25/03/2011 | Yazar: Fevzi Özlüer

Doğanın “mükemmel bir tasarım” olduğu iması, ardında pek çok siyasal-ideolojik söylemi barındırır.

Fevzi Özlüer | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Fevzi Özlüer
Doğanın “mükemmel bir tasarım” olduğu iması, ardında pek çok siyasal-ideolojik söylemi barındırır. Bu mükemmel tasarım, öylesine bir hiyerarşi içinde kendisini inşa etmiştir ki, ona yapılan her iradi müdahale tasarımın dengesini bozacağı gibi aynı zamanda kıyametin ya da yok oluşun da yaklaştığının işaretini verir. Bu teleolojik söylem, modernist siyasal sistemlerin içinde pratik karşılığını da bulur. Doğanın dengesi içinde, güçlüler hayatta kalır ve güçsüzler yok olur. Liberalizmin fikri temelleri bir yönüyle buradan beslenir. Doğanın hiyerarşisi içinde, ari topluluklar günümüze kadar gelmiştir; onların yaratıcılığı insanlığın diğer türler arasında üstünlüğünü pekiştirmiştir. Bu düşünce de faşizmi beslemiştir. Diğer yandan ise muhafazakâr düşünce içinde, doğanın dengesi iki cins ekseninde kurulmuştur; bu cinslerin uyumu ile temel dürtü ilerleme, büyüme ve soyunun devamını sağlama haline geliverir. Doğa adına konuşma tahakkümüne sahip olmak demek, toplumun da yeniden tasarlanmasının kapısını açar. Bu tür toplumsal mühendislik projelerinin ardında, her zaman belli bir “doğa algısı” vardır. Bu algı da doğanın “mükemmel bir tasarım” olduğuna yönelik inayet ve modernist bakış açısıdır. Bu bakış açısı, kendi meşruiyet zeminini tasarlarken kimi zaman modern bilimlere, kimi zaman dine, kimi zaman da ekoloji düşüncesinin derin kanadına sarılır. Ancak bu üçünün ortak harmanlandığı nokta ise, toplumu değiştirmek için, “doğal denge” olarak işaretlenen noktanın sözünü söyleme kudretini ele alabilme gerekliliğidir.
 
Peki, “doğanın dengesi”ni bozan şey nedir? Ona iradi müdahalelerde bulunmak mı? Yoksa iradi müdahaleleri bir siyasal eğilim haline getirmek mi? Liberalizm, faşizm ve muhafazakârlığın ekolojisine baktığımızda, her türlü iradi eylemin doğa dışına itilmesi ve kriminalize edilmesinde ki ortak söylem, örgütlü iradi eylemin/praksisin bozucu yönüdür. Toplum mühendisliği, kendi aklı, kurgusu ya da refere ettiği akıl dışında bir doğa algısına tahammül edemez. Bu tahammülsüzlüğün en net ortaya çıktığı iki alan vardır. Bu alanlardan biri, hiyarşiye dayalı kurdukları “doğa sistemi” içinde iki cinsin olduğu söylemi; diğeri ise yoksullar ile zenginler arasındaki dengenin doğal olduğu söylemidir. Bu dengeyi bozacak veya doğanın dengesinin verili olduğunu söyleyecek her türlü görüş/praksis, faşizan yaptırımla karşılık bulabilecektir. Doğal olanın nirengi noktası oluşturulduktan sonra, toplumsal olanı erkek, doğal olanı ise dişi olarak kodlayan söylemlerle, doğada da temel olarak iki cinsiyet olduğunda ısrar etmek ve bunun dışındaki her türlü farklılaşmayı sapkınlık olarak kodlamak kolaylaşacaktır. Hele ki elinizin altında “sodom ve gomorra” varsa, işiniz daha rahattır.
 
İşte Bülent Şahin Erdeğer bu kodlamalar almaşığı içinden bize sesleniyor: “Doğal düzenin ahenginde ikili bir yapı bulunmaktadır. Bu açıdan çiftli dengeler halinde işleyen ekolojik yapıda karşı cinslerin etkileşimi doğal iken; eşcinslerin cinsel birlikteliği eğilimi, doğal-dışı ve özürlü bir durumdur. Eşcinsellik realitesi, bir hastalık ve doğal düzeninin işlerliğindeki bir sancı olarak değerlendirilmelidir.” Eşcinselliği hastalıklı konuma getirmek için referans noktası kabul edilen düzlem, ekojik yapının iki cinsiyet temeline dayalı olarak kurulduğudur. Temel olarak da bu iki cinsiyet temelinin doğal olarak veri sayılmasıdır. Peki sahiden ekolojik sistemleri, salt bir üreme sistematiğine ve iki cins temeline indirgemek mümkün müdür? Eğer ki doğanın tasarlanmış olduğuna inanıyor olsak bile, bu ifade, sadece ve sadece belli bir toplum mühendisliği bakış açısının kendini evrenselleştirmeye yönelik çabası olarak görmek gerekir. Yoksa doğanın evrimsel ilerleme ve gerilemesini ve almaşık türler arasındaki geçiş, kopuş ve süreklilikleri keskin hatlarla belirlenmiş bir biyolojik zemine hapsederek, doğa olanı anlamayı bırakın, mükemmelleştiremezsiniz bile. Tabi sizin mükemmeliniz, paketlenmiş kutular içinde türleri, cinsleri ve ırkları sistematize etmek ise durum başka… Bu formlar arasında geçişi, dönüşümü veya çatışmayı görmediğimiz zaman, cinslerin bir spiral gibi çoğullandığını kavramak mümkün olmaz. Bunu göremediğimizde de kadın ve erkeğin bir de bunlar dışındaki ötekiler alanını görebiliriz. Tam da bir yönüyle, modern insan hakları öğretisi de bunu yapmıyor mu? Üçüncü cins tezine sıkışmış ideoloji formları ya da…
 
İşte tam da aynı noktadan “tez”ini derinleştiriyor Bülent Şahin Erdeğer: “Tıpkı bunun gibi Kur’an’a göre cinsellik de doğal bir belirlenim olduğundan, erkek-egemen ya da feminist kimlik tanımlamaları gerçekdışıdır, kurgusaldır ve meşru değildir.” Bu sefer dayanak noktası Kur’an oluyor. Doğal belirlenime kutsal bir dayanak da bulunduktan sonra, meşru olan ve kurgusal olanın da tasarlanması için yol alınmış olunuyor. Cinsellik toplumsal, siyasal ve biyolojik bir harmanlanmanın ürünü olarak kabul edilemez artık. Buradan hareketle de biyolojik olan, toplumsal olana ikame edilir. Tam da toplumsal olanın söylem düzeyinden hareket edilerek, toplumsal hiyerarşik düşünme biçimi önce “doğal” olan hale getirilir, sonra kutsal bir referans noktasıyla süslenir, daha sonra da doğadan dolayımlanarak yeniden toplumsal hale getirilir. İşte bu üçleme sayesindedir ki doğa üzerine söz söyleme kudretini ele alan irade aynı zamanda cinsiyetin mevsimini de belirler.
 
Buradan hareket ederek de doğal olmayanın bir hak olarak tanınmayacağına yönelik meşruiyet zemini yaratılır. Erdeğer’e göre “Hiçbir doğal-dışı realitenin irademizle teşvik edilmesi veya beslenmesi insanî hak içine giremez. Aksine bu, insanın doğasına ve toplumsal düzene yapılmış bir saldırıdır.” Hatta daha ileri gidilir; bu doğal-dışı realite -yani politik hareketin kendisi- toplumsal düzene yapılmış bir saldırı olarak görülür. Bu “erdemsiz tutum” karşısında çözüm ise şudur: Erdeğer için “Ekolojik sisteme ayak uydurduğumuz ve ahlakî erdemleri ön plana çıkarttığımız sürece, hastalıklara da şifa aramaya devam etmiş olacağız. Ama hastalığa hastalık dediğimiz sürece…” Tabii eşcinsellik cennetten kovulduktan sonra, hak olarak korunmasının önüne doğal engeller örmek de mümkün hale gelmiştir. Ancak burada bırakmak yetmez! Bu hastalığı teşhis ettikten sonra, tedavi için de bir yordam oluşturmak gerekir; toplum mühendisliği bunu gerektirir. Tedavi ise şudur: “Bundan dolayı Lut Peygamber’in mesajı, Sodom-Gomorra örneğinde olduğu gibi, irade kullanılarak teşvik edilen eşcinsellik engellenmelidir. Toplumsal ve ekolojik düzeni iradeli biçimde temelden sarsan “eşcinsel militarizmi”ne karşı geliştirilecek önlemler ile bireysel kimlik bunalımlarına geliştirilecek çözüm yolları farklıdır.” Yedi tekmil birden doğal olanı ele geçiren modernist muhafazakâr akıl, toplumsal ve siyasal bir hareketi de kriminalize edebilecek düzlemi bulabilmiştir.
 
O halde tekrar en başa dönecek olursak, “doğa olan”ı doğal bir denge düzeyine çeken muhafazakâr, liberal ve faşizan söylemler, aynı zamanda toplumsal mücadele alanından alternatif siyasal hareketleri ve onların bireylerini suçlu kılarak kovar. Tam da modern demokrasi algısına denk düşen bir türdeşleştirme biçimdir bu durum. Doğa olanla toplumsal olan arasındaki alt-üst edişte, ekoloji mücadelesinin yaptığı müdahaleyi bu anlamda doğru okumak gerekir. Doğayı verili sayan ve onun tarihsel görünümünü okuyamayan bir tür anakronizm ile türleri tek-tipleştiren bu bakış açısı karşısında doğa algımızı değiştirmek gerektiğini görmeliyiz. Doğayı özgürleştirmek, toplumsal olanla özgürleşmekle mümkündür. Bu nedenle de “doğal denge” referansıyla doğanın cinsiyetini arayan, Âdem ve Havva’yı kendi heteroseksist algısı içinde kurgulayan bir siyasal hiyerarşi; aynı zamanda doğanın da tahakküm altına alınmasının olanaklarını sağlamaktadır. Doğal olan aynı zamanda kıyameti getirecekse, bu pek tabii “doğanın yasası” haline de gelebilir ancak buna karar verme iradesini kutsallık halesi ile ele geçirenler, aynı zamanda iktidarı da en çıplak biçimde siyasal şiddete dönüştürebilenlerdir. Bu nedenle eko-sosyalistlerin mücadelesi ile LBGTT hareketinin, faşizme ve liberalizme karşı felsefi referanslarda ve politik düzlemde kesişme alanları yoğun bir zenginliği barındırmaktadır.
 
Kaynakça: Bülent Şahin Erdeğer, “İslami Perspektiften Eşcinsellik Olgusu”. http://www.aktuelpsikoloji.com/haber.php?haber_id=3303 ya da http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=8103


Etiketler: kültür sanat
Nefret