29/03/2010 | Yazar: Kaos GL

Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick'in 1971 tarihli "Otomatik

Kaos GL | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kaos GL
Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick'in 1971 tarihli "Otomatik Portakal" filminde Droogs çetesinin lideri Alex, beyaz kostümü içinde tecavüz de dâhil çeşitli şiddet olaylarına karıştıktan sonra yakalanır. Yakalandığında "şiddet takıntısı"nı tedavi etmek için ona "tiksindirme tedavisi" uygulanır. Ama bu "tedavi" yöntemi, filmlerle sınırlı değil ve buna benzer bir tedaviye eşcinsellerin "tedavi"sinde de başvurulduğu biliniyor. 1994'te kurulan ve eşcinsellerin kurtuluşunun heteroseksüelleri de özgürleştireceğini savunan Kaos GL Derneği'nin düzenlediği "Doktorlar Homofobiyi Konuşuyor" etkinliğinde eşcinsellere yapılan "tedaviler" bir kez daha gündeme geldi. Etkinliğin katılımcılarından biri de psikiyatriste veya psikologa gitmiş ama "tedavi" sonucunda mutsuz olmuş 10'dan fazla insanla çalışmış Psikolog Mahmut Şefik Nil'di. Nil, Newsweek Türkiye'den Can Özelgün'ün sorularını yanıtladı.
 
- Özelgün: "Eşcinsellik bir hastalıktır" yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hem pagan hem de günümüz toplumlarında grip bir hastalık. Bütün vücudu etkileyen grip, kuru öksürük, ateş, kas ve eklem ağrılarına neden oluyor. Başka bir deyişle, kişinin işlevselliğine ve çevreyle uyumuna zarar veriyor. Grip örneğinden hareket edersek, hastalık kriterlerimiz kişinin işlevselliğinin ve toplumla uyumunun bozulması. Ama eşcinsellerin bu kıstaslardan muzdarip olduğunu söylememiz mümkün değil. Tersine eskiden şaman ve pagan toplumlarda eşcinseller toplumun bilge kişileri olarak görülüyordu. Hatta lider olmak isteyenler için eşcinsel olmak bir avantajdı. Genel olarak ifade etmek gerekirse, eşcinseller rahat bırakılırsa veya toplumsal kodlamalar onları dışlamazsa, onların kendilerini hasta ya da rahatsız hissetmeleri gibi bir durum söz konusu değil.

- Ama tıp tarihinde yakın geçmişe kadar bir hastalık olarak görülüyor.
İngilizcede "faggot" ibne demek. Ama aynı zamanda ateşin tutuşturulduğu çıra anlamına da geliyor. Zaten tarihsel açıdan baktığımızda, Engizisyon Mahkemesi cadıların yanında eşcinsel erkekleri de yakıyor. Ama 18. yüzyılda tıbbın psikiyatriyi daha fazla tanımlamasıyla birlikte eşcinsellik bir sapıklık olmaktan çıkartılıp tıbbi bir söylemle ele alınmaya başlanıyor. Heteroseksüellik sağlıklı ve geçerli cinsel yönelim olarak varsayılınca sadece eşcinsellik değil, diğer bütün cinsel yönelimler de cinselliğin dışında bırakılıyor. 20. yüzyıla gelindiğinde eşcinselliği tedavi çabalarında gözle görülür bir artış yaşanıyor. Gerek devlet politikaları gerekse toplumların sözüm ona istekleri doğrultusunda eşcinselliğin tedavisinde çok sayıda girişimde bulunuluyor. Fakat tedavilerin bir sonuca ulaşamaması sonucunda, birer heteroseksist kurum olan Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) 1973'te ve Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) 1993'te eşcinselliği hastalık listesinden çıkarıyor.

- Davranışçı yaklaşımlar eşcinselliğin "tedavisinde" nasıl bir rol üstleniyor?
Rus fizyolog Ivan Pavlov'un deney köpeği, çıkış noktası. Bir deney köpeğinin varlık nedeni insanları değiştirmek; köpekleri değiştirmek değil. Köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneylerinden edinilen tecrübeler insanlara uygulanıyor. Tıp eşcinselliği bir hastalık olarak ele almaya başladıktan sonra düzeltmeye çalışıyor. Eşcinselliğin oluşma nedenlerini inceliyor. Davranışçı yaklaşımlar baba eksikliği ve sert anne figürü ve benzerini hastalık kapsamındaki koşullanmalar olarak ele alıyor.

- İsterseniz "terapi" çeşitlerine geçelim. Elektroşok "terapi"sinden söz eder misiniz?
Elektroşok bir dönem ağır depresyon ve psikoz hastalarının tedavisinde kullanılmış. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde hala uygulanıyor. Elektroşokta beyne çok yüksek miktarda bir akım vererek reset atıyorsunuz. Elektroşok beynin yeniden yapılanmasını sağlıyor. Bu yöntem eşcinsellerin terapilerinde de kullanıldı.

- Testosteron (erkek cinsiyet hormonu) "terapi"sinden bahseder misiniz?
Eşcinselliğin kökenlerinde fizyolojiyi görenlerin başvurduğu bir terapi. Eşcinsellerde hormonel bozukluğa yol açan bir genin olduğunu düşünüyorlar. Örneğin, Naziler de eşcinsellerin tedavisinde testosteron tedavisine başvurdu. 12 tane eşcinsele kasıklardan yüksek dozda testosteron hormonu verdiler. Bunlardan iki tanesi hayatını kaybetti. Testosteron tedavisinin uygulanması Almanya'yla sınırlı kalmadı. Avrupa ve Amerika'da da uygulandı. 1950 ve 1960'larda yapılan tedavilerde bir erkeğe testosteron verilmesinin onun kadınlara yönelmesini sağlamadığı tersine daha fazla sayıda erkekle ilişki kurma arzusunun doğmasına yol açtığı görüldü. Çünkü testosteron doğası gereği aslında bir kadına ilgi duymasını sağlamıyor. Sadece cinsel arzunun ve aktivitenin artmasına yol açıyor.

- Tiksindirme "terapi"sinden söz eder misiniz?
Eşcinselliğin kökenlerinde yanlış koşullanma sonucunda oluşmuş bir öğrenmenin olduğunu düşünenlerin kullandığı bir terapi. Tiksindirme terapisinde amaç, kişinin eşcinselliği rahatsızlık ve tiksinti uyandıracak bir uyaranla özdeşleştirmesini sağlayarak davranışından vazgeçirmektir.

- 1973'te APA'nın ve 1993'te Dünya Sağlık Örgütü'nün eşcinselliği hastalık listesinden çıkarmalarına rağmen Türkiye'de eşcinseller neden hâlâ tedavi edilmeleri gereken hasta kişiler olarak görülüyor?
Batının tasvip etmediğimiz yönlerini almayan ama beğendiklerini de bünyesine katan karmaşık bir toplumsal yapımız var. Dolayısıyla lahmacun kola gibi karmaşık görüntüler ortaya çıkabiliyor. Bu nokta bizi tarihsel bir analize götürüyor. Türkler İslam'dan önce kadın ve eşcinsellik konularında bu kadar tutucu değildi. Hatta bu konularda bugün anlamakta güçlük çektiğimiz bir hoşgörüleri bile vardı. Buna Osmanlı da dâhil. Ama Tanzimat'la birlikte Avrupalılaşmanın etkisiyle Osmanlı'da cinsel bir tabulaştırma ortaya çıktı. 19. yüzyıl Avrupa'sı oldukça heteroseksistti. Doğruyla yanlışı ayıran kiliseye bilim itiraz etmekle birlikte farklı bir söylem de geliştirmedi. Avrupa'dan Osmanlı'ya gelen değerler arasında cinsel tabular da mevcuttu. Tazminat'ı izleyen olaylar -Osmanlı'nın yıkılması, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması- o kadar kanlı ve şiddetli olaylardı ki insanların cinsel özgürlüklerin de aralarında olduğu hak ve özgürlükleri düşünme gibi bir lüksleri olmadı. İnsanlar canlarının dertlerinde olduğundan çok doğaldı. İnsanlar, sultanlıktan birden bire bir yarımadaya sıkıştırılmış gibi düşünüyor kendini. Buna alışamıyorlar. Avrupa'ya ulaşmaya çalışıyorlar. Ama giremiyorlar. İnsanlar gibi toplumların da kendi tarihleri var. Türkiye toplumunun bugünü dününden bağımsız değil. Bu açıdan bakınca Türkiye'de hem Avrupa'dan gelen kıstaslara ihtiyaç var, hem de bu kıstasları kendi üretmediğinden bir haset de var. Dolayısıyla toplumsal ve kültürel unsurları birleştirip bize ait kılmak gibi bir çabamız var. Ama söz konusu bilim olduğunda bunları kültürelleştiremiyorsunuz.

- Daha somut olarak ifade edebilir misiniz?
Türkiye toplumu iki erkeği ancak kavga ederken yan yana görmeye alışmış. Yeri geldiğinde erkeklerin kavgasını bir kahramanlık olarak görüyor. Ama erkeklerin öpüşmesini aşağılık bir tavır olarak algılıyor. Erkeklerin birbirini sevmesine alışık değil. Türkiye'deki psikolog ve psikiyatrlarımız da bu topraklardan çıkan insanlar.

- Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Başkanı Cem Keçe'nin "Eşcinselliğin tedavi edilebilir bir hastalık olduğu" yönündeki sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
100 yıldan uzun bir süredir eşcinselleri dönüştürmeye veya tedavi etmeye yönelik çalışmalar sürüyor. Ama çalışmaların istedikleri sonuçlara ulaşmak şöyle dursun insanların hayat kalitelerini düşürdüğü görüldü. Cem Keçe'nin "Eşcinsellik Kader Değildir" isimli kitabını almadım. Çünkü almak istemiyorum. Ama internet sitesinden ve blogundan o kadar çok bilgi yolluyor ki bu kaynaklardan edindiğim bir bilgim var. Kitabının bilimsel olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, eşcinselliği 12 dala ayırıyor. Ama dünyada böyle bir standart yok. Bu süreçte insanların bu tarz kitaplardan zarar göreceğini düşünüyorum. Ama bu konuda sıkıntı yaşayanlara da hak veriyorum. Çünkü bilgileri yok. Kimin kendilerine yardımcı olabileceğini bilmiyorlar. Bana Cem Keçe bu boşluğu kullanıyor gibi geliyor.
 


Etiketler: insan hakları, sağlık
Nefret