26/02/2009 | Yazar: Kemal Ördek

‘Tüm diller masum, güzel ve günahsızdır...’*   Yıl, 1991.

Kemal Ördek | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kemal Ördek
‘Tüm diller masum, güzel ve günahsızdır...’*
 
Yıl, 1991. Meclis kürsüsünde HEP milletvekili Leyla Zana, ‘halkların kardeşliği adına’ Kürtçe yemin ederek bir ilke imza attı.
 
Yıl 2009. DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Meclis grup toplantısında, Dünya Anadili Günü’nü işaret edip, ‘Kürtçe serbest mi, değil mi görmek istiyoruz,’ diyerek konuşmasına Kürtçe devam etti.
 
Aradan geçen neredeyse yirmi yılda, çok az şey değişmiş. Devletin inkarcı ve ikiyüzlü tavrı devam ediyor. 1991’de ‘devletin bölünmez bütünlüğü’ne saldırı gerekçesiyle Leyla Zana hapse atılırken, 2009’da Ahmet Türk’ün konuşması sırasında TRT 3 yayını aniden kesiliyor. Gerekçe olarak, Anayasa’nın 3. maddesinde yer alan ‘Resmi dil Türkçe’dir’ maddesi ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 81. maddesi gösterildi. Tercüme edersek, ‘bölücü’ propagandaya karşı ‘önlem’ alındı.
 
Siyasi Partiler Kanunu’nun 81. maddesi, ‘Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi’ başlığını taşır. Maddeye göre siyasi partiler, ‘Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanamazlar...’
 
Kanun maddesi, neresinden tutsak elimizde kalacak cinsten. Öncelikle bu kanun, ‘azınlık yaratılması’na karşı güvence olarak sunuluyor. Benim bildiğim, azınlıklar yaratılmaz; zaten varsa vardırlar. Yani şimdi, Ahmet Türk, Kürt azınlığı mı yaratmaya çalışıyor? Benim bildiğim Kürtler her zaman vardılar ve her zaman Kürtçe konuştular. Var olan bir şeyin tekrardan yaratılacağı korkusuna kapılmak ve buna karşı yasaklar koymak sizce de komik değil mi?
 
Ayrıca, 81. madde, Anayasa’nın 10. maddesiyle çelişir niteliktedir. ‘Kanun Önünde Eşitlik’ başlığını taşıyan madde, ‘Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun  önünde eşittir,’ der. Yani, Kürtler kendi anadilleri Kürtçe ile faaliyet yürütemeyecekler; diğer yandan biz, herkesin kanun önünde eşit olduğuna inanacağız, öyle mi? Bu, en basit ifadesiyle saflıktır.
 
Uygulanan yasak, Türkiye’nin imza attığı uluslararası anlaşma ve sözleşmelere de aykırıdır. BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok uluslararası hukuk metninde, herkesin ayrım gözetmeksizin kendi anadilinde eğitim görebileceği, her türlü faaliyeti kendi dilini kullanarak gerçekleştirebileceğine dair açık hükümler vardır. Gerçi, henüz kendi kurucu anlaşması olan Lozan’daki hükümleri uygulamaktan aciz bir ülkenin, daha geniş haklar sunan diğer metinleri uygulamasını bekleyemeyiz, değil mi?..
 
Ahmet Türk’e getirilen eleştiriler hep devletin kanunlarına uymadığı gerekçesiyle ortaya kondu. Açık olalım, önemli olan kıstas, devletin yasalarının ne dediği değil, nasıl olması gerektiğidir. Eğer her yasağı sorgusuz sualsiz kabul edecek olursak, demokrasi diye bir şeyden bahsedemeyiz.
 
Bu durumda, eğer TRT 3, Siyasi Partiler Kanunu’nu gerekçe gösterip yayını bir skandala imza atarak kesiyorsa, buna karşı geliştirilecek tavır, ‘Yasalar karşısında boynumuz kıldan incedir,’ gibi itaatkar ve pasif bir tutum değil; aksine, bu yasakçı zihniyetin değişmesi için mücadele etmek olmalıdır.
 
Bütün bu gelişmeler karşısında Başbakan, ‘Meclis içtüzüğünün ‘Resmi dil Türkçe’dir,’ hükmünü delerek şov yapmaya kalkışanlar var’ diyerek, Ahmet Türk’ü eleştirdi. Başbakan’ın bu sözleri, TRT 6’yı savunurken söyledikleri konusundaki samimiyetsizliğini gözler önüne seriyor. Bir yandan Diyarbakır’da Kürtçe konuşacaksın, diğer yandan TRT 6’yı savunacaksın, sonra da Meclis çatısı altında Kürtçe konuşamazsın diyeceksin. Merak ediyorum, acaba Başbakan Meclis’in halkın kendi iradesini gösterdiği kurum olduğunun farkında mı?
 
Meydanlarda seçim hamlesi olarak Kürtçe bir iki söz eden Başbakan, bir Kürt’ün meclis çatısı altında Kürtçe konuşmasını sakıncalı buluyor. TRT 6’da yirmi dört saat Kürtçe yayın yapılırken, TRT 3 meclisteki bir parti sözcüsünün Kürtçe konuşmasını yayınlamıyor.
 
Bu durumda insan, ‘Birileri bizimle dalga mı geçiyor?’ diye sormadan edemiyor. Sanırım, Başbakan ve hükümeti, halkların en kutsal varlıklarından olan dillerini de, beyaz eşya, kömür gibi seçim yatırımı olarak dağıtabileceğini düşünüyor. ‘Siz yeter ki bize oy verin; biz gerekirse sizin yerinize Kürtçe de konuşur, kanal da açarız. Ama, sakın ha, siz Kürtler Kürtçe konuşmayın, kanallarınızı açmayın,’ demek istiyor Başbakan. Kendisi, özgürce Kürtçe kelam ederken, Türk’ün yasaklanmasını başka nasıl açıklayabiliriz?
 
Sayın Başbakan, dili ‘sadaka’ olarak dağıtamazsınız. Asıl önemli olan, sizin Kürtçe’yi rahatça konuşmanız değil, Kürtlerin bu özgürlüğe sahip olmalarıdır. İşte bu sebeple, Kürtçe anayasal güvence altına alınmalıdır.
 
* DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk'ün, 25 Şubat’ta Meclis'teki grup toplantısında yaptığı Kürtçe konuşma’dan. 


Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret