30/04/2020 | Yazar: Buse Üçer

Zorunda olmadığımız halde hayvanları kullanıyor olmamız; doğrudan değiştirmemiz mümkün olduğu halde değiştirmediğimiz türcü alışkanlıklarımız bize ya da “bizim dünyamıza” değil başka insan dışı hayvanlara ve “hepimizin dünyasına” zarar veriyor.

Eşitlik ve özgürlük üzerine sesli düşünmeler                                                            Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Buse Üçer | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Buse Üçer

Covid-19 salgını dolayısıyla karantina günlerinde Kaos GL dergisi 170. sayısı yazıları KaosGL.org okurlarıyla buluşuyor.

Ayrımcılık sahi tam olarak nedir?

En basit anlamıyla bir konuda, durumda, zamanda rastgele bir kıstas seçip bu kıstasa bağlı olarak bireyleri ötekileştirmektir. Ayrımcılık dediğimiz olgu aslında iktidar-güç dediğimiz dikey hiyerarşi ile doğrudan bağlantılıdır. Biz-onlar ayrımı politikayı ayakta tutan en temel argümanların başında gelir. İktidarını sağlamlaştırmak isteyenler yüzyıllardan beri bir düşman yaratma yolunu seçmiştir. Dünyanın ilk ayrımcılık biçimlerinin kökenlerinde ne olabilir?

İnsanın ilk korkusu ve düşmanı olan doğaydı. Hayatta kalmak için insanlar korktukları şeyle savaştı ve üzerinde hâkimiyet kurma yolunu seçti. Bunun için hayvanları evcilleştirdi, hayvanlar üzerinde tahakkümünü sağlamlaştırdı, özel mülkiyet denilen kavramı geliştirdi, insanlar ve insan dışı hayvanları köleleştirildi. Çitler çekti, sınırlar oluştu. Bu sınırları korumak için savaştı; sayısını da çoğaltması gerekti. Ana yerli olan toplumlarda “Kibele” gibi kadın tanrı modelleri dönüşerek yerini erkek tanrı modelleri yerini aldı. Erkek olarak yeniden şekillenmesi bizlere aynı zamanda ataerkilliğin gelişimi ile ilgili bilgiler de veriyor. Hamileliğin, üremenin kontrol edilebilmesi için kadınların bedenlerine müdahale edildi. Topluluklar kabilelere; kabileler devletlere; devletler imparatorluklara dönüştü.

Bu sonsuz büyüme neler getirdi? Asıl soru: iktidar olan muktedir olmak için neler getirmek zorundaydı? 

Bu sonsuz büyüme peşi sıra pek çok ayrımcılık biçimini getirdi. Yaşı, rengi, ırkı, görünüşü, engeli, cinsel yönelimi ve daha akla gelmeyen pek çok nedenle insanlar arasında ayrımcılıklar gelişti. Ancak insanlar bu ayrımcılıklarla mücadele etmek için pek çok pratik geliştirdi. Feminizm, sosyalizm, LGBTİ+ aktivizm, ırkçılık karşıtı mücadeleler…

Nitekim tüm bu mücadeleler belli kazanımlarla sonuçlandı ve bu kazanımlar sürüyor. Zaman zaman geriye giden haklar mücadele ile ileri taşınıyor. Hayvan hakları mücadelesi ise bu insan odaklı politikalar içerisinde maalesef görünmez oluyor. Bunun en büyük nedeni ise tıpkı çocuk hakları mücadelesi gibi özneler mücadeleye tam manasıyla katılamıyor. Hatta çocuk hakları mücadelesinden bile yapısal durumu nedeniyle geride kalabiliyor. Çünkü hayvan hakları mücadelesinde özneler hiçbir zaman haklarını istediklerini -yıllar geçse de- söyleyemeyecek. Hayvanları da tıpkı diğer ayrımcılık biçimlerinde yapılan gibi alakasız kıstaslarla değerlendiriyoruz. Bunlar; zekâ, alet kullanımı, konuşabilme, görünüş gibi kıstaslar. Oysa her birini sadece insan üzerinden düşünsek zekâ geriliği olan, alet kullanamayan, konuşma yetisi olmayan, farklı görünen bir insanı yıllarca hamile bırakıp bebeklerini satıp en sonunda ölüsünden para kazanmaya ya da bambaşka biçimlerde köle olarak kullanmaya barbarlık demek hafif kalırdı. Bu noktada yerine konuştuğumuz hayvanların haklarını savunma nedenimizi tekrar hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum. Elbette duyguları olan hassas insanlar olabiliriz ancak bu hayvanlara acıdığımız için haklarını savunduğumuz anlamına gelmez. İnsan dışı hayvanların, insanlara benzer şekilde hissedebilirliğe sahip olmaları en temel hakları olan mal olmama hakkına sahip olmaları için yeterlidir. Bu ise yeterince güçlü bir argüman olarak elimizin altında bulunuyor.

İnsan dışı bir hayvanın yaşamasındaki kararımız tamamen his mi olmalıdır?

Burada bilinç bize bir kapı açıyor. Çünkü sinir sistemi rahatsızlıkları sebebiyle felç olan herhangi hayvan aslında bilinç üzerinden de yaşama hakkına sahiptir. Biz insanlar için yaşama hakkını salt hissetmekten ibaret saymazken hayvanlar neden böyle yapalım? Hissedebilen derken şöyle bir açılım yapmak bizlere yardımcı olabilir: yaşamdan bir çıkarı olması, acıdan ve ölümden kaçınması. Eşit ve özgür bir yaşamın sağlanması her bilinçli canlının isteğidir. Burada en önemli nokta mal olmama hakkıdır. İnsanlar sahip olduklarını düşündükleri şeyler üzerinde her türlü hak iddia edebiliyorlar ve sistem tarafından bu konuda destekleniyorlar. Bizler “bazı veganlar” olarak buna itiraz ediyor ve eşitlik kavramının genişlemesi konusunda mücadele veriyoruz. Örneğin; bir çocuk oy veremiyor ya da suç işlediğinde yetişkin biri gibi cezalandırılmıyor. Bizim savunduğumuz eşitlik ve özgürlük anlayışı kişinin haklarını somut durumlarının tahlilleri sonucu istemesini amaçlıyor. Bu nedenle eşit haklar; aynı haklar anlamında kullanılamaz.

Burada asıl olarak değinmek istediğim şey ayrımcılık karşıtı mücadelenin aslında insan merkezlilik illetinden kurtulamamış olmasıdır. Erkek bir işçiyi patronu sınıfsal olarak, o işçi iş arkadaşı olan başka bir işçiyi ırkını hedef alarak, ırkçı şiddete maruz kalan işçi evde karısına cinsiyeti nedeniyle şiddet uygulayarak, ebeveynler yaşı nedeniyle çocuğa seçimleri konusunda baskı yaparak, çocuk sokaktaki hayvanlara sadece yapabildiği için işkence ederek…

Bu şiddet sarmalı bu kadar basit olmasa da sürüp gidiyor. Bu ayrımcılık biçimlerinde şiddet hiyerarşisinde en aşağıda kalan çoğu kez hayvanlar oluyor. Ayrımcılığa uğrayan kişinin bir başka kişiyi ezmesine “kiyerarki” deniyor. Eğer gerçek bir eşitlikten bahsediyorsak ve kendimize ayrımcılık karşıtı diyorsak bizi ezen olmaya zorlayan sisteme karşı mücadele etmek durumundayız. Vegan olmak ise bu mücadelenin önemli bir parçası.

Veganlık nasıl bir politika?

Veganlık kolaydır ve uygulanabilirdir.[1] Dönüşüme kendimizden başlarız, gündelik hayatımıza doğrudan müdahil olduğundan çok daha somut biçimde ilerleriz. Bu ise umutsuzluğun örgütlenmeye çalışıldığı dünyada değişime yönelik umutlarımızın yeşermesi için iyi bir nedendir. Çünkü insan yaşadığı kişi olur.

Vegan hareket hangi alanlarla kesişiyor?

Aslında vegan hareketi her alanla kesiştirmek mümkün. Hak mücadelelerinin tamamı ile ortak bir çatı altında sayılabilir ancak çarpık pragmatist bir politika ile kesiştirmek hak mücadelelerine yarardan çok zarar veriyor. Bir düşünelim bu mitleri:

“Bir kadın bir inekle, tavukla cinsiyeti bakımından daha kolay empati kurar.  Feminist birisi kesinlikle vegan olmalı.”

“Ekolojik birisi Dünya'ya en çok zarar veren sektörlere destek olmamalıdır.  Bu nedenle vegan olmak zorundadır.”

“Sağlığını düşünen bir insan kanser, kalp hastalığı yaptığını bildiği besinleri tüketemez. Hayvansal gıdalar sağlıksız gıdalardır. Bu nedenle vegan olmak zorundayız.”

Oysa herkes eşit derecede vegan olma sorumluluğu taşır ve tüm bu mitler insan merkezciliği örgütleyen türcü yaklaşımlardır. Kadınları doğa/duygular/mistisizm ile daha yakın gören ikili ayrımcılığa dayanan bu bakış açısı bizi cinsiyetçi hatta fobik bir noktaya götürür. Çünkü her kadın doğurmak zorunda olmadığı gibi doğurma yetisi de olmayabilir. Ayrıca “annelik” toplumsal normlarla oluşturulmuş ve kadınlar için baskı unsuru haline gelmiş bir kimliktir. Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele ederken kişiler kendileri bir ayrımcılıkta elbette bulunmamalıdır. Bu kendileri ile çelişmelerine neden olur. Vegan olmak sorumluluğumuzdur, dünyayı kurtarmak için bir tercih değildir. Vegan olmanın ekolojiye oldukça pozitif bir yansıması vardır. Ama tüm bu ekolojik yıkımında kapitalizmle de doğrudan bağlantısı vardır. Bu ekolojik krizin faşist diktatörlerin sermaye ile kurdukları ekonomik çıkar ilişkileri ile bağlantıları oldukça güçlüdür. Brezilya'daki yağmur ormanlarının yok edilmesinde en büyük sorumlu sermaye ve Bolsenaro[2] hükümetidir. Sadece vegan olmak değil antikapitalist mücadele vermek de ekolojik yıkıma karşı direnmenin bir ayağıdır. Hatta mecburiyettir. Tüm dünya vegan olsa da açlık -gelir dağılımı bu derece adaletsiz olduğu sürece- bitmeyecek, ekolojik kriz çözülmeyecektir.

Tüm bunlar birbirleriyle iç içe geçmiş birtakım krizlerdir. Yani iklim krizini tüm bu krizlerden bağımsız olarak tartışmak bizi ileriye taşımak bir yana yanlış çıkarımlara sürükler. Hedefimiz olan ayrımcılıkları yok etme noktasında riskli bir alana çeker. Ekoloji ve hayvan hakları bağlantısını açıklarken vegan olmanın ekolojiye katkılarını söylemeden geçmenin doğru olmadığı kanısındayım. Ama savaşlarda ölen, işkence gören, toplama kamplarında tutulan insanların karbon ayak izi değil, yaşadıkları hak ihlalleri asıl konumuz olurken hayvanlarda neden sera gazına odaklanıyoruz?

Çünkü insanların mal, köle olmama, özgür yaşama haklarından eminiz. Ekoloji/hayvan hakları kesişiminde ise odağımızı kaybetmemiz daha kolay. Bu nedenle yürüttüğümüz politikalarda son derece hassas olmak zorundayız. Özellikle de hayvanlar adına konuşurken başkası adına konuştuğumuzu unutmamalıyız. Bu konuşma sırasında “veganlık eşittir sağlık” diyerek veganların omuzuna sağlıklı olma yükü bindirmek ne kadar doğrudur?  Sağlık konusunda da çok ciddi getirileri olan bitkisel beslenme ancak dengeli ve düzenli olursa yararlıdır. Sağlıklı olmak kişinin bir tercihidir; vegan olmak ise sorumluluğudur.

Tüm bu yazmış olduklarım elbette ki bütün bir vegan hareketi bağlayan ya da tüm hareketin fikirlerini yansıtan bir yazı değildir. Ancak bu yazının yazılma amaçlarının başında vegan hareket içerisindeki taciz, şiddet, sınır ihlalleri ve insan merkezci pragmatist vegan politikalar etkili olmuştur. Ancak politikleşme sürecinde olan vegan hareketin direniş potansiyeli zannedilenin çok üzerinde. Umudumuzu yitirmeyelim; bir gün veganlar arasında gerçek bir yoldaşlık ilişkisi oluşacaktır. Bu yazı ise benden umuda bir adım olsun.

Hayatımızdaki çelişkilerden kurtulmak istiyorsak karşımızdaki kişinin çelişkilerini aramaktan vazgeçip kendi çelişkilerimize dönelim. Zorunda olmadığımız halde hayvanları kullanıyor olmamız; doğrudan değiştirmemiz mümkün olduğu halde değiştirmediğimiz türcü alışkanlıklarımız bize ya da “bizim dünyamıza” değil başka insan dışı hayvanlara ve “hepimizin dünyasına” zarar veriyor.

Sınıfsız, sınırsız, özgür, vegan bir dünya!

Bu yazı 9 Kasım 2019 tarihinde kaybettiğimiz hayvan özgürlüğü aktivisti Burak Özgüner’e ithaf edilmiştir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: yaşam, ekoloji
Nefret