20/04/2012 | Yazar: Osman Bulugil

21 Nisan akşamında Camp Nou’da, bugün endüstriyel futbolun en çok pazarlanan iki tekeli’nin ‘mücadelesini’ izleyeceğiz. Sahada izleyeceğimiz oyun ‘el clasico’nun bir meta olarak pazarlanmasından bağımsız olmayacak.

Osman Bulugil | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Osman Bulugil
21 Nisan akşamında Camp Nou’da, bugün endüstriyel futbolun en çok pazarlanan iki tekeli’nin ‘mücadelesini’ izleyeceğiz. Sahada izleyeceğimiz oyun ‘el clasico’nun bir meta olarak pazarlanmasından bağımsız olmayacak. Real Madrid, kazanamıyorsan kaybetme anlayışıyla futbol oynatmamaya yönelik tüm taktikleri sergilerken, Barcelona da total futbol ve Valery Lobanovski’nin mirası oyununu kurmaya çalışacak. Mourinho’nun Real’i tamamlanmış bir ürün değil, fakat Barcelona’nın futbolunu kırmaya yönelik pratiklerle dolu (pepe, ramos ve tekmeler!) bir karmadan ibaret. El Clasico’da mücadele gücünün oranında –askeri pratikleri hatırlatan antrenmanların ürünleri- güzel ‘futbol’ algılarının yeniden üretilmesini izleyeceğiz.
 
Mourinho’nun takımı Barcelona’yı didişmeye çekebilmesi oranında futbol otoritelerinin ‘taktiksel’ olarak başarılı düzlemine yerleştirilecek. Bu noktada, bugünün futbolunun tekno-bürokratik niteliği ve bununla ilişkili olarak gösterinin futboluna vurgu yapmamız gerekiyor. Tekrarlanan mekanik hareketler, saha içi didişmelerin ürettiği kontrollü bir oyun ve bunun gösterinin futbolu olarak bugünün futbol turistlerine pazarlanması karşımızda olan. Çoğunlukla da TV’yle paketlenip satışa sunulan ve bununla ilişkili olarak sponsorlarla ‘başarı’ algısının üretildiği bir alan futbol.
 
Gösterinin futbolunda, maçlarını üreten bir fabrikada emeklerini en yüksek verimi üreterek satan ve bunu yeniden üretmek zorunda olan endüstriyel futbol işçileri olan futbolcular… Futbolda kurumsallaşma, takımların maksimum pazarlanması yolundaki pratiklerin yansıması artık bugün saha içindeki olup bitenler. Çünkü bu eğilim saha içinde kazanmayı dayatan, kazanamıyorsan da kaybetmemeyi öne çıkaran bir algıdan söz edebiliyoruz. Saha içindeki örgütlenme de takımın endüstriyel futboldaki konumunda bağımsız şekillenmiyor. Futbolcuların bedenlerinin, askeri pratikleri hatırlatan antrenmanlar, performansın sürekli artırılmasına yönelik ilaç vb. etkenlerle artık sağlık sınırlarını zorlayarak yapılıyor. Aynı zamanda bedenleriyle beraber zihinsel emekleri de bu sürece eklemleniyor. Böylece optimize edilerek ekonomik denetime eklemlenen yetenekleri, disipline edilen vücutları ve zihinsel emekleriyle beraber günümüzün futbolcusu çıkıyor karşımıza.
Endüstriyel futbolda en çok pazarlanan, yaptığı astronomik transferlerle pazarının büyük bir kısmını oluşturan Real Madrid ve bir oyun felsefesinin (Barcelona’da yetenekli oyuncular kadar düz olarak nitelenebilecek oyuncuların da takıma harmanlanabildiği, oyun içinde enerjinin daha eşit dağıldığı, yapılan pasların hız ve boş alanı üretmenin bir ön hazırlık safhası olduğu bir oyun felsefesi) ürünü olan Barcelona duruyor.
 
Barcelona’nın izlediğiniz hali ve yıllarca verilen emeğin, yaratıcılığın sahadaki görünümü olarak karşımıza çıkıyor. Bu, Barcelona’ya karşı sempatinin artmasına (aynı zamanda Real Madrid’e duyulan sempatiyi de artırıyor) veya Barcelona’nın “direnişin kulübü” olarak nitelenmesinin meşrulaştırılmasına neden olabiliyor (tabi ki sempati duymakta da, taraftarı olmakta da hiçbir sıkıntı yok). Fakat bunun gerçeği gizlememesi gerekiyor: Bugün La Liga’nın tekelini elinde tutan iki kulübü (Barcelona ve Real Madrid) birer şirket olarak nitelememiz ve var olan – bugünkü rekabetle oluşturulan tarih yazımıyla beslenerek-  endüstriyel futbolun çarkını oluşturduklarını vurgulamamız gerekiyor.

Etiketler:
Nefret