03/06/2009 | Yazar: Kaos GL

‘Kadın Olma Halleri’ başlığı altında Şubat ve Kasım ayları arasında Kaos GL tarafınca düzenlenen ve Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenen 24 söyleşimizin ‘erkeklik’e dair olanını

Kaos GL | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kaos GL

‘Kadın Olma Halleri’ başlığı altında Şubat ve Kasım ayları arasında Kaos GL tarafınca düzenlenen ve Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenen 24 söyleşimizin ‘erkeklik’e dair olanını Pınar Selek ile 15 Mart tarihinde yaptık. Sohbetimizde bulunamayanlara, bu söyleşiyi biz ulaştırıyoruz.

 
Moderatör: Pınar’ı tanımayan var mı bilmiyorum ama kısacık yine de anlatayım. Pınar bir sosyolog; ilk kitabı, Maskeler, Süvariler, Gacılar. Yıllarca Ülker Sokak’ta ikamet eden travesti ve transseksüellerin mahalle baskısı ve linç ile başka semtlere sürülme sürecini araştırdı ve kitap haline getirdi. Sonra Barışamadık isminde, Türkiye’deki anti-militarist hareketi ve onun tarihini araştıran bir kitap çıkardı. Sonrasında Su Damlası isminde bir masal kitabı var. Çocuklar için çıkan bir masal kitabı ancak toplumsal cinsiyet, yoksulluk, sınıflar arası ilişkiler ve bize öğretilen aşk gibi verili şeyleri, çocuklara farklı bir şekilde anlatan ve onlara soru sorduran bir kitap. Son kitabı ise, Sürüne Sürüne Erkek Olmak. Bu kitap, erkeklerin askerlik deneyimleri ile ilgili.
 
Pınar Selek: Merhaba arkadaşlar. Aslında, kitap çıkalı yaklaşık 3 ay oldu. Sırf bu kitapla ilgili söyleşilere katılmak için, Ankara’ya 4. gelişim bu. Değişik birçok yere gidiyorum ve her söyleşi benim için çok zenginleştirici oluyor. Burada kadın ağırlığı daha fazla; erkeklerin de yoğun katılımını ben tercih ederdim. Çünkü her toplantıdan ben başka bir şey öğrenerek ayrılıyorum. Dolayısıyla kitabın çıkmasının ardından gelen süreç, benim için çok verimli oluyor.
 
Hepiniz hatırlayacaksınız bu süreci. Hrant’ın öldürülmesinin hemen ardındandı. Televizyonda bir adam gördük hepimiz. Parmağını sallayarak, ‘Akıllı ol!’ diyordu. Onu görünce büyük bir dehşete kapıldım ve televizyonun önünde kenetlendim. Yüzüne baktım, ‘ben bu adamı bir yerden tanıyorum’ dedim. Üslubuna, tarzına bakarken bakarken, aklıma ilk olarak Ülker Sokak geldi. Aynı zamanda müşteri olan ülkücü grupların, mahalleyi nasıl boşalttıkları geldi aklıma. Yasin Hayal ekranda kalmıyor sürekli tabii; ekran değişiyor ancak ben kafamdaki suretle konuşmaya başladım. Sonra biraz daha düşündüm; ‘bir yerden daha tanıyorum’ dedim. Bursa’daki süreci hepiniz biliyorsunuz. Aykut onu filmleştirirken bütün malzemeyi izlemiştim. ‘Trolara ölüm!’ diye bağıran Bursaspor taraftarlarının yüz ifadeleri, söylemleri ve vücut dili aynıydı. ‘Tamam, buradan hatırlıyorum’ dedim. Biraz daha baktım kafamdaki surete; Türkiye’nin her tarafında linç gösterileri var, azınlıklara, ötekilere ve muhalefete karşı. Nerden hatırlıyorum iye düşünürken düşünürken, ‘ben bir kadınım ve ben ‘akıllı ol’ lafıyla her gün karşılaşıyorum zaten’ dedim. Şu üslup, yüz ifadesi ve ‘akıllı ol’ söylemiyle zaten sıkça karşılaşıyorum. Ondan sonra Rakel Dink’in bir sözü gündeme geldi. O güne kadar, ‘erkeklik’ üzerine bir çalışmaya girmek için bir motivasyonumuz vardı ancak bu belirleyici oldu. Rakel, ‘bir bebekten katil çıkaran zihniyete ve sürece bakmak lazım’ dedi. İnsan bunun karşısında, ben ne yapabilirim diye soruyor büyük bir çaresizlik içerisinde. ‘Ne yaparsam faydalı olur?’ diye düşündüm. Yalnızca Hrant’ın gitmesi değil, daha önce yaşadığımız acılar da geldi aklıma. Rakel’in söylediğini yapmanın, yani bir bebekten katil çıkaran sürece bakmanın iyi bir cevap olacağını düşündüm. Bir kadın olduğum için de, yalnızca bir katil yaratan zihniyete değil, doğrudan doğruya, şiddeti üreten zihniyete, şiddetin bütününe, erkeklerin neden bu kadar kasıldığına, şiddetin öznesi haline nasıl geldiklerine daha yakından bakayım dedim. Ben tabii, feminizm penceresinden bakmayı tercih ettim çünkü feminizm, bana dünyayı algılamak ve özgürlük perspektifimi çizmekte önemli bir yol açtı. Bu kitap da, bunun ürünü aslında.
 
Feminizm penceresinden, Yasin Hayal’in ve anlattığım diğer erkeklerin üslubuna bakmaya başladım. Feminizm bir kadın sorunu değil; onun penceresinden baktığında, yalnızca kadını görmezsin aslında. Feminizm, kadına yönelik şiddeti ya da kadın-erkek eşitliğini ele almaz yalnızca. Cinsiyetçiliğin, tüm diğer iktidar ilişkileri ile ne kadar iç içe geçtiğini, birlikte kurumsallaştığını, birbirinin tekrardan yaratarak şekillendiğini, birbirinden nasıl feyiz aldığını öğretti bana feminizm. Milliyetçiliğe, militarizme ve heteroseksizme kaşı mücadele ederken, feminizmden mutlaka beslenme ihtiyacını hissettim. ‘Güçlü her zaman haklıdır’, ‘baba, döver de söver de’ gibi, kabul ettiğimiz değerlerin, kamusal iktidar tarafından nasıl kullanıldığını zaten biliyordum. Cinsiyetçiliğin, yalnızca Ahmet ile Ayşe arasındaki ya da Hüseyin’le Mehpare arasındaki sorunlarda değil, yaşadığımız tüm iktidar ilişkilerinde önemli bir rol oynadığını da görüyorum. Tabii, feminizm de kendi içerisinde bir tartışma süreci yaşadı aslında. Bir yandan, büyük bir anlatı olan ataerkillik eleştirisi ile karşılaşıyoruz. Akrabalık sisteminden, diğer bütün ilişkilere kadar… Ancak son zamanlarda -ki ben buna çok daha yakınım- toplumsal cinsiyet kavramının feminizmin önünü nasıl açtığı konusu var. Amargi’nin son sayısında Zeynep Diri’nin çok güzel bir yazısı var bu konuya dair. Büyük bir anlatı olmaktan çıkıp her alanda kullanılabilir bir şey haline geliyor. Toplumsal cinsiyet tanımlaması, kadın ve erkeklerin nasıl kadın ve erkek olduğunu gösteriyor bize. Aynı zamanda, kadınların ve erkeklerin farklı toplumsal koşullarda nasıl farklı kadın ve erkeklik hallerini öğrendiklerini ve tek bir kadınlık/erkekliğin olmadığını gösteriyor. Diğer iktidar ilişkilerinin ihtiyaçlarına göre kadınlık ve erkeklik oluşabiliyor. Tek bir mekanizma ile – yani Ahmet Ayşe’ye- öğretmiyor nasıl kadın olacağını. Sistemde ihtiyaç duyulan kadınlık ve erkeklik üretiliyor. Osmanlı erkeği çok daha farklı erkek tipi; Cumhuriyet erkeği – ya da kadını- çok daha farklı… Osmanlı erkeği çok hareket etmez; iş yapmaz, yaptırır; daha ağır-kanlıdır. Osmanlı’nın çöküş sürecinde mesela, baba leylek ile özleştirilir; kızlar yoldan çıkar, aile dağılır, baba hep çaresizdir ve iktidarsızdır. Osmanlı’yı anlatır yani; o erkek modeli biter, yeni modeller çıkar. Aynı şekilde, toplumsal cinsiyet, farklı iktidar alanlarında cinsiyetçiliğin nasıl rol aldığını gösterir. Milliyetçilik, militarizm, devlet… Birçok farklı iktidar biçimlerini iyi anlamak ve analiz etmek için, bu tanımlamadan yararlanmamız gerektiğini öğretti. Cinsellik ve cinsiyet ayrımı da koydu. Heteroseksizm eleştirisinin de mutlaka feminizm ile yapılmasının en önemli nedenlerinden biri olarak ortaya çıktı. Bununla birlikte, ataerkillik ile erkek arasındaki ayrımı –yani, bildiğimiz Ahmet ile ataerkillik arasındaki- farkı koydu ortaya. Ahmet’in ataerkillik içerisinde nasıl konumlandığını ve şekillendiğini anlattı. Feminizm mücadelesi ile erkeklere karşı bir mücadeleyi değil, erkeklerin de bu süreci ve özneliği nasıl yaşadığını gösterdi. İkinci dalga feminizm’de, erkeklik aşılması/yıkılması gereken bir güç olarak görülüyor. Aslında öyle değil; korku şiddeti doğurur. Mücadele eden şeyin, aslında o adar da iktidar alanı olmadığını ve iktidarsızlıklar üzerine iktidarın nasıl kuruduğunu görüyoruz.
 
Dünyada özellikle son 10-15 yıldır, erkeklik üzerine ciddi çalışmaların yapıldığını görüyoruz. Ve aklımıza ilk olarak kadın araştırmaları geliyor. Bu, çeşitli üniversitelerde, toplumsal cinsiyet araştırmaları ismini aldı –ki bu oldukça önemli ve geçiş sürecini iyi anlatıyor. Öncelikli ihtiyaçlar giderildikçe ve birikim arttıkça, feminizm asıl içeriğine şimdi şimdi kavuşuyor. Buna paralel olarak, politik alanda Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi’nin çıkması da çok önemli. ‘8 Mart’ta biz de yürüyelim; ortada kadın sorunu var…’ diyorlar. Ancak, tecavüz ve kadına yönelik şiddet, kadın sorun değil bir kere.  Sorun alanı olan ve müdahale edilmesi gereken kadın değil. Özellikle siyası partiler, kadın sorunu kavramını kullanıyorlar ve politik içeriğinin kaybolmasına neden oluyorlar. Evet, kadın kurtuluşunun öznesi kadınlardır; fakat cinsiyetçilikle mücadele etmesi gereken tek kişiler kadınlar değildir ve bu mücadele erkekler üzerinden de çok önemlidir. Erkekliğe yakından baktıkça, erkeklerin erkek olmaktan ne kadar mustarip olduklarını görebildim ben.
 
Biz bir çalışma yaptık iki arkadaşımla beraber. Ben kadın oluğum için bunu yapamazdım. 80 yaşından 20 yaşına kadar, çoğu AKP ve MHP’li erkekler bana açılmazlar zaten. Soruların oluşturulması ve hikâyelerin toparlanmasına adar, bu iki arkadaşlar çalıştım. Hüseyin ve … Erkeklerin farklı toplumsal koşullarda, farklı erkek olma biçimleri var demiştim. Bir yerde ata binme önemli ise bir yerde de iyi arabaya sahip olmak önemlidir. Bu çalışma sırasında, ereklerin dehşet verici bir deneyim yaşadıklarını gördüm ancak üzülerek söylemeliyim ki, bunu, erkeklerin düşünmediğini de gördüm. Kadınlar mesela, mağdur olduklarını bildikleri için kendilerine dair fazlaca konuşabiliyorlar ancak erkekler bunu üzerine çok fazla düşünmüyorlar. Türkiye’nin geleneksel yapısına dair düşünelim şimdi… Birincisi, erkeğin aktif olması bekleniyor. Yatak da dahil olmak üzere. Erkeğin kendisini ispatlaması, erken boşalmaması, uzun süre dayanması ve kendini göstermesi gerekir… Sosyal alanda da aktif olmalıdır; pasiflik, kadına yakıştırılan bir niteliktir. İkincisi, bir şeylere sahip olmalıdır. Tarla mı olur, çocuk mu olur, kadın mı olur bilemeyiz. Ancak, toplum tarafından kabul görebilmesi için, sahip olduğu şeyi korumayı ve kollamayı da bilmelidir. Bana çok zor geldi bütün bunlar. Bulunduğu aileden sorumludur; mahallesinden/köyünden sorumludur; ülkenin kaderinden sorumludur ve kadınlardan zaten sorumludur. Türkiye’de erkek olma sürecinin birinci aşaması sünnet. Müslüman toplumlarda sünneti başka ritüellerin yerine geçiyor. Erkekliğe geçiş töreni olarak algılanır sünnet. Şu kadarcık etin alınması ile kıyaslandığında, kadınların adet olması çok daha önemli geliyor bana. Başka bir varlığı yaratabilecek bir yeteneğe sahip oluyor artık kadın; ancak bu, utanç ve pis olarak algılandığı için törenle kutlanmıyor. Adet olduğumuzu saklamak gibi deneyimlerimiz olmuştur hemen hemen hepimizin. Ancak, sünnet törenlerinde, padişah kıyafeti giydiriliyor. Çok acayip değil mi bu! Ya da asker kıyafeti... Diğer yandan, bu organın, hayatı karartabilecek bir kudret olduğu da düşünülüyor. Çocuk, sahip olduğu organın, cinsellik-dışı bir anlama sahip olduğunu kendisine hissettirecek ciddi küfürler ile büyüyor. Çocuk bir yandan bunu duyuyor, bir yandan haz alıyor, bir yandan ‘büyük mü/küçük mü?’ tartışmalarını duyuyor ve bir yandan da korkuyor. Ancak çocuk bunu bastırıyor; ‘erkekler ağlamaz’ı biliyorlar ancak ağlıyorlar doğal olarak. Ömür boyu süren bir süreç bu: şenlik ile bastırılan bir korku var erkeklikte. Bir düğün: kalabalık birikir, kız içerde bekler, ‘Hadi aslanım!’lar yükselir. Bıçağın kestiği organın, bıçak gibi kesmesi lazımdır şimdi. Askere giderken de benzer şeyler. Savaşa giderken de benzer şeyler. Gürültü ile bastırılan bir korku, erkekliğin nasıl şekillendiğini anlamam konusunda benim için önemli oldu. Mevcut siyasal anlamını kazanmadan önce de, askerlikler oldukça gösterişli kutlanıyormuş. Büyük yemekler yeniyor, aileler onlara bakıp öğütler veriyor, herkes ağlıyor, ağabeyler ‘şöyle davran, böyle davran’ diye akıl veriyor… Kitapta birisi, ‘Ne kadar önemli bir şey yapacağımı, ben ve ağabeyim oturup da babam bize hizmet ederken anlamıştım’ diyor mesela. Devletin bu şekilde militarizasyon sağlaması, toplumun başka bir anlam yüklemesi ve bu anlamların iç içe geçmesi.
Daha sonra, kişi askerden geliyor. Bir kere, eli iş tutması gerekir. Sünnet, askerlik, iş bulma. Erkeğin, geçindirmesi ve evine para getirmesi gerekir; sahip olduğu şeyin maddi sorumluluğunu üzerine alması gerekir. Kişinin daha sonra bir kadına sahip olması gerekir. Bu da yetmiyor; o kadından bir çocuk peydahlaması gerekir. O kadını ‘becerdiğini’, tohumlarının olduğunu, o kadının çocuk yapabildiğini ispatlaması gerekir. Kimi yerlerde de iki-üç kadın ile daha fazla çocuk elde edilir. Baba olmak da, en üst konum oluyor. ‘Peki, burada bitiyor mu?, Erkekler rahatlıyor mu?’yu sorduğumuzda, hiçbir şekilde rahatlamadıklarını görüyoruz çünkü erkekliğin ispatlanmasının ve sınavların sonu gelmiyor. Açılmayan kapının açılması, müdahaleyi orada o yapmak zorunda… Bu dayatıldığı için, ortaya eğreti bir erkeklik çıkıyor.
 
Askerlik konusuna gelirsek… Biliyoruz ki, askere yalnızca sağlıklı erkekler -erkek gibi erkekler- gidebilir. Bu ne demek? Erkeğin heteroseksüel; erkekliğe dair aklımıza gelen şeylerin de işliyor olması lazım. Sağlık kontrollerinin, ‘çürük’ diye bir rapor alma kısmı var. Burada, ‘çürük’ diye bir kelimenin kullanılması garip değil mi? Çürük! Eşcinselsen çürüksün. Sakatsan çürüksün. Gözlüğün 7 numaradan fazlaysa çürüksün sanırım. Kitap için bizle görüşme yapanların çoğu, sağlık muayenesi sırasında heyecanlandıklarını söyledi. Her şeye bakıldığı için, doğal olarak cinsel organlara da bakılıyor. İnsanların çoğu, hadım olup olmadıklarının ya da erkekliklerinin nasıl olduğunun kontrol edildiğini sanıyor. Eşcinsellerin süreci çok daha farklı; onlar, bir cezalandırma olarak yaşıyor bu süreci. Aslında eşcinseller de kabul ediliyor askere; ancak bunu bastırması ona erkek olma şansını veriyor. ‘Vatanı milleti koruma uğruna sen de görev yap ama bastırırsan’ diyor. Oldukça rencide edici bir süreç bu.
 
Askere gidiş aşamasına da, ‘teslim olmak’ deniyor. Adı, ‘teslim olmak’. Erkek, yalnızca erkeklerden oluşan, homososyal bir laboratuara giriyor. Toplumu çeşitli yerlerinden gelen erkeklik modelleriyle karşılaşıyor. Her şeyleri şişirildiği için, birbirlerine tosluyor bu erkekler öncelikle. Orada küfür etmeyi, rencide etmeyi öğreniyorlar. Bir tanesi, ‘hayatımda duymadığım küfürleri orada duydum’ diyor. Tabii bunun yanında, devletten, nasıl erkek olunacağına, şiddet ve silah kullanımına dair dersler de alıyorlar. Bir varlığı ya da varlıkları yok etmenin sistematik şeklini öğreniyorlar orada. ‘Sen güçlüsün’lerle, erkek bir yandan sürekli şişiriliyor; bir yandan da sürekli şiddete uğruyor orada. Teslim olduğu anda, üzerindeki her şeyi çıkarıyor; saçları kesiliyor; yıkanıyorlar ve donlarına kadar yepyeni kıyafetlere bürünüyorlar. 5’er dakikada banyo yapılıyor, kıyafetleri giyiliyor, birbirini tanımayanlar yüzlerce insanın arasında doğan kargaşanın içinde işler hallediliyor. Ve bizlerle görüşen erkeklerin çoğu şunu anlattı: Orada bir ayna var ve aynada kendilerin baktıklarında, 3-4 tane kafa çıkıyor ortaya ve kendilerini tanıyamıyorlar. ‘O kepin altından bakan gözler benim miydi?’ diyenler var. Ya da birlikte geliyorlar iki arkadaş ve birbirlerini tanıyamıyorlar. Birbirlerini ve kendilerini tanımayan varlıklardan oluşmuş bir yığın düşünün. Erkek, sosyal çevresinde de şiddet görüyor ancak orada kaçabileceği, sığınabileceği, direnebileceği bir mekanizma yaratmış çünkü orada yaşıyor kendisi. Ancak, askerlikte teslim olmuş tamamen. Toplumda var olan yaş-hiyerarşisi, orada işlemiyor bu arada. Kendisi yaşlı bile olsa, kendisinden 2 gün önce oraya gelmiş birinden kötü muamele görebiliyor. Komutanlardan gelen her türlü küfür ve dayak son derece fazla. ‘Dayak yemedim’ diyene inanma diyenler vardı sürekli. Dayak yemeyenler de olabilir ancak her an dayak yiyebileceğinin olması ihtimali de dayak yemek kadar ağır bir şeydir. Toplumda var olanlar, bir araya gelince, bir yere kapatılınca ve her beraber aynı tezgâhtan geçince, topluma dair o kadar çok değer, alışkanlık ve zihniyet açığa çıkıyor ki… Dolayısıyla, onlara bakma ve onları incelemek çok önemli.
 
Kitap için yaptığımız söyleşiler, binlerce sayfa tuttu ve bunları Amargi Kadın Kooperatifi’ne bağışladık. Hepsi bütün araştırmacılara açık çünkü 10 tane kitap çıkarılabilir içinden. Biz yalnızca erkekliğe dair söylenenlere yer verdik kitabımızda. Bu görüşmeler sırasında gördüğüm bir diğer şey de, sürekli aşağılanma halinin –sürünmek mesela- bir ceza uygulaması olarak yapılıyor. ‘Sürün!’’den başka daha aşağılayıcı bir şey olabilir mi… Devlet, kabarıp da gelmiş horozların hepsini süründürüyor. Mecaz olarak bir kadınlar süründük ama fiziksel bir sürünmeden geçmedik. Ama Türkiye’deki erkeklerin %90’ı sürünmüş ve dolayısıyla erkeklik ancak sürüne sürüne olabilen bir şey. Bu başlığın, askerlik sürecini tanımlayabilecek tek şey olduğunu düşündük.
‘Askerlik sizi adam etti mi?’ diye sorduk görüştüğümüz kişilere. Çoğu, ‘Evet, adam etti’ dedi. Birazı, ‘Hayır, biz zaten adamdık’ gibi şeyler söyledi. Adamlıktan ne anladıklarını da sorduğumuzda, ‘hamur pişmeden yenmez’ diyen oldu. ‘Pişmem için zorlukları görmem gerekiyordu ve askerlikte piştim’ dedi. Sosyal çevresinden çıkması, gurbete ya da başka yerle gitmesi gerekir bir erkeğin, döndüğünde, kaldığı yerin koruyucusu olabilmesi için. Askere gidiş, aynı zamanda geneleve de gidiştir ve anlatacak çok şey birikir bu askerlik sürecinde.
Kıbrıs’ta ‘şunu, bunu ölürdüm’ diyen Atilla Olgaç var ya… Amargi’de ona dair bir yazı yazdım, söylediklerinin yalan da olabileceğine, gerçek de olabileceğine dair çünkü onun bu tür hikâyelere ihtiyacı var bir erkek olarak. Ağır Ağabey’i oynuyor dizisinde ve de Gargamel’i seslendiriyormuş bir yapımda. Gerçek hayatta da hikâyeleri yoksa Ağır Ağabey olmak çok zor olmalıdır onun için. Askerlikte de, onun hikâyesi ile başkasının hikâyesi birleştiriliyor ve ortaya anlatılacak koca bir şey çıkıyor. Ancak bu hikâyeler, yaşadıkları sıkıntılar ve mağduriyetler üzerine değildir genellikle. Şamata havasında anlatılır genellikle askerlik hikâyeleri.
 
‘Akıllı ol!’ a dönecek olursak… Görüşmelerimiz sırasında, ‘adam olmak’tan anlaşılan, ‘daha akıllı olmak’tı… ‘Nasıl?’ sorusuna ise, ‘eskiden bir kavga görseydim, hemen atlardım; şimdi hemen atlamıyorum kavgaya’ diyor. Yani delikanlılık denen şey, devletin tezgâhından geçiyor. Nerde sinileceğini, nerde pısılacağını, kime boyun eğileceğini, kime ‘dayılık’ yapılacağını öğreten ve çeşitli stratejiler geliştiren bir süreç bu. Bu stratejileri bilen de kendini bir şekilde kabul ettiriyor ve süreci bilmek ‘akıllı olmak’ olarak algılanıyor.
 
Askere gidene verilen öğütler arasında şunu çok görüyoruz: ‘Ne en önde dur, ne de en arkada. Ortalarda ol.’ Hâkim erkeklik, önde durmak, atılabilmek ve en çok bağırabilmekken, yiğitliğin 10’da 9’u kaçmak aslında, bu stratejiye göre. Hâkim erkeklik klişesini iyi tanımak ve bunun nasıl uygulandığını görmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
 
Peki, madem bu kadar mağdur olan bir varlık var ortada; biz erkekleri kurtaralım, mücadele edelim o zaman… Erkekler, bir yandan egemenliğin avantajlarından sonuna kadar yararlanırken, diğer yandan bu egemenliğin altında eziliyorlar. İktidar vaatleriyle şişiriliyorlar; sonunda bu mitin altında eziliyorlar ve kendilerinin katilleri oluyorlar. Şiddet kapasiteleri bir yandan genişletilirken, bir yandan da kendileri şiddete uğruyorlar. Yoksunluğun, yoksulluğun ve iktidar ilişkilerinin –kültürel, cinsel gibi- bu kadar hâkim olduğu yerlerde, ‘ben erkeğim’ demenin de ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Şehrinden ilk defa askerlik için çıkan, Trabzonlu birinin anlattığı çelişkilerle dolu bir hikâye vardı. ‘Milletin niyeti bozuk; askere değil sanki başka bir yere gidiyorlar. Biz ana-kuzusuyuz; öyle âlem falan bilmiyoruz. Ankara’da, garda indim ve bir kafede kendime bir çay, bir tost söyledim. O sırada televizyonda, Fenerbahçe-Trabzonspor maçı vardı, Trabzon yenildi. Yenseydik, ben ne âlemler yapardım…’ diyor. Bunun gibi acı hikâyeler o kadar fazla ki…
Yasin Hayal’lerin, Ogün Samast’ların çıktığı bölgeye baktık, askerlik çalışmamızın dışında. Bir-iki tane internet kafe var, başka hiçbir şey yok… Kürtlerin köy boşaltmalarından sonra bir araya geldikleri yerler var; oralara da gitmiştim. Orada aynı yoksunluk durumu yok; sosyal bir birliktelik var, bir gündem var. Farklı mekanizmalar oluşturmuş insanlar, bir arada olunca. Ama bazı kasabalarda, erkeklerin o yoksunluğun dışında başka bir alan yaratmaları çok zor. Yani yoksunluğun dışında bir yoksunluk durumu ve bununla baş etmek gerçekten çok zor. Erkeklerin, yedikleri şamarlara karşılık veremediklerinde, bir hınç ile dolduklarını düşünüyorum. Kaos GL’nin son sayısında Hande Öğüt’ün gerçekten güzel bir yazısı var. Hınç kitabından da çok faydalandım ve hınç üzerinden sezinledim bu hınç meselesini. Erkeklik ve şiddet analizinde, bu hıncı görmemiz gerekir. En tehlikeli şiddet, korkudan ve yetersizlikten doğan şiddettir. Bizim sandığımız gibi güçten kaynaklanmaz şiddet; güç, şiddetin daha iyi uygulanmasında vesile olur yalnızca. ‘Kadınlar güçsüz oldukları için şiddetsizdirler; erkekler ise, güçlü oldukları için şiddet uygularlar’ diye bir şey yok. Bu hıncı ve aşağılık psikolojisini görmek lazım.
 
Erkekler aslında bu ‘iktidarsızlık’ -hâkim klişelerle konuşuyorum- durumunun farkındalar. Bize anlatılanlardan birinde şu vardı: ‘Biz erkeğiz, biz erkeğiz’ konuşmalarının arasında, bir tanesi bir fıkra anlatmak istiyor. Son derece heteroseksist bir fıkra olduğunu ve bu üslupla konuşacağımı şimdiden belirteyim. ‘Adamın biri bir geneleve gidiyor ve birkaç tane çıtır kız görüyor. Bir tanesini beğeniyor ve yukarı çıkıyor. Kadın bir-iki dakika sonra, ‘ben yapamayacağım’ diyerek aşağı iniyor. Yukarı çıkan ikinci kız da, ‘ben yapamayacağım, bu adam bana çok fazla’ çığlıklarıyla iniyor aşağı. Üç, dört, beş… Kimse cesaret edemiyor yukarı çıkmaya. Mama da, ‘ben hallederim’ diye yukarı çıkıyor ama o da iniyor aşağı 5 dakika sonra. Bilirsiniz ibneler olur genelevlerde. ‘Ben bir şansımı deneyeyim’ diye çıkıyor yukarı. Beş dakika… On dakika… On beş dakika… Bakmışlar, mutlu mesut iniyorlar aşağı. Adam ücretini ödemiş ve çıkıp gitmiş. Bütün kızlar, bu ibnenin etrafına toplanmış, ‘nasıl yaptın?’ diye sorarak. ‘Eee, biz erkek adamız.’ demiş.’ Bu fıkra, trajediyi çok iyi anlatıyor; ‘biz zaten her gün s.kiliyoruz ama yine de erkek adamız’ mesajı veriliyor. Senin, benim anlatmam değil de, o ağızdan anlatılması çok önemli bu trajedinin.
 
Bu çalışmalar, Türkiye’de yeni yeni yapılmaya başlandı ve bizim için bir başlangıç. Kaos GL, Amargi Kadın Hareketi ve feminist hareket zaten bunun mücadelesini veriyor ancak bu kalıplara daha da yakından bakmak lazım. Alıştığımız ve bizim bile fark etmediğimiz çok şey var. Bu kalıplar bizim birbirimize dokunmamızı, âşık olmamızı, sevmemizi şekillendiriyor. Bu kalıplar birbirine çarpıyor ama değen, dokunan sen değilsin. ‘Erkekler ağlamaz’ diyorlar sürekli. Belki de ilk iş, yüksek sesle ağlamayı becerebilmektir. Erkekler zaten ağlıyorlar ve bana umut veren şey de bunu hala yapabiliyor olmaları. Her ne kadar bazen bahsediyor olsalar da, yüksek sesle, herkesin ortasında, zırıl zırıl ağlamayı başarabilmek ve bu deneyimleri açığa çıkarabilmek çok önemli.


Etiketler: kadın
Nefret