03/10/2013 | Yazar: Selçuk Candansayar

Bu yazı, karınca kararınca, reklam filminin tarihe mal olması, Türkiye’nin ne menem bir halde olduğunun belleklerde yer almasına katkıda bulunmak için yazıldı.

Selçuk Candansayar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Selçuk Candansayar

Türkiye gazetesinin ‘yeni’ reklam filmi hakkaten ‘film’ olmuş, hele de oyuncularıyla. İnsan ilk karşılaştığında bile çarpılıyor ve ‘tarihsel bir Şey’e’ tanık olduğunu ayrımsıyor.

Film, Türkiye’nin yakın geçmişi temasıyla düzenlenecek bir sanat sergisinde ‘video performans’ olarak sergilense yeridir; Duchamp’ın Pisuvar’ının tersten okunması, anlaşılmaması, kiçleşmesi gibi bir başlık da konsa tadından yenmez olur(!) Sosyolojiden iletişime, antropolojiden psikolojiye toplumbilimlerinin bütün disiplinlerinin seferber olup üzerine doktora tezi yapabilecekleri bir ‘şey’… Rasim Ozan Kütahyalı’nın Helin Avşar’la yaptığı röportajı aşan ve daha çukura indiren bir performans.

Hani seksenlerin fotoğraflarına bakıp, müziklerini dinleyince ‘Ya biz bu giysileri nasıl giymişiz, bu şarkıları nasıl dinlemişiz’ diye şaşırıp, kendinden utananlar oluyor ya; Alper Görmüş, Yıldıray Oğur, Melih Altınok, Ceren Kenar ve diğerleri üstelik çok yakın bir gelecekte reklam filmini seyrettiklerinde, benzer duygulara kapılırlarsa şaşırmamalı. Aynı hal İsmail Kapan içinde geçerli; yarın bu enteresan ‘füzyon’a olsa olsa sos yapıldığını farkettiğinde ne hissedecek acaba?

‘Şecaat arz ederken sirkatin söyler’ deyimi tam da böylesi halleri tanımlıyor işte. Reklamın metin yazarından yönetmenine, kurgusuna, görüntü akışına ve en çok da ‘oyuncularına’ kadar her anında, her sözünde bilinçdışı pörtleyip, ortalığa saçılmış. Seyrederken kokuyu hissediyorsunuz; hem acıma hem de tiksinme hissi uyandıran bir koku. Bilen bilir kurtlanmış yaralar vardır, irinli, öyle bir durum.

Sizin hiç mi kadın okurunuz yok; gazete okuyan ve çalışan kadın olamayacak mı bu ‘Yeni Türkiye’nizde’? Bu kadar mı kana susadınız ki, ekranda donan son görüntü ‘tek çözüm müdahale’ diyen savaşkan bir manşet oldu? Hayatın rastlantıları her zaman şaşırtıcıdır; Türkiye gazetesi ve İhlas Holding’in gönül bağıyla köprülendiği Hüseyin Hilmi Işık’ın zehirli gaz uzmanı olmasıyla gazetenin Suriye’ye savaş çağrısını kimyasal silahlarla gerekçelendirmesi ‘ilahi tesadüf’ değil de nedir?

Yeni Türkiye’nizin yeni erkek okurları ‘aman da ne kadar entelektüeller, öyle’! Su kaynakları için endişelenen tüpçü, G8 zirvesinden hoşnut olmayan kasap, FED faizlerini takip eden taksi şoförü, karbondioksit üretiminden haberdar tamirci, siyasetin kitabını okumuş berber, organik ürüncü yerel yönetimci garson; evet ya işte bu! İşte budur benim yeni ülkem; Kemalist seçkinlerin 80 yıl cahil bıraktığı ‘millet’ uyandı ve gemi azıya alıp çevreci, doğaya duyarlı, ekonomiden anlayan, girişimci eskiden sadece seçkinlerin mazhar olabildiği bilgileri yalamış yutmuş seçkinler oldu. Elitizmi ortadan kaldırmanın yolu toplumu bir bütün olarak seçkinleştirmek olmalı zaten...

Yazarlara da düşen bu bilgi kumkuması milletimizden fışkıran entelektüelliğe tanık olunca hislenmek! Milletimizin bu münevver erkeklerine ‘bu düzeylere gelmenizde benim de mütavazı katkılarım var’ gibi gibi bakmak. Çocuğunun başarısı karşısında gururlanan ebeveynin ‘çok uğraştım, çok bedel ödedim ama sonunda başarmasını sağladım’ yorgun kıvancı; breh breh breh…

Sokaktaki adamı böyle kuruyorsan gerçekte sokaktaki insana ne kadar tepeden baktığını; böylesi konuşamayanları ‘cahil sürüsü’ olarak gördüğünü; bu bilgilerden haberdar olmayanları Yeni Türkiye’de istemediğini de söylemiş olduğunun ayırtında bile değilmişsin, ne gam! Yeni Türkiye ancak sana benzeyen, senin gibi olanlardan mürekkep olmalı tabi. Başkaları, eğitimsizler, hayatın yakıcı gündelik dertleriyle boğuşanlar, kadınlar, diğerleri, ötekiler, ‘aşağıdakiler’, bilmeyenler olmamalı, ortalıkta da görünmemeliler.

Bu Yeni Türkiye, muhafazakâr, dindar insanların da pek öyle orta yerde olmalarını istemiyor, anlaşılan. Arıtma, saflaştırma, kurtarma anlamına gelen, Müslümanların en çok bildiği ayetlerden birinin adını kendine yakıştıran bir hareketin vardığı noktaya, geçirdiği değişime ne demeli? Hazin mi, gülünç mü? Yoksa zaten başka ne olacaktı ki, tencere tava pazarlamaktan toplu konuta ‘Ticaret ya Resulullah!’ şiarına uygun mu demeli.

Ama o yazar oyuncuların birbirlerini alkışladıkları sahne var ya, işte o bir ‘dekadans’ şahikası olan reklamın en manalı sekansı olmuş. Olup bitenin bir değişim değil, dönüşüm bile değil olsa olsa zavallıca bir çöküş, gerilemeden ibaret olduğunun tanıtı olarak taçlanmış. Ülkemize ve milletimize hayırlara vesile olsun.

Bu yazı, karınca kararınca, reklam filminin tarihe mal olması, Türkiye’nin ne menem bir halde olduğunun belleklerde yer almasına katkıda bulunmak için yazıldı. Oyuncuların isimleri de internet taramalarında arandıklarında haklarındaki bilgilere naçizane bir destek olsun diye geçirildi.

    


Etiketler:
Nefret