07/09/2010 | Yazar: Tanıl Bora

Perşembe-pazar arası, bağımsız, muhalif ve genç sosyal bilim platformu 'Karaburun Bilim Kongreleri'nin beşincisi yapıldı. Oturumlardan birinin konusu 'endüstriyel futbol'du.

Tanıl Bora | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Tanıl Bora

Perşembe-pazar arası, bağımsız, muhalif ve genç sosyal bilim platformu 'Karaburun Bilim Kongreleri'nin beşincisi yapıldı. Oturumlardan birinin konusu 'endüstriyel futbol'du. Klişeleşme tehlikesi arz eden bu terimle neyi kastettiğimizi gözden geçirme vesilesi. Bu arada, benim bu yazılar da onuncu yılını doldurdu

Simon Kuper’le Stefan Szymanski, ‘Futbolun Şifreleri’ kitabında (İthaki) Türkiye’nin futboldaki uyanışının şifresini şöyle tanımlıyorlar: ‘İtalyan savunmasını Alman çalışma ahlakıyla ve Hollanda’nın pas tekniğini Avrupa tarzıyla birleştirmeyi’ keşfetmek. Sonra da ekliyorlar: ‘Bazı Türkler buna yüzlerini buruşturarak Endüstriyel Futbol diyor.’

Doğrusu, o yüz buruşturucu Türklerin sayısı çok da fazla değil. Çoğunluk, endüstriyel futboldan razı. Üstelik, şu endüstrileşme denen şeyin konforlarından da pek istifade edememelerine, mesela stadlarda hâlâ insanca muamele görememelerine rağmen. Endüstriyel futbola kaş çatan azınlık, Adorno’nun ‘Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar’ sözünü şiâr yapan Karaburun Bilim Kongresinde bir sığınak buldu. Oturum başkanlığını bana lütfettikleri ‘Endüstriyel Futbol’ toplantısında iki akademisyen, iki futbol emekçisi konuşma yaptı. 

Sisteme kafa tutan yıldız
Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nden İsmail Topkaya, herkesin spor yapmasına öncelik veren politikaların tamamen unutulup, kapitalist rekabet-yarışma ideolojisinin spora hâkim hale gelmesinden yakındı. Eğitimci-yazar Rahşan İnal, dünya çapında artan sporcu seyyariyeti bağlamında, göçmen futbolcu emeğini sömüren mekanizmaları ele aldı. Yıldız futbolcu kimliğiyle profesyonel futbolun muktedirlerine ve ‘sistem’e kafa tutuşuyla bir sembol olan Metin Kurt, rekabet ideolojisinin, kapitalist ‘verim ve kapasite’ takıntısının hükmü altında, amatör sporun da deforme olduğunu anlattı. Sporculuk tamamen ‘Çağdaş gladyatörlük Düzeni’ne tabi idi. Oturumun sürprizi, faal bir futbolcu idi: Hürriyet’in bile ‘Marksist futbolcu’ diye andığı Bursasporlu Ivan Ergiç. Ergiç, fair-play’in ikiyüzlü bir pazarlama numarası değil gerçekten ‘oyun ilkesi’ olmasına verdiği önemi vurguladıktan sonra, medyadaki futbol imgesinin kapsamlı bir eleştirisini yaptı.

Peki, endüstriyel futbol deyince yüzümüz neye buruşuyor gerçekten? Sanırım iki şeye. Birisi, gayet açık, ticarileşme, metalaşma. Futbol ekonomisinin türev piyasalar gibi şişmesi, köşe gönderine bile sponsor bakınılır hale gelmesi. Eğlence endüstrisinin güçlü bir branşı olarak, algımızı kamaştırması, beynimizi yemesi. İkincisi, otantizm kaybı. Hem kendine mahsus tarihlerin, kimliklerin yitip gitmesi, en iyi ihtimalle ‘marka değerine’ tahvil olması. Hem bizzat oyundaki otantizm kaybı. Kazanmaya dönük faydacılığın ve hesapçılığın, harala gürele oyunun çocukça neşesini öldürmesi. Makineleşmiş, kabiliyetleri taktiğe esir eden bir futbol. 

Başka türlü bir futbol?
Endüstriyel futbola kaş kaldıranlar olarak bize düşen, eleştirel bir bakışla, başka türlü bir futbolun imkânlarını, timsallerini yaratmak. Küçük oyun cemaatlerimizden başlayarak başka bir oyun kültürünü var etmek, futbol kamuoyunun algısını, tahayyülünü etkilemeye çalışmak... Bir de galiba, ‘anti’ciliğin canını çıkarmamak, çiğleşmemek. Bir Şampiyonlar Ligi maçına pek azımızın kayıtsız kalabildiğini, hatta en berbat Süperlig maçına gözümüzün kayabildiğini niye saklayalım? İşin içinde insan var; o sevimsiz makine düzeni de, bir oyun zevki, bir irade ve yaratıcılık hazzı hâsıl edebiliyor. Kapitalizm çağında futbolun piyasa ilişkilerinin dışında kalması imkânsız; fakat işin içinde insan var, hâlâ orada burada bir arkadaşlık ruhu nefes alabiliyor, ayrıca her şeye rağmen bütün ‘yatırım’ ve ‘hesapları’ bozan sürprizler olabiliyor. (Futbolun piyasa mantığına sığmazlığı için, Kuper’le Szymanski’nin kitabının 4. bölümüne de bakın: ’Dünyanın en kötü ‘iş’i’.) Kıymet bilelim. 

‘Onuncu yıl’ notu
Radikal’de futbol yazıları yazmaya başlayalı on yıl oldu. Bana ilk defa forma veren Yiğiter Uluğ’a, Uğur Vardan’a, ‘servisin’ tüm kadrosuna ve okur milletine teşekkür borçluyum.
Tam da bu yıldönümü günlerinde, Sıcak Nal Dergisi’nin ‘Futboldan En İyi Anlayan Yazar’ ödülünü kazandım. Sanatçı Gökçe Erhan’ın tasarladığı heykelcik bana nasip oldu! Marifetim şu: Dünya Kupası öncesi soruşturmaya katılan yazar-çizer takımı içinde bir tek ben, zarımı İspanya’ya atmıştım. Bozuk saat de günde iki kere doğru vakti gösterir. Yoksa, ben hâlâ İbrahim Altınsay’ı, Uğur Meleke’yi okuyunca anlıyorum izlediğim maçta aslında neler olup bittiğini. Yazılarımın enerji kaynağı, bilmek değil sevmek; futbol ve yazma sevgisi. Tam olarak, futbol yazma sevgisi. Romancı Martin Walser, “Futboldan daha anlamlı olan tek şey, futbol üzerine düşünmektir” diyordu. “Futboldan daha zevkli olan tek şey, futbol yazmak” diyesim var benim de.
 
 

Etiketler: yaşam, spor
Nefret