05/06/2009 | Yazar: Kaos GL

"Yakın zamana kadar, oğlan çocuğunun abi/amca/dayı tarafından ‘ilk maçına’ götürülmesi, neredeyse ilk genelev ziyaretine denk bir ‘erkekliğe geçiş’ ritüeli olarak yaşanırdı – zayıflasa da süren bir

Kaos GL | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kaos GL

"Yakın zamana kadar, oğlan çocuğunun abi/amca/dayı tarafından ‘ilk maçına’ götürülmesi, neredeyse ilk genelev ziyaretine denk bir ‘erkekliğe geçiş’ ritüeli olarak yaşanırdı – zayıflasa da süren bir gelenek."

Futbol dünyasının nasıl erkek bir dünya olduğunu uzun uzun tasvir etmeye hâcet var mı? Oyunun kendisinden çok, oyun etrafında kurulan dünyadan söz ediyorum. Futbol maçı izleyen erkeklerin gümbürtülü beraberliği, erkekçe bir otarşi idilidir. Başka herkese ve bütün dünyaya karşı, iyi ihtimalle koyu bir kayıtsızlığın, o kadar iyi olmayan bir ihtimalle saldırgan bir meydan okumanın dumanı tüter o idilin üstünde. Futbol üzerine tatlı tatlı veya asabiyetle atışan erkekler, erkek gürültücülüğünün temel birimlerindendirler. Mütehakkim jestler, çalımlar, kabarmalar, iri iddialarla, horozluk talimi yapılır buralarda. Tribünler, zaten bu narsistik ve homososyal cezbenin doruğa ulaştığı ortamlardır. Yakın zamana kadar, oğlan çocuğunun abi/amca/dayı tarafından ‘ilk maçına’ götürülmesi, neredeyse ilk genelev ziyaretine denk bir ‘erkekliğe geçiş’ ritüeli olarak yaşanırdı – zayıflasa da süren bir gelenek. Sözün özü: Futbol dünyasına katılmak, erkek dünyasına girmenin, erkek olmanın ana yollarından biri. Futbol muhabbeti içinde nasıl yeniden üretildiğine, nasıl biçimlendirildiğine bakarak, erkeklik hallerinin bir çözümlemesini yapabiliriz.

 
Futbolun ‘erkek oyunu’ olarak takdis edildiği, malûm. Oğlanlar bunu daha ufacıkken, okulda, mahallede top oynarken işitmeye başlarlar. -Oyun kuralları itibarıyla nizamî ya da gayrınizamî- darbelere maruz kaldıklarında, yere yıkıldıklarında, suratlarına, böğürlerine, pipilerine okkalı bir top yediklerinde, özellikle kendilerinden büyük çocuklar, Danyal Topatanvârî naralanırlar: ‘Erkek oyunu oğlum bu!’ Futbol oyunu, gerçekten sert bir oyundur. Sporun, özellikle futbolun medenîleşme ve şiddetin ehlîleştirilmesi sürecindeki rolü üzerine düşünen sosyolog Norbert Elias, bu oyunun kontrollü güç kullanma ve şiddeti ‘ayarlama’ mahâretini geliştiren etkisini önemser. Erkek çocuklar futbol oynarken, bir bakıma, insanlığın bu medenîleşme ve şiddeti ehlîleştirme sürecini bireysel deneyimlerinde yeniden yaşarlar! Gerçekten de yapıcı bir deneyimdir – öyle olabilir. Aynı zamanda kendini sertlikle, sertliğe dayanıklılıkla kanıtlama deneyimi olarak, onların erkek kimliğini tesis eden ve ‘sınayan’ bir deneyim olarak yaşanır bu. Buradaki ‘ölçü’ de önemli. Klaus Theweleit, nasyonal-sosyalist hareketin psiko-sosyal dinamiğini incelediği Erkek Fantezileri adlı etkileyici eserinde, sertlik takıntısının, benliğin sağlıklı biçimde oluşamamasıyla ilgili olduğunu anlatır. Anneden kopamayan, dünya ve başkaları ile kendisi arasındaki ayrımları kuramayan, omnipotenz (her şeye kâdirlik) fantezilerini aşamayan, böylesi bir iç içelik, akışkanlık içinde ilişkilerini ve kendini konumlandırmakta güçlük çeken erkek, bilinçdışı bir tepkiyle sertlik imgelerine sarılarak ve yumuşak görünen her şeye, yumuşaklık imgesine savaş açarak bu zaafını örtmeye çalışır. Futbol da, sert oyun olarak, olgunlaşamayan erkeklerin yaralarına merhem çalar.
 
Oğlanlar ve ergenlerin futbol oynarken ölümcül bir endişeleri, ‘beşlik yemek’tir: topun bacak aralarından geçmesi! Futbol folklorunda ‘delinmeyi’, ‘namusun gitmesini’ simgeler bu; ‘folloş oldu’ derler. Sanki erkekliğini kaybetmenin, karı ya da ibne durumuna düşmenin simgesidir. Bazı fırlamalar rakip oyunculara bacak arası yapmaya konsantre olarak oynar, çokları çalım veya gol yememek kadar bacak aralarının hârim-i ismetini kollamaya bakarlar. Bu provokasyonun içe işlediği ortamlarda beşlik, habis bir eril zafer sevinciyle kutlanır. Üst düzey maçlarda bile, bir bacak arasının, tribünlerde neredeyse gole denk bir sevinç dalgası kopardığına rastlayabilirsiniz. (Memleketimiz -ve galiba tüm Akdeniz havalisi- için konuşuyorum.) Erkekliğini kaybetmenin ‘an meselesi’ olduğu bir dünyada, cinsî kimliğinin şerefini tehditlerden korumak için her an tetik durmak gerektiği ‘şuuruyla’ yaşayan müteyakkız erkekliğin tipik bir simgesi gibi gelir bana bu ‘beşlik yeme’ kaygısı!
 
Tribünlere geçelim… Zira erkek-egemenlik oyunun kendisinden çok orada soluk alıp veriyor. Tribün şarkılarının, sloganların, tezahüratların maçist cinsiyetçi içeriği, herkesin malûmu. Taraftarlar, hasım saydıkları herkesi (rakip takımlar, onların taraftarları, yöneticileri, hakemler, spor bürokrasisi yetkilileri, bazen de kızdıkları kendi oyuncu ve yöneticileri), her şeyden önce ona bir cinsî ‘zaaf’ atfederek aşağılarlar: orospu veya ibne diye küfrederler. Kendi üstünlüklerinin mecazı da erkek olmaktır. Tersi de geçerli: Erkek olmanın mecazı da, üstün olmak, yenmek, ezmek. Gol atmanın ve galip gelmenin eşanlamlıları ‘sokma’, ‘koyma’, ‘girme’dir. Cinselliği bir ezen-ezilen ilişkisi, altta kalma-üste çıkma mücadelesi olarak; erkek cinselliğini sevişme değil de bir tahakküm pratiği olarak tahayyül etmenin dili, tribün tezahüratlarında, sloganlarında kendi şehvetini çoğaltır.
 
1970’ler ve 80’lerde kimi fanatik taraftar gruplarının itibar ettiği bir ritüel vardı: Tuttukları takımın peşinden gittikleri deplasman seferlerine kerhane ziyaretini de dahil ederlerdi. Mola yerlerinde bira parası ödemeyerek, etrafı terörize ederek, yollarına çıkanlarla dalaşarak sergilenen vandalizmin bir parçasıydı bu; aynı zamanda hasmını fethetmeyi ve aşağılamayı ‘taçlandırıyordu’. Son Dünya Kupası’nda üzerine epey tartışıldı: Bütün dünyada futbol turizminin yan dallarından biri fuhuş turizmidir. Hafif azarak ‘sınırları aşma’ şevki veren erkek dayanışması içinde kendini muktedir hissediyorlar ve güç fantezilerini ‘taçlandırmaya’ ayartılıyorlar.
 
İllâ böyle uç biçimler alması gerekmez – ama istisnâî denemeyecek bir sıklıkla aldığını da görüyoruz. Futbol ortamı, erkeklere geniş bir kendini koyverme, azma sahası açıyor. Hiçbir şeyi takmadan içinden geldiği gibi davranma hissini okşuyor. ‘Neşelenmenin’, ‘kendini iyi hissetmenin’ narsist-maçist tarzını teşvik ve tahrik ederek yapıyor bunu: iddiacı, agresif bir tarz. Meydan okuma ve pervasızlığını gösterme makamında eğlenceyi ‘tırmandırırken’, abartmaya yatkın. Sadece neşede değil, kederde de aynı dinamik işliyor: Takımı yenilince bir yandan hemen suçlular tespit ederken bir yandan da somurtup sokurdanarak çevresindeki insanları kahreden taraftar; karşılaştığı sorunla baş edemeyen ve derdinin sorumluluğunu anne babasına ya da en yakınlarına ya da karşısına ilk çıkana yıkarak bütün âleme kin kusan ergen gibidir. Kısacası, futbolun sosyal ortamı, ergenlik aşırılıklarına, ‘ileri yaşlarda’ da sapılabilmesine cevaz veriyor. Böylece, (gûyâ) olgun erkeklerin, ‘içindeki çocuğu serbest bırakma’ romantizmiyle (buna 1 Nisan tarihli Radikal İki’de Yıldırım Türker de değindi), ergenliğin empatiye kapalı kudret fantezilerini meşrulaştırmasına zemin hazırlıyor. Bir tür, ebedî ergenlik simülatörü işlevi görüyor.
Futbol ortamı, erkek homososyalliğinin en güçlü kalelerinden biri. Erkek erkeğe ‘takılmanın’ kurtarılmış bölgesi. Erkek otarşisinin vaad edilmiş ülkesi. Cips, hamburger, pizza, çerez, kola, biranın harman olduğu sehpaların arkasında divanlara yayılmış ‘geyik yaparak’ maç izleyen adamların manzarası, modern şehirli orta sınıf erkekliğinin natürmortudur. Tribünde, özellikle ana kapıların üzerindeki, ‘demirin üstü’ tabir edilen kesimde, bir halay helezonu halinde omuz omuza, göğüs göğüse, zıplaya zıplaya (bazen ‘zıpla, zıpla, zıplamayan ibne’ diye tempo tutarak) tezahürat yapan delikanlılarınki, daha ateşli bir ‘erkek-erkeğe’ halidir – belki homoerotik heyecanlar da tespit edenler çıkacaktır orada.
 
Son on beş-yirmi yılda futbolun eğlence endüstrisinin iri kıyım bir parçası haline gelmesi, kadınların futbol ortamına ‘yanaşmasını’ beraberinde getirdi. Özellikle Avrupa’da tribünlerin daha konforlu ve güvenli hale getirilerek ailece maç seyrinin bir hafta sonu eğlencesi seçeneği olarak pazarlanması, onun yanında futbol magazininin medyayı işgal ederek bir pop tüketim nesnesine dönüşmesi, kadınları ve bilhassa genç kızları stadlarda ve televizyonda maç seyri âyinlerine katılmaya teşvik etti. Türkiye’de de bu eğilimi gözlüyoruz. Gerçi taraftar- kadınların önemli bir kısmı, ‘ağza alınmayacak küfürlere’ iştirak etmekte hiç de çekingen davranmıyorlar ve kadınlar için kamusal alana çıkmanın en emin yolunu bir doz erilleşmek olarak gören bir geleneği sürdürüyorlar. Ama tribünde kadın halleriyle bulunan kadınlar da var ve toplamda kadınların ortama ‘sızması’, usul usul da olsa terbiyevî bir etki yaratıyor. Erkeklerin kendilerinden ibaret bir dünyada yaşadıkları zannını biraz törpüleyebiliyor, oyuna ve etrafa daha değişik dikkatlerle, biraz da mizahla bakmalarına katkıda bulunabiliyor. (Eşcinsel bireylerin futbol ortamında kendi kimlikleriyle eğleşebilmesi ise, Türkiye’de hâlâ çok müşkül.) Bütün dünyada maço söylem, gerçekten ‘erkekliğin son kalesi’ olarak gördüğü futbol ortamının homososyal arılığının bozulmasını, ciddi bir tehdit olarak algılıyor.
 
Futbol oyunun kendisinin, oyun dinamiğinin, -ki gerçekten güzel oyun!-, burada bahsettiğim ebedî ergenlik fantezilerini, mütehakkim erkek kimliğini ve sair habaseti dikte ettiğini söyleyemeyiz. Futbol ortamından söz ediyoruz esasen, futbol endüstrisinin, medyasının ve futbol alt-kültürünün biçimlendirdiği yapılardan. O ortamın başka türlü kurulmasının da imkânları var, nitekim futbol alt-kültüründe başka politik, sosyal, kültürel değerlerin yeşerdiğine de tanığız. Sözgelimi FC St. Pauli Hamburg, skordan bağımsız olarak maçı bir ortak eğlence olarak yaşayan ve başka kimseyi değil sadece her nevi mütehakkimi hor gören taraftar geleneğiyle, ‘alternatif’ futbolseverlerin dünya çapındaki kült kulübüdür. Başkanı, 2003’ten beri, –saklı değil deklare- gey bir tiyatrocudur. Bu arada, meraklısı, Uluslararası Gey ve Lezbiyen Futbol Federasyonu’nun (IGLFA) İspanyolca, İngilizce, Almanca yayın yapan internet sitesine de bakabilir (www.iglfa.com), mesela önümüzdeki Eylül’de Buenos Aires’te düzenlenecek olan Birinci IGLFA Dünya Kupası hakkında bilgi alabilir.
Tribünlerde yaşanan ‘özgürleşme’ duygusunun karnavalesk bir neşeyi tetiklediği, egemenlere karşı bir ‘sınırları aşma’ alanı açtığı örnekler çoktur. Daha ‘rahat’ bir erkeklik hali, tribünde de pekâlâ mümkündür – hatta tribün sayesinde bile olabilir!


Etiketler: yaşam, spor
Nefret