18/06/2015 | Yazar: Karin Karakaşlı

Devlet, vatandaşının hayatına Dingo’nun ahırı gibi dalıyor. Burası halen hesap verilmeden insanların öldürülebildiği bir ülke.

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı
Dilin en güzel halidir deyimler. En çevrilemeyen halidir de aynı zamanda. Çünkü bir deyim, aslında belli bir coğrafya ve kültürün ifadesidir; orada sürdürülen hayatın, üretilen değerlerin en yalın göstergesidir. Hem de mizah içerir, çünkü deyimler sıklıkla insanın zaaflarını, meyyal olduğu kötülüğün boyutlarını gösterir, eleştirir.
 
Hayat dediğimde bu ara dilimin ucuna sadece ‘Dingo’nun ahırı’ geliyor. Aslında epeydir var bu his, zira zaten çok uzun süredir iktidar ve dahi devlet, sıradan insanın küçük hayatının orta yerine dalıyor. Bu hoyratlığı, bu müdanaasızlığı anlatmak için daha uygun bir söz bulamıyorum.
 
Deyimin, NTV Tarih’in 38. sayısında yer alan hikâyesi hayli ilginç:
 
“İstanbul’da 1871’den itibaren hizmete giren ilk atlı tramvaylar şehrin yokuş bölgelerinde tek, eğimli olmayan yollarında ise çift katlı olarak hizmet veriyordu. Tramvaylara çift at koşulur, ağır vagonlar yokuş başına geldiğinde civarda bekletilen bir çift at daha bağlanır, meyilli hat böylelikle aşılırdı. Tramvaylara koşulan atların bulunduğu ahır, Taksim civarında Dersaadet tramvay şirketine aitti. Ahır kâhyası, Dingo isimli ihtiyar bir Rum’du. İçkiye düşkün olan Dingo ağa sık sık ahırı terk edip meyhanelere gider, sızana kadar içer ve işinin başına ancak ertesi gün gelebilirdi. Vagonlara at tedarik etmekle görevli seyisler bu yüzden ahıra diledikleri gibi girip çıkar, yedeğe alınmış yorgun atları yemlenmeye bırakır, dinlenmiş olanları ise yokuş tırmanacak vagonlara bağlamak üzere alırdı. Bu durum İstanbullular arasında kısa sürede yayılmış ve Dingo Ağa’nın ahırının benzeri, gireni çıkanı belli olmayan yerler için ‘Ne bu, Dingo’nun ahırı mı?’ deyimi böylece türemiştir.”
 
Devlet, vatandaşının hayatına Dingo’nun ahırı gibi dalıyor. Burası halen hesap verilmeden insanların öldürülebildiği bir ülke. İş ki öldürdüğünüz, devlet onaylı olsun. Katliamlara meşru zemin gırla, o ki hiçbirinin hiçbir vakit hesabı verilmemiş. Kadının bedeni üzerinde karar alma özgürlüğü, haber alma hürriyeti, tepki verme hakkı, iktidarın yolsuzluklarından hesap sorma ihtiyacı, adalet, hukuk bunların hepsi öyle bir ihlal ediliyor ki, kendi doğrularını korumak için varlık mücadelesi vermekle geçiyor günlük hayat. Nedeni basit: Resmî makbullerden değilsen, düzene bir yerinden muhalif kalmışsan, senin hayatına da Dingo’nun ahırı gibi dalarlar.
 
Farklı, özerk, sıcak seslere tahammülsüzlük aynı. O yüzden, tam da bu noktada sözü Sevgi Soysal almalı. 12 Mart döneminde yolu iki kez cezaevinden geçen, her dönemin muhalifi Sevgi Soysal, muktedirleri, mizah zekâsı ve gerek ataerkil, muhafazakâr düzenin gerekse sol hareketin yaklaşımını sorgulayarak ortaya koyduğu yeni bir kadınlık haliyle sarsmıştı. Misal, tutukluların kitapları toplatılınca, eşi Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal’ın iki çuval ağırlığındaki hukuk kitabıyla başbaşa bırakılıp “Bunları burdan derhal götürün” emrini alan Sevgi Soysal’ın birkaç satırda çiziverdiği tablo, ülkenin tamamını tutukevi kılan düzene aynı anda ağlayan göz ile gülümseyen dudaktır: “Zaman ricalar ve dert anlatmaların anlamsız kaçtığı, hem de içten gelmediği zamandı. Ses etmedim. Mamak tepesinden aşağıya kadar iki çuvalı sürükledim. Ankara’nın dondurucu soğuğunu duymayacak kadar ısındım bu arada, fena mı? Sonra anayolda, bir atlı araba durdurdum. İki çuval kitabı şaşkın arabacıyla birlikte yükledim. Sonra öyle, Anayasa ve hukuk kitapları yüklenmiş sucu arabasıyla geldim şehre. Böyleydi bu, buydu Anayasa ve hukuk, hürriyetin sözü mü olur?”
 
Olmuyor, hâlâ ve ısrarla anayasa ve hukuk, hürriyetin sözü olmuyor. Oysa o söz için mücadele edenler hiç azalmadı. Ödetilen bedelin de hiç azalmadığı gibi. Bugünler, yüzde on denen o utanç barajının yıkılışını da gördü. HDP’nin gerçek anlamda bir muhalif hareket kimliğiyle, farklı kesimlerin sesini, talebini, beklentisini, umudunu kapsayabildiğini de gördü. Beri yanda Tel Abyad’ı (Girê Spî) IŞİD’den temizleyen YPG, Cizire ve Kobanê’yi ve bu iki kanton özelinde Kürdistan’ın parçalarını biraz daha birleştirmiş oldu. Gün geçmiyor ki zulmü ve işkenceyi keyif unsuruna dönüştüren, sıfatlar ve tanımlar ötesi IŞİD militanlarının elini kolunu sallaya sallaya Türkiye sınırından girip çıktığına dair haberler yayılmasın. Ülkenin kimler için Dingo’nun ahırına döndüğü, aynı zamanda hangi safta durulduğunun da göstergesi.
 
Absürt tiyatronun en müthiş oyunlarından, Samuel Beckett’in ‘Godot’yu Beklerken’inde sonu gelmeyen ve anlamsızlığı daha başından belli olan bir bekleyiş anlatılır. Oyunun iki kahramanı Didi ve Gogo, bir türlü gelmek bilmeyen Godot’yu bekler. Bekleyişlerinde sorgulama yoktur, duygulanım da yoktur. Kendi bekleyişlerinin içinde kaybolurlar. Çağdaş zamanlarda erkin bireye dayattığı aptallaştırıcı tahakkümün hikâyesidir bu.
 
O yüzden, derim ki, Godot’yu değil Dingo’yu bekleyelim. Varsın sarhoş olsun, bu saçmalıkları durdurmaya gelecek olan her birimizin içindeki Dingo’dur. Çünkü Dingo unuttuğunu anımsar, ardında bıraktığına geri gelir. 

Etiketler:
Nefret