız Tar

Hafıza meselesinin gündemime girmesi Kaos GL’de sözlü tarih çalışması yapmayı konuştuğumuz günlere denk geliyor. 2014’te konuşmaya başladığımız sözlü tarih çalışmasını 2018’de hayata geçirebildik. İki yıldır sözlü tarih çalışmamız devam ediyor. Her yeni görüşme ile birlikte biricik bir hayatın hikayesine ortak oluyoruz. Her hikaye yeni bir kapı açıyor ve bizi yeni bir dünyaya davet ediyor. Davete icabet ettiğimizde ise o dünyanın yeni coğrafyalarında gezintiye çıkıyoruz. Kalp atışlarına, baş ağrılarına, el titremesine, ilk heyecanlara, hayallere, hayal kırıklıklarına, utanca, utançtan onura giden duygu serüvenine, öfkeye, şefkate, merhamete dair şarkılar dinliyoruz gibi hissediyorum her görüşmede.

Sözlü tarih için yola çıkarken aklımızda tekil ve kişisel hikayeler arasında köprü kurmak gibi bir hedefimiz vardı. Köprüler inşa ederek kişisel hafızadan kolektif olana varmayı diliyorduk. Ancak yolda biz de değiştik, dönüştük ve kişisel olan ile kolektif olan arasındaki sınır bulanıklaştı. Sınırın kaotik bir hale bürünmesi ile birlikte köprü metaforundan da uzaklaşmaya başladık. Köprüler, duygusal bağlara dönüştü. Duygular rasyonel olanın alanına göz dikti ve o alanı geri kazandı. Peki bu nasıl oldu?

Lubunyanın tarihi nasıl yazılır?

Heteronormativite, güncel olanı şekillendirmenin yanı sıra bir tarih anlatısı sunar. Sunduğu anlatıda ezelî ve ebedî bir heteroseksüellik ve buna eşlik eden natrans olma hali vardır. Güncel, hiyerarşik bir ayrımcılık ideolojisi olan heteronormativitenin tarihle ilişkisi tam da kendini işlevsel, düzenleyici, kontrol edici, disipline edici bir ideoloji olarak kurma arzusunda saklı. Ezelî ve ebedî normatif cinsellik ve cinsiyet fantezisi ile heteronormativite, lubunyanın tarihini parçalar. Büyük anlatıların dışına iter. Her dışlama stratejisi gibi buna eşlik eden bir içerme stratejisini de çalıştırır. Zamana, mekana, kültüre ve topluma göre değişse de; içerme stratejisi cinsellikler ve cinsiyeti zapturapt altına almanın önemli bir aracına dönüşür. Tarihsel anlatılar söz konusu olduğunda bu içerme stratejisi panik anlarında gelişen komedi unsuru, tuhaflığın tarihi, sıradışı hayatlar, marjinal deneyimlerine dönüşür. İlk kez 1920 yılında psikiyatr Edward J. Kempf’in çok dar ve “hemcinslerle uzun süre aynı ortamda kalmak” üzerinden ortaya attığı “eşcinsel paniği”[1] kavramı tarih yazımının ve tarihi algılama biçimlerimizin reflekslerini anlamak konusunda faydalı olabilir. Kempf’in klinik düzeyde bir panik olarak tanımladığı eşcinsel paniğini psikolojinin alanından çıkartıp sosyolojik düzleme taşıdığımızda şunla karşılaşıyoruz: Eş zamanlı, senkronik ve kronik olarak işleyen dışlama ve içerme mekanizmaları eşcinsel paniğini araç ve amaç olarak kullanmakta beis görmez. LGBTİ+ paniği araçtır, çünkü 80’lerin medyasında trans kadınlar için kullanılan “Beyoğlu’nda fing atan nonoşlar”, “erkekten dönme”, “kadın giysili erkek sesli”[2] gibi ifadeler bütün bir kimliği tanımlamak için kullanılan kelime öbeklerine dönüşür. Bu tanımlama LGBTİ+ paniğini yaratır, araçsallaştırır ve bu panik üzerinden işkenceyi meşrulaştırmak için panikten beslenir. Bu panik aynı zamanda amaçtır. Ulaşılması gereken bir merhaleyi işaret eder. LGBTİ+ paniği hedeftir.

Bu arkaplandan beslenerek kendimize sorduğumuz ilk soru şuydu: Panikle parçalanan bir tarihi nasıl bir araya getirebiliriz?

Walter Benjamin, Parıltılar’da Paul Klee’nin Angelus Novus’una tarih meleğine bakar. Gözleri, ağzı ve kanatları açık; yüzünü geçmişe çevirmiş tarih meleği, “bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket.” Benjamin; meleğin orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek isteğinden bahseder. Orada kalmak için değil belki, ölüleri diriltmek için de değil ama parçalanmış olanı bir araya getirmek; boşluklardan, enkaz gibi görünenden sızan parıltının peşine düşmek için…

Parıltıyı bir araya gelişlerde, birbirimizin gözüne bakışlarda, hamamlarda, parklarda, yurt odalarında, barlarda, kahvelerde, sokaklarda, kazı alanlarında, arşivlerde, sinemalarda aradık.

25 yılı geride bırakırken izlerimize bakmaya karar verdik. İzleri izlere ekleyip ördüğümüz tarihi; hatırladıklarımızı; unuttuklarımızı; kırılan, bölünen, patikalara ayrılan, bazen nehir gibi akan, bazen bir göl gibi bekleyen tarihimizi konuşmak istedik.

İkinci sorumuz ise arşive dairdi. Arşiv çoğu zaman rasyonel, tutarlı, akılcı bir yığın olarak düşlenir. Üst üste eklenmiş, birikmiş, kronolojik bir yığın. Peki lubunya arşivi böyle midir? Heteronormativitenin parçaladığı hayat hikayeleri ve tarihin arşivi nerelerde saklıdır?

Pembe Hayat Kuirfest’in 2016 yılında çektiği bir kısa film, bu soruları yanıtlamada yeni bir kapı açabilir. Filmde yuvarlak masanın etrafında arşiv tartışılır. Ve firari bir arşivin mümkünlülüğü, arşivin nasıl delil bırakmak olduğu ve dahası sürekli arşivi yıkma eğilimi önplandadır.[3] Onur Çimen de hem K24’teki yazısında[4] hem de Kaos GL’nin Bellek ve Tarih Konferansı’nda[5] bu soruyu ve queer bir tarih yazımının kaynakça arayışındaki çelişkileri yineler: Kaçak bir arşiv mümkün müdür?

Firari, kırık ve ziyadesiyle şahsi tarihlere hürmet

Bu soruların bizim çalışmamızdaki karşılığı Sara Ahmed’ten ilhamla arşivi ve tarihi duygulanımsal bir süreç olarak ele almak yönünde oldu. Klasik bir arşivci ve tarihçi yaklaşımıyla görüştüğümüz LGBTİ+’ların tarihini dinleyebilmemiz mümkün değildi. Dahası, kişisel olana iade-i itibar girişimimize uygun da değildi. Bu sebeple sözlü tarih yöntemini tercih ettik ve yine bu sebeple bir döneme, olaya ve temaya odaklanmak yerine hayat hikayelerini dinledik.

Yapmaya çalıştığımız bir diğer şey ise, olgulara ve tarihsel dönemeçlere odaklanmak yerine o olgu ve dönemeçlerin çağırdığı hislere odaklanmaktı. Örneğin bizim için 2003’te LGBTİ+ hareketinin ilk kamusal etkinliklerinden sayılan Lezbiyen ve Geylerin Sorunları ve Toplumsal Barış İçin Çözüm Arayışları[6] Sempozyumu’nun tarihsel öneminden ziyade Oya Burcu Ersoy’un o konferansta ailesine açılma hikayesi, açılış konuşması yaparken ellerinin titremesi, heyecanı ve o heyecanın bugüne nasıl taşındığı idi.[7]

Bütün bu parçalı tarih anlatıları arasında köprü kurma niyetimiz yolda değişti ve dönüştü. Köprüler yerine birbirini çağıran hislere evrildik. Öyle ki 80’lerde bir kız lisesinde yaşadıklarını ve hislerini anlatan Mine Yanat’ın anlatısı[8]; Umut Güner’in ansiklopedide “homosekseksüel” kelimesini bulduğundaki hisleri[9] ile konuşur hale geldi. Yine Umut Güner’in, Yozgat’ta komşusunun oğluyla evde seks yaparken perdeleri kapatması ve ardından “başka perdeler yaratıyor olması gerektiğini” düşünmeye başlaması[10], Yasemin Öz’ün “Benim gibi birisi var mı?” sorusu ve bir Murathan Mungan kitabında gizlenen hikayesi[11] ile birbirini tamamladı.

Çalışma sırasında izleri 70’lerde bir kız lisesinde, 80’lerde trans kadınların bedenlerini delik deşik eden gazetelerde[12], Güvenpark’ta[13], 90’larda bir hamam köşesindeki coşkuda[14], ev toplantılarında[15] ve nice mekanda aradık. Arayışımızın yankısı her anlatıda başka başkaydı ve şunları fark ettik: Kırık ve parçalı tarih güzeldir. Anlatılar başlı başına tarihtir. Tarih, hisler bütünüdür ve hatırladıklarımız unuttuklarımızı, unuttuklarımız ise hatırladıklarımızı çağırır. Kolektif tarih ise büyük anlatılarda değil birbirine konuşan hislerde saklıdır.

Özduygulanımsal karalamalar

Sözlü tarih çalışmamız üzerine daha fazla konuşmak yerine bu çalışmanın bende yarattıklarına bakmak istiyorum. Akademik bir saikle yürütmediğimiz bir çalışmada akademik bir özdüşünümsellik yerine özduygulanımsal bir süreçten bahsedeceğim. Çalışmanın hislere ve duygulanıma olan vurgusu, görüşmeci olarak bende kendi hafızama, arşivle kurduğum ilişkiye ve kişisel tarihime geri dönme eğilimi yarattı. Ve bu geri dönüşün ilk sorusu şuydu: Neremle hatırlıyorum? Cevap: Götüm.

Görüşmelerde ister istemez anlatılan tarihin benim de tarihim olduğunu hissetmeye başladım. Ve istisnasız her görüşmeci hatırlarken bedeninin bir parçasından bahsediyordu. Kalbinden, kafasından, karnındaki, karnındaki ağrıdan, karnındaki kelebeklerden, ellerinden, titreyen ellerinden, diz kapağından, kolundan, sinemada hafif hafif sürtünen beden parçalarından…

Ben de bir süre sonra götümün yeniden farkına varmaya başladım. Hatırlayan ve unutan götüm. Neyi hatırlıyordu? Hatırladıkları unuttuğu neleri çağırıyordu? Ve unutulanlar hangi hatıralara gizliydi?

Götümle ilgili ilk anılarım onu korumam gerektiği yönündeydi. Zırıllığımı fark eden herkes doğrudan ya da dolaylı olarak götümü kollamam gerektiğini söylüyordu. Erkek adamın namusu götüydü. Ve göt muhakkak korunmalıydı. Sıkardım götümü ben de. Bir açılırsa kara delik gibi tüm dünyayı yutacakmış gibi sıkardım. Götü sıkmanın tatlı bir sancısı vardır. Göt deliğinin kenarlarını ince bir sancı alır. Sıktıkça sancı büyür. Ta ki katlanılamaz hale gelene kadar. O zaman gevşemek zorundadır. Ve her gevşemesi utancı çağırırdı.

Utanç. Götünden utanç. Götünün arzularından utanç. Götünün kaşınmasından utanç. Bu utanç bir yandan da “erkek adamın götüne bir şey giremez, sadece bir şey çıkar” inancında saklıydı. Gizli bir dine mensupmuşçasına her gece bunu kendime tekrarladığımı hatırlıyorum. Ve götümün kasılmalarının arttığını.

Bu kasılmaların izi nerede şimdi? İstemsizce kasılır yine bazen götüm. Her gerildiğinde kapatır kendini dünyaya. Görünmez bir sınır inşa eder. Hatırlar ve hatırlatır o günleri. Beni koruyamadın der çocukluğumun karanlık kabuslarındaki götüm.

Ve zaman geçer. Bütün dünyaya kendini kapatmış utangaç götüm isyan etmeye başlar. Unutmak ister utancını. Haz ister. Zevk ister. Coşku ister. Ama alışkanlıklar eskidir. Kadimdir kişisel tarihimde. Zevke varmadan önce ara duraklarda dinlenir götüm. Eski egzersizi tekrarlar: Sıkamayacak hale gelene kadar kendini sık! Hep bir yarım kalır zevkler, arzular. Her içe giriş bir zapturapt gibidir. Ama daha fazlasını ister. Kara delik açılmıştır artık. Artık yılların birikimiyle doymak bilmeyen bir deliktir götüm. Heyecanlanır. Heyecanıyla içeri davet eder. İçeride hep kalsın, boşluk dolsun, utanç yerini hazza bıraksın ister. Götüm bunları da hep hatırlar ve hatırlatır. Birini gördüğümde kalbimden önce götüm çarpmaya başlar. Duvarlarında yankılanır sesler. Eskinin hayaletlerini yeninin coşkusu bastırır.

Ve acır götüm. Kalbimden önce götüm kırılır. Ayrılığın acısını da, yalnızlığın hüznünü de götüm hisseder. Bir kez daha kapatır kendini dünyaya. Bu sefer utançla değil acıyla. Kapanır, kapanır ve bir daha açılmayacakmış gibi yapar.

Başka türlü bir acıyı da hissetti götüm. Zorun, zorbalığın, kabalığın, hoyratlığın, tecavüzün acısını. Onu da hatırlatır bana. Kelimelere dökemediğimi, anlatamadığımı fısıldar en alakasız anda kulağıma. Tam coşkuyla esrikleştiği anda korkmaya başlar. Korkusu teröre döner. Kalakalır öyle. Kocaman bir uzay boşluğunda asılmışçasına…

Lubunyalığımın tarihi götümde kayıtlı. Arşivim/iz kaçak da olsa, bedenimin en nadide parçası tutuyor kaydını. İnce ince, sevine sevine, acıta acıta tutuyor.

Çalışma boyunca hislerimi çağıran yer götüm oldu. Ve bedende tecessüm eden hafıza bana hınzır ve bazen gaddar oyunlar oynadı. Bütün bu oyunlara vesile olan görüşmecilerimize, hafızamı beynimin rasyonelliğinden çıkartan ve kaosun güzelliğine emanet eden kelimelere ve elbette götüme hürmetle…

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Bellek” dosya konulu 169. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene Yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


[1] Kavram her ne kadar “eşcinsel paniği” olarak kullanılsa da bu yazıda LGBTİ+ paniği şeklinde kavramın anlamsal dizgesini genişleterek kullanacağım.

[3] https://vimeo.com/221641206 , Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[6] https://www.kaosgl.org/haber/kaos-glnin-hikayesi , Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[7] https://www.youtube.com/watch?v=81xBvBHp68g, Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[8] https://www.youtube.com/watch?v=4zwqD3e7Sl0, Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[9] https://www.youtube.com/watch?v=hSeePU52Xm4, Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[13] https://www.youtube.com/watch?v=Eymb42zdbyk, Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[14] https://www.youtube.com/watch?v=hSeePU52Xm4, Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019

[15] https://www.youtube.com/watch?v=ExqXr1izcTM, Son erişim tarihi: 18 Ekim 2019


Etiketler: kültür sanat, yaşam
Nefret