19/12/2008 | Yazar: Murad Esin

Murad Esin | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Murad Esin


‘Türk olmayı Kürt olmaktan, Müslüman olmayı Ermeni Hıristiyan ya da Rum olmaktan ayırt etmeden insan olmayı ön plana alabilecek miyiz? Vatandaşı olduğumuz ülkenin yanında koca bir dünyanın olduğunu görebilecek miyiz? Bize bizden başkalarının da dost olabileceği ihtimalinin olduğunu düşünebilecek miyiz?’ Yazarımız Murad Esin, birlikte yaşamanın gerekliliğini ve olanaklarını anlatıyor.

Yakın zamanda okuduğum bir makale ve izlediğim belgesel bir yapım beni millet olmanın ne demek olduğu ve nasıl bir arada yaşanıldığı konusunda Türkiye özelinde yeniden düşünmeye sevk etti. Okuduğum makale New York Times’ta Elaine Sciolino imzalı 18 Kasım tarihli ‘Britain Grapples With Role for Islamic Justice’ makalesi. İzlediğim belgesel ise Morgan Spurlock’un yönetip bir kısım roller aldığı ‘30 Days’ adını taşıyan yapımı. Makale birlikte yaşamanın İngiltere için getirdiği gerekliliklerden söz ediyordu. Morgan’ın yapımı ise birlikte yaşama projesine farklı bir yaklaşım getiriyordu. Bu iki olgudan hareket ederek yazıyı iki ana başlık altında toplarsak, ilki hukuki yaklaşım, ikincisi ise moral değerler yönünden yaklaşım olacak.

Hukuksal Açıdan

New York Times’ta yer alan makalede 1981 yılından bugüne kadar İngiltere’de Müslümanların özel hukuk anlaşmazlıkları için Şeriat Mahkemelerine gittiklerinden söz ediyordu. Aynı zamanda Yahudiler de kendi özel mahkemelerinden yararlanma haklarına sahipler. Yahudilerin İngiltere’deki ‘beth din’ adlı mahkemelerinin yüzyılı aşkın süredir varlığını korumakta olduğunu belirtiyordu. Ayrıca İngiltere Kilisesinin de kendi özel mahkemelerinin olduğunu belirtiyordu. Yıllar önce hukuk fakültesinde öğretilen modern devlette çok hukukluluk rejiminin mümkün olmadığı yönündeki yaklaşımın bize öğretildiği yıllarda dahi gerçeği yansıtmadığını öğrenmek şaşırtıcı.

Neden bu makale önemli? Çünkü beraber yaşamak demek, beraber yaşamayı istemek, bazı gereksinimleri beraberinde getirir. Öncelikle refah olgusu; uzun yıllar birlikte yaşamanın tek ölçütü olarak görüldü. Eğer bireyler yaşadıkları ülkelerde insan onuruna uygun yaşam koşullarında iseler, bir işleri varsa ve kendi ekonomik özgürlüklerine sahip iseler bu beraber yaşamanın yeterli koşuluydu. Ancak ekonomik refah beraber yaşamak için yeterli değil. Bu artık dünya ülkeleri tarafında anlaşıldı ve kültürel, hukuki haklar ülkelerde yaşayan farklı etnik ve dini kesimlere tanınmaya başlandı. Belki de bu bilinenin yeniden keşfidir ancak hukuki olarak azınlıkların ve dini grupların kendi hukuklarını uygulama haklarının egemen devlet tarafından tanınması, egemenliğin kaybı ya da devri olarak bu devletler açısından düşünülmedi. Yeni dünya konsepti artık eski hamaset dolu söylemleri dışlamaktadır. Türkiye özelinde yaşayan etnik ve dini grupların kendi hukuki metinlerinin ve mahkemelerinin devlet tarafından Kabul edilmesi düşünülebilir mi? Örneğin ülkede yaşayan Müslüman – Sünni çoğunluktan isteyenin kendi mahkemelerine gitme hakkı tanınabilinir mi? Alevilerin İmparatorluk döneminde İstanbul tarafından kabul edilen Halk Mahkemeleri olarak adlandırabileceğimiz kendi adalet mekanizmalarını işler hale getirmeleri mümkün müdür? Ya da ülkede yaşayan Yahudi ve Hıristiyan azınlıkların kendi mahkemelerini kurma hakları? Ya da Kürtlerin kendi yerel hukuklarını uygulayabilecekleri yerel mahkemelerine işlerlik verilmesi düşünülebilir mi? Aslında Türkiye Anayasası Avrupa Birliği Hukukunu yerel hukuktan üstün tutarak Türkiye hukuk sisteminin Avrupa Birliği hukukuna bağlı olduğunu kabul etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türk yargısından daha üstün bir konumda olması ve Anayasanın 90 son fıkrasında 2004’te eklenen bir cümle ile iç hukuk ve usule uygun olarak onaylanmış uluslararası hukuk arasında çıkan uyuşmazlıklarda uluslararası hukuk esas alınır demekle egemen devletin yetki devrine örnek oluşturmuştur. Her ne kadar Türk hukuk sistemi uluslararası hukuka karşı ciddi uyum sorunları yaşasa da (Dr. Kemal Başlar’ın bu uyum sorununu ele aldığı 2005 tarihli; Avrupa Birliğine Katılım Sürecinde Türk Anayasası’nın Uyumlaştırılması Sorunu adlı makalesi incelenebilir) Avrupa Birliği üyelik sürecinde bu sorunların aşılması zorunluluk taşımaktadır.

Yukarıda belirttiğim uluslararası hukukun iç hukuktan üstün tutulması ve Avrupa Birliği üyelik sürecinin getirdiği egemen devletin yetki devri sonucu modern devletin hukuki yetkilerini paylaşmasını doğurmuştur. Modern devletin kendi vatandaşlarına karşı hukukunu değiştirmesi için kendisini baskı altında alacak bir üst yapıya gerek duyması düşündürücüdür. Bir üst kurumun denetimi olmadan da birlikte yaşamak için ülkede yaşayan halkların hukuki ihtiyaçları da göz önünde tutulabilmelidir. Bu anlamda farklı bir çıkış olan ve bir anlamda faşizmin kooperatiflerle örgülendirdiği sistemi andıran Abdullah Öcalan ın demokratik konfederalizm önerisinin hukuki metinler yönünden önerdiği üçlü sistemin Türkiye’deki hukukçular tarafından hukuki temelden yoksundur diyerek eleştirmelerine rağmen çağdaş ülkelerde bu üçlü hukuk sisteminin uygulandığını da görmek ayrıca Türkiye’deki hukukçuların hukuki yorumları anlamında düşündürücüdür. Temel amaç birlikte yaşamayı gerçekleştirmek olmalıdır. Ülkede yaşayan her bireyin ülkesini sevmesini sağlamak için bireylerin isteklerini karşılamak gereklidir.
[ pagebreak ]


Moral Açıdan

Bu kısımda Morgan Spurlock’un ‘30 Days’ Season 1 ve 2 adlı iki belgesel türü çalışmasını değerlendireceğim. İlk bölümde Morgan bir evangelist beyaz Amerikalıyı seçerek Müslümanların yoğun olarak yaşadığı şehre gönderdi. Bu beyaz Hıristiyan Amerikalı bir Pakistanlı Müslüman aileye 30 gün misafir oldu. Ve bu 30 gün süresince bir Müslüman gibi yaşamaya çalıştı. İkinci bölümde ise yine bir beyaz tutucu bir Hıristiyan olan aynı zamanda yedek asker Brian’ı alıp San Francisco’da geylerin yoğun olarak yaşadığı Castro’da Ed adlı 34 yaşındaki bir geyin evine gönderdi. Brian burada 30 gün geylerle birlikte yaşadı. Bir gey olmanın ne demek olduğunu gördü.

Bu iki film birlikte yaşamak konusunda ötekini anlamak açısından önemli bir yolu gösteriyordu. Bir görme özürlünün yaşadığı zorlukları anlamak için bir gün gözlerimiz bağlı gezmeyi deneyelim ya da bir bacağımız yokmuş gibi koltuk değnekleri ile gezmeyi 30 gün değil bir kaç saat ya da Türkiye’de bir Ermeni olmayı, bir Rum olmayı veya Çarşamba’da yaşayan sarıklı biri olmayı veya bir Kürt olmayı ya da bir gey olmayı 30 gün değil bir kaç saat deneyebilir miyiz? Bu deneye hazır mıyız? Yapabilecek miyiz? Ayasofya’nın önündeki bir Kürt işportacı olabilecek miyiz? Ya da bir başka öteki? Sanırım birlikte yaşamak için ötekini anlamanın yolu kendimizi ötekinin yerine koymaktan geçiyor. Bunu başarabildiğimiz sürece birlikte yaşamanın o gizemli havasını, o renkli resmini yakalamış oluruz. Kendimizi sahip olduğumuz ya da sahiplendirildiğimiz kimliklerden dolayı çok farklı görmeyi, bir yerin bir yurdun efendisi olmaktan çıkarıp, ötekinin konumunda olmayı denemeyi başarabilecek miyiz? Türk olmayı Kürt olmaktan, Müslüman olmayı Ermeni Hıristiyan ya da Rum olmaktan ayırt etmeden insan olmayı ön plana alabilecek miyiz? İnsani değerler temelinde dünyaya bakabilmeyi becerebilecek miyiz? Vatandaşı olduğumuz ülkenin yanında koca bir dünyanın olduğunu görebilecek miyiz? Bize bizden başkalarının da dost olabileceği ihtimalinin olduğunu düşünebilecek miyiz?

Kısacası gelin 30 günlüğüne değil de bir saatliğine öteki olmayı deneyelim. Ne dersiniz?

Fotoğraf: Myspace.com
Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret