26/03/2015 | Yazar: Karin Karakaşlı

Sahi, 1915’te ne olmuştu?

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı
Patrik Vekili Ateşyan, tüm dünyada, Ermeni kiliselerinin 23 Nisan günü saat 19.15’te, 100 kere çan çalınarak yapılacak eylemin, İstanbul’da yapılmayacağını söyledi. Çan çalma eyleminin, soykırımın yaşandığı topraklar dışında her yerde yapılıyor olmasının sizce de anlattığı bir şey yok mu?
 
24 Nisan tarihinin yaklaşmasıyla birlikte siyasi hareketlilik giderek artıyor. Bu hareketliliğin en güncel örneklerinden biri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünyanın her yerinde soykırım iddialarına dayalı kampanyalarla, Türkiye düşmanlığını geniş toplum kesimlerine aşılamaya çalışan” Ermeni Diasporası söylemiydi. Devamını da kısaca hatırlayalım: "Anadolu’da Ermenilerin gördüğü kadar Ermenilerden zarar gören yüz binlerce insan vardır. Ey Ermeni Diasporası, ey Ermenistan yönetimi, gelin, buyurun bizim arşivlerimiz, belgeler burada, bizim şu anda yüz binlerce, milyonu aşmış tasnifi yapılmış belgemiz var. Senin ne kadar belgen var?”
 
Bir halkın yaşadığı topraklardan topyekûn silinmiş olması gerçeği, harabeye dönmüş kilise, okul, ev, konak, kurumuş bağ bahçelerle ve elli bin kişilik bir topluma inmiş nüfusuyla bu kadar aşikârken, neyin belgesinin ve nasıl bir üslupla kimden talep edildiği sorusu, havada asılı kalıyor. Yanıtını kendi içinde veren bir soru bu; devletin resmî politikasında hiçbir şey değişmiyor.
 
Söz, şu meşhur ‘lobi’lere geldiğinde de söylem buyurgan: “Ülkeleri dolaşıp oralara biraz da şöyle para yedirmek suretiyle, oralarda lobiler oluşturmak suretiyle, ahlaki olmayan yollara tevessül etmek suretiyle, Türkiye’nin aleyhine yapacağınız kampanyalardan bir şey kazanamazsınız. Bu kampanyaların nasıl sürdürüldüğünü biz çok iyi biliyoruz.”
 
İlle lobiden bahsedilecekse, inkâr politikalarının sürdürülmesi için bizzat devlet tarafından ayrılan harcırahı ve kurulan çalışma gruplarını hatırlatmak icap eder. Yoksa siyasi ve hukuki düzlemde talep edilen adaleti ‘ahlaki’ bulmamak, olsa olsa söylem sahibinin tutumunu sorguya açar.
 
Tam bu tablonun ortasına, kamuoyunun Surp Pırgiç Vakfı ve VADİP Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun açıklamalarıyla haberdar olduğu iki deklarasyonu da koyalım. AKP’nin 12 yıl boyunca azınlık toplumlarına yönelik icraatlarını değerlendiren ilk deklarasyonun temeli, 11 Şubat’ta Başbakan Davutoğlu azınlık vakıf ve dernek temsilcileriyle yaptığı görüşmede atılmış. Cemaat Vakıfları Temsilcisi Toros Alcan süreci şöyle anlattı:  “Toplantıda söz alan katılımcılar bazı eleştirilerde bulunmakla birlikte, konuşmaların genelinde iyiye giden bir tablo ortaya kondu ve bunun üzerine Başbakan, ‘Burada söylediklerinizi ara ara yazsanız fena mı olur... Bunu sakın bir baskı olarak algılamayın ama bazen bizim bunlara ihtiyacımız oluyor’ dedi. Toplantının ardından eleştiriler de dahil olmak üzere böyle bir yazı olsa ve çok dilli olarak yayımlansa, diye bir düşünce ortaya çıktı.”
 
Eşit vatandaşlık ilkesi üzerinden bakıldığında, azınlık vakıflarının gasp edilen mülklerinin kısmi iadesi, bunca zaman çiğnenen en temel hakların bir nebze telafisinden ibarettir. Bunca zaman hiçbir şey yapılmaması, atılan tek bir adımı bile gökteki yıldız gibi parlatıyorsa, bu koca Cumhuriyet tarihinin ayıbıdır.
 
24 Nisan’da ‘Türkiye Ermenilerinin sözü’ olmak üzere, kurumların imzasıyla yayımlanması öngörülen deklarasyonun hikâyesi daha da vahim. Şirinoğlu, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde kendilerinden 24 Nisan için destek istediğini ve bu konuda bir metin hazırlama düşüncesinin daha önceden de söz konusu olduğunu ifade etti. Böyle bir bildirinin çok hassas dengeler gözetmesi gerektiğini düşündüğü için metni bir danışmanı vasıtasıyla Cumhurbaşkanı’nın dikkatine sunduğunu belirten Şirinoğlu, buradan gelecek yanıtı beklediği için deklarasyonu bu toplantıda açıklamadığını söyledi.
 
Yani hâlihazırda Cumhurbaşkanı’nın danışmanına sunulmuş bir ‘Türkiye Ermenilerinin sözü’ var. Devletin yüz yıldır kendi sözünü söylemediği bir ülkede, cürmün doğrudan mağduru bir halkın torunlarının neden bir şey demeleri gerektiğini gerçekten anlayamıyorum. Keza, kimin ne salahiyetle böyle bir toplu temsile soyunabileceğini de aklım almıyor.
 
Bütün bu gelişmelerin üzerine birkaç küçük not daha gelsin de tablo tamamlansın. Patrik Vekili Ateşyan, tüm dünyada, Ermeni kiliselerinin 23 Nisan günü saat 19.15’te, 100 kere çan çalınarak yapılacak eylemin, İstanbul’da yapılmayacağını söyledi. Çan çalma eyleminin, soykırımın yaşandığı topraklar dışında her yerde yapılıyor olmasının sizce de anlattığı bir şey yok mu? Hele de eşzamanlı olarak 4 Mart’ta Bakırköy Dzınunt Surp Asdvadzadzni Ermeni Kilisesi’nin duvarına “Hepiniz Ermeni olsanız ne yazar, birimiz Ogün Samast olduktan sonra” cümlesi yazılıyor ve ifadenin sosyal medyada geniş tepki görmesinin ardından, ertesi gün aynı duvarda “Kutlu yıl 1915” yazısı beliriyorsa…
 
Hamasi söylemlerin, nefret söylemli sloganların arka planında, çalınamayan anma çanları ve deklarasyon yazma ihtiyacı, kendi adına konuşur. Hakikati bulmak içinse suskunluk ve satır aralarına bakmak yeter.
 
Sahi, 1915’te ne olmuştu? 

Etiketler:
Nefret