28/05/2020 | Yazar: Oya Özgün Hazan

Bazen kendi mahallemiz olarak düşündüğümüz alanda tenis topu gibi hissetmez miyiz kendimizi? Bir o alanda, bir bu alanda.

Bülbülü Öldürmek / Ayracım Gökkuşağı edebiyat yazıları-1 Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Oya Özgün Hazan | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Oya Özgün Hazan

*Spoiler içerir.

Hepiniz bir şekilde duymuşsunuzdur. Bülbülü Öldürmek. Büyük Buhran dönemi 1930’lar Amerika’sında Maycomb isimli eyalette Scout isimli bir çocuk çeperinde bir aileyi konu alır Bülbülü Öldürmek. Ana kahramanlar 10 yaşındaki abi Jem ve avukat baba Atticus Finch. Kitap genel olarak o yıllarda sıklıkla siyahi insanların maruz kaldığı ırkçılığa değinir. Bunun yanında Scout’un büyümesini; büyürken tanık olduğu ayrımcılığa, önyargıya, nefrete, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe bakış açısını okuruz satır aralarında. Çelişkilerin, karşıtlıkların alabildiğine geniş olduğu yıllar. Siyah/beyaz-erkek/kadın-dindar/dinsiz gibi ayrımlarla örülü iki kutuplu dünya bu bahsettiğimiz. Ana eksen siyah ayrımcılığı olsa da satır aralarında hiç sözü edilmeyen bir gruba da rastlıyoruz:

“jem”' dedim, '”melez çocuk ne demek?”
“yarı beyaz yarı siyah demek. onları gördün, scout. bakkal çıraklığı yapan o kıvırcık kızıl saçlı oğlanı biliyorsun. yarı beyazdır o. durumları gerçekten acıklı.”
“acıklı mı, neden?”
''hiçbir yere ait değiller. siyahlar onları istemez çünkü yarı beyazlar; beyazlar onları istemez çünkü yarı siyahlar, böylece arada kalıyorlar, hiçbir yere ait olmadan…”

Bu bağlamda ötekinin ötekisi konumuna itildiğimiz kimlik durumlarını aklınıza getirebilirsiniz. Alevi/Kürt/Lezbiyen/Engelli/Trans… Bazen kendi mahallemiz olarak düşündüğümüz alanda tenis topu gibi hissetmez miyiz kendimizi? Bir o alanda, bir bu alanda. Beyaz insanlar içindeki siyahız, tamam. Ama orada da kabullenilmedik. Siyah dünyanın ardındaki gökkuşağı rengiyiz ama elimiz parmağımızı yadırgar, yanımızdaki sarı bize düşman. Meleziz.

Ya dayatılan iş bölümü? Kitap ırkçılığın ne kadar kötü bir şey olduğunu gösteriyor göstermesine ama heteroseksizme giden yolun çakıl taşlarını oluşturan cinsiyete göre iş ayrımcılığına da zemin hazırlıyor.

“‘Oğlanlar yemek pişirmez.’ Jem’i mutfak önlüğüyle gözümün önüne getirince güldüm.”

Yeterli sorgulamaya tabi tutulmayan hayat bir yerden sonra fire veriyor. Yazar her ne kadar siyahlara karşı ayrımcılığı net bir şekilde gözler önüne serse de cinsiyetçilikte sınıfta kalıyor. Bazen bu dediğim durum gerçek hayatta da insanların başına geliyor, yani yeterince tepki göstermediğin bir hayat ayrımcılığı arıyor, yakanı bırakmıyor ve seni buluyor, piyango sana vuruyor! Ayrımcılık piyangosu! Bakın nasıl!?

“Alexandra Hala benim giyim kuşamıma takmıştı. Pantolon. Giydiğim sürece kibar bir hanım olamazdım: elbise giydiğim zaman bir şey yapamadığımı söyledim, o da pantolon giymeyi gerektiren şeyler yapmazsın, olur biter, dedi.”

Günümüzde buna benzeyen bir durum da cinsiyete göre yapılan renk eşleştirmeleri. Cinsiyetçiliği hayatında sorun etmeyen kimi erkekler iş renkli bir kıyafet; örneğin pembe bir gömlek giymeye geldi mi internette, sosyal hayatta “acaba bu rengi giysem nasıl olur” diye çevresine sorabiliyor. Eminim pek çoğumuz buna tanık olmuşuzdur. Cinsiyetçilik problemi onun da ana konusu olabiliyor gördüğümüz gibi.

Bülbül bir metafordur. Kitabın bir yerinde baba Atticus şöyle der çocuklarına "istediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır". Noel’de çocuklarına tüfek hediye eden baba der bunu. Çocuk ve silah… Bunun absürtlüğünü sizlerin zihniyetinizle dalga geçmemek için açıklamaya bile gerek görmüyorum. Bülbül burada ne anlamda kullanılmıştır, buraya gelmek istiyorum. Atticus’un bahsettiği bülbül masumiyeti temsil eder. Bülbüller çevresine hoş sada veren kimsenin tavuğuna kış demeyen zararsız canlılardır. Önyargı ile mahkemeyi kurup bir düzen sonucundan siyahi mahkum Tom Robinson’u öldürürler. Tom Robinson’un nezdinde öldürülen aslında tüm renklerdir.

Kitapta çeşitli ayrımcılık türlerinin yanında varlığı gizemli bir kişinin akıbeti metin boyunca ne olacak diye hep beklenir. O da “Öcü Radley” adında, ailesi tarafından alıkonulan bir insan. Muhitin yaşlı insanları onun etrafa zarar vermeyen, yardımsever bir insan olduğunu bilirler, ama yaşı küçük olanların onunla ilgili merakları ve artı olarak korkuları vardır. Radley onlar için geceleri sökün eden, camlarından içeri bakıp onları izleyen, yaşadığı bodrum katında vahşi birine dönüşen bir adamdır ve hatta bütün bir yaz ayını onu ortaya çıkarmakla geçireceklerdir. Her ne kadar bunu başaramasalar da, bu afacan ekibin Öcü Radley’nin iyi yüzünü görme şansları olacaktır, hem de hiç beklemedikleri bir zamanda. Kitabın daha giriş kısmından itibaren meraklarını gidermek için Jem, Dell ve Scout’tan oluşan ekip Radley’lerin evlerine girme girişimlerine başlarlar ta ki kitabın ortalarına kadar. Kitabın sonunda başları sıkıştığı zaman onları kurtaran yine bu gizemli varlık olacaktır. Psycho filmindeki Bates Model’e selam çakarcasına huzursuzluk vermesi beklenir Radley’den ama sonunda onları bulundukları musibetten çıkaracak olan yine o’dur. Biz lezbiyenler, geyler, translar, kuirler, interseksler de öyle değil miyiz? Toplum ”Orada bir lubunya var uzakta görmesek de duymasak da” halini dayatırken ancak “işe yarar” beklentisi dahlinde ama öyle böyle değil toplum standartlarının iki katı üç katı boyunda bir mükemmellik derecesi beklemez mi bizden? Lafın kısası “ben yatarken sağı solu süpür, sonra seni takdir etme merasimine sıra gelecek” denmez mi? Halbuki biz de her insan gibi hata yapabilir, şaşırabilir, ilgisiz kalamaz mıyız? Ruhumuzu yoran bir sürece girmezsek o gizemli evde, x şatoda yaşamaya mahkumuz. Toplum iç denetim mekanizmamızı devreye sokar.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kültür sanat
Nefret