07/03/2008 | Yazar: Kaos GL

‘Yazımı Kaos GL’ye yollayacağım, bu sefer kesin yollayacağım ama diğer yazılarıma yaptığım gibi

Kaos GL | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kaos GL
‘Yazımı Kaos GL’ye yollayacağım, bu sefer kesin yollayacağım ama diğer yazılarıma yaptığım gibi haksızlık etmeden, yazıp yazıp sonra yollamadan, yırtıp atmadan, bu yazımı bu sefer kesin yollayacağım. Evet kesin.’ Leyla Han ilk yazısıyla ‘merhaba’ diyor.

‘Limonlu çayın en güzel tarafı, dibidir’ diyorum, bardağımda kalan son yudumu içmeme izin vermeden, fincanımı almaya çalışan servis personeline. Yüzüme biraz şaşkın bakıyor, ama sevimli bence. Eski servis personeli ayrılmış, bu sevimli eleman yeni girmiş işe. (Bazen defterime yazı yazarken, bilgisayarda yazdığım zaman kullandığım yazı karakterlerini hiç farkında olmadan kullandığımı fark ettim. :-) ya da @ gibi – demek ki bilgisayarda daha çok yazı yazar olmuşum gene farkında ol(a)madan, eski dostum defterimle daha fazla ilgilenmeliyim, şu an hissediyorum da yapraklarının kokusu bile bir başka, kâğıdın çizgisini seveyim.)

Geldiğimden beri ‘Türkçe şarkı çalar mısınız? Mümkünse Sezen Aksu lütfen’ deyip duruyorum personele. Saat 17.00’den beri ne kadar ne kadar anlamsız remiks parça varsa dinledim ve ağlama hislerim ‘elveda’ diyerek kaçtılar. Sahi, ben buraya neden gelmiştim? Ayaklarım beni buraya neden getirmişti ki? Oysa ben ağlamam ve yazmam gelince Moda’ya (eski) Bomontiye çıkar, o pis camları olan, kırık masalı, tahta sandalyeli yerde; emekli yaşlı çayzânenleri izlerdim. (‘Çayzânen de ne demek’ diye soranları duyar gibiyim. Valla ben de bilmiyorum, şu an uydurdum. Sanırım ‘çok çay içen kişi’ demek.) Günün 24 saati adeta orada ölümü bekleyerek, çay ve sigara içerek aksıran, tıksıran ve öksüren; yaşamının adeta son dakikalarıymışçasına, sigarayı iştahla, çayı açlıkla içlerine çeken o adamcıkları izlerdim.

(Bir gün herkesin, hepimizin olacağı hal bu iken; o an gördüğüm denizdeki dalgalanmalar bile kıpırtısında anlamını yitiriyordu. Bu nedenle miydi tüm bu kavgalar, felaketler, açlıklar ve yoksulluklar? İnsanın insana dar ettiği bu dünyanın zulümle, kanla beslenen kralları sanki hiç öksürmeyecekti aksırmayacaktı, tıksırmayacaktı ve prostat olmayacaktı?)

Velhasıl kelâm; o tuhaf ter, sidik kokulu ve ucuz peçeteleri ve hamam böcekli tost makinesiyle beni karşılayan çay ocağı-kahvehane karışımı mekâna doğru koşardım. Yıllarca bu böyle sürdü gitti. Ne zaman ağlamam ve yazmam gelse oraya gittim. Şimdi buradaydım ama! Bu mekânın ‘bizden’ olması, beni ‘mekândan’ yapmaya yetiyor muydu bakalım? Ya da ruh halime bağlıydı bu sanırım. Çalınan müziklerde, gelenlerde (özellikle yeni nesil) benden değildi; içi boş, dışı hoştu sanki. Ya da bugün benim içim boşalmıştı, ya da ağzına kadar tıka basa dolmuştum ki, artık yeni bir şeyleri kabul edecek yer kalmamıştı.

Bu bir orta yaş biseksüel kadın kuşak çatışması mıydı acaba? 36 yaşında ev hanımı, heteroseksüel, dindar, kendini çoluk çocuğuna adamış bir kadın olsaydım da, gene bu kuşak reddetmesini ve çelişkilerini yaşayacak mıydım? Evet yaşayacaktım.

36 yaşında, çalışan, biseksüel, ateist, kendini topluma adamış :-) bir kadında, 36 yaşında çalışan, lezbiyen, Budist, kendini sevgilisine adamış bir kadında yaşayacaktı ve yaşıyor. ‘normaldir o zaman’ diyorum. Kendimi mahallede, kapı önlerinde oturup çekirdek çitleyen kadınlar ya da kahvelere doluşup çok çay-sigara içen ihtiyar adamlar gibi hissedip gülüyorum. (Ki bunların tek yaptığı bozulan yeni nesil hakkında atıp-tutmaktır ya hani.)

Neyse ya; hani ben ağlayacaktım? Bu kadar bastırdıktan sonra dur bakalım nerede ve ne zaman patlayacağım? Mekânda çalan club müziklerinin baskısı altında yazı yazmak ve hatta düşünceleri toparlayıp kâğıda dökmek hayli zorlaşıyor.

‘Bizim zamanımızda…’ diye başlayan cümleler kurmaktan ne kadar nefret ediyorsam da, şimdi bu cümleye böyle başlamak gerekiyor belki de. (Yazımı Kaos GL’ye yollayacağım, bu sefer kesin yollayacağım ama diğer yazılarıma yaptığım gibi haksızlık etmeden, yazıp yazıp sonra yollamadan, yırtıp atmadan, bu yazımı bu sefer kesin yollayacağım. Evet kesin. Yollayacağım zaman da düşünüyorum: ‘Bilmem kaç daktilo vuruşunu geçmeyecek ve A4 kâğıdına sığacak’ gibi kriterleri var mı acaba? Bu benim yollayacağım ilkyazı olacak. Üzerinde oynama yaparlar mı? Bazı bölümlerini çıkartıp, kısaltırlar mı? Birden bu düşünceler kafama üşüşüveriyor.-Özgür kalemler susturulamaz! Kahrolsun sansürcü zihniyet. :-) )

Bütün bunları düşününce birden yazımın kendi içinde bir bütünlük arz etmediğini, daldan dala (Kaynana Semranım gibi :-)) atladığımı ve bu kadar yazmış olmama rağmen halen anlatmak istediklerimle ilgili olarak tek satır bile yazmamış olduğumu hayretle fark ediverdim. (Şimdi yazıyı okuyan editör ne yapsın ki bu durumda? Bu satırlara kadar sabrettiyse ‘Bravo kendisine’ diyorum-başka da bir şey demiyorum. :-) ) Bu tarz düşününce şevkim kırıldı birden. Sonra sevgili Yasemin Öz ün ‘yazılarını gönder’ türündeki destekleyici mesajları aklıma gelince, kolumun deposu benzinle dolmuş gibi yeniden yazmaya başladım. (Bu müzik beni delirtmeden gitsem mi acaba? Ay saatler oldu halen buradayım yahu. Demek ki bu yolun yarısındaki kadın, bu genç, taptaze mekanda alemlere ve ortamlara akarken, kendine ait bir şeyler yakalıyor havada ve tutuyor elinde sıkıca, bırakmıyor ve kalıyor. :-) )

Defterimde 3. sayfaya geldim ve hala biseksüellerin sorunlarına ilişkin tek bir kelime bile yazmadım (Allahım yoksa bu yazımın sonu da Ümraniye çöplüğü mü olacak? :-) ) Belki de içinde bulunduğum ruh halini kâğıda dökmek, dertleşmek ve biraz da tanışmak gibi oldu bu satırlar. (Zaten kendimi anlatma konusunda engelli bir yaratık pozisyonundayım.)

En azından şunu biliyorum şimdi; (hani var ya meşhur düstur; söz uçar yazı kalır meselesi :-) ) bu satırlarım sandığımın naftalin kokulu havlularının arasında sararıp solmayacak. :-) Torunlarımın bu satırları gururla okuyup, içinde bulundukları şartlardan övünerek bahsedecekleri bir rahat ülke bırakmış olabilmeyi umuyorum onlara. Çünkü bu halen devam eden büyük büyük mücadelelerin sonucunda, süzülerek gelen ve ortaya çıkan bu derginin kadrini kıymetini bilmek, katkı koymak, omuz vermek, bir tuz tanesi olmak; bir nevi tarih duvarına bir çentik atmak gibidir. Ve o çentikler ne kadar çoğalırsa, tarih sayfalarında ki ‘kendimiz’ olarak yerimiz, o derece sağlam olacaktır.

Editör bu yazıyı sinirinden yırtıp atmadan nokta koysam iyi olacak. :-) NOKTA

Sevgilerle MERHABA ilk defa..

Dik Durun, Bi Şey Olmaz Leyla :-)

07.02.2008, Perşembe




Etiketler:
Nefret