05/12/2019 | Yazar: Sibel Yükler

Bir trans özne, söylemimizin ya da eylemimizin transfobi içerdiğini, dışlayıcı olduğunu söylüyorsa özür dileyip dikkat etmek politik duruşumuzun bizatihi bir parçası değil mi?

Feminist bir yöntemle transfobiye bakmak Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Sibel Yükler | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Sibel Yükler

“Sosyolojiye başladığım andan itibaren gerçekten nasıl bir toplumda yaşıyorum, ben nasıl bir insanım, hangi kelimelerle konuşuyorum, geleceğimi nasıl kuruyorum sorularına yanıt aradığım için toplumun bilinmeyen yerlerinde biraz kendimi de aradım. Çünkü insan sadece kendi bulunduğu çevreyi değil, dışladığını da tanıyarak kendine bakmış oluyor.”

Bu sözler, Sosyolog Pınar Selek’in araştırma kitabı Maskeler Süvariler Gacılar üzerine verdiği bir söyleşiden. İki gündür Twitter’da dönen transfobik söylemler üzerine düşünürken aklıma doğrudan Pınar Selek geldi. Zaten ne vakit translarla ilgili dışlayıcı, deneyimden uzak ya da fobik söylemler ortaya atılsa aklıma hep Pınar Selek gelir. Onun aylarca, yıllarca translarla yan yana yaşayarak transların hayatını, neler yaşadığını, ne deneyimlerden geçtiğini ‘içeriden’ izlemesi, birlikte deneyimlemeye çalışması, öznenin yanında özneleşmeden ama özneyi de nesneleştirmeden var olmaya çalışması, akademide lubunyalar üzerine araştırma oluşturması, polisin-devletin-toplumun işkencesini akademide ve feminist harekette ifşa etmesi ve tüm bunları yaparak hiyerarşiyi karşısına alması bir feminist olarak bana hep rehberlik etmiştir: Çünkü kendinde deneyimlemediğin başka bir deneyimi, üstencil bir dil ya da dışarıdan bir tavırla yaklaşarak değil, içinden bakmaya ve kavramaya çalıştığın bir ilişkiyle anlayabilirsin.

Öznenin deneyimi

Ama zaten feminizm de bize özneyi nesneleştirmemeyi, öznenin deneyimini esas almayı, tecrübe etmediğimiz bilmediğiniz deneyimleri dinlemeyi, üstencil ve hiyerarşik olmadan kavramayı, dayanışmayı, öğrenmeyi, deneyimleri yok saydığımız yerlerde özür dilemeyi öğretmedi mi? Bir özneyi özne kimliği üzerinden incittiğiniz, fobik davrandığınız, dışladığınız, zorbalığa maruz bıraktığınız (alay etmek mesela) söyleniyorsa feminist yöntem burada bize şunu hatırlatır: Anlamalısın, özür dilemelisin, dikkat etmelisin. Bilinçli ya da bilinçsiz yaptığımız eylem, esasında özneyi fobik, cinsiyetçi, ayrımcı davranışlara maruz kaldığı o çemberinin içine sıkıştırmaya ya da eylemin boyutuyla değişkenlik göstermek üzere tüm bunlardan oluşan travmalarının tetiklemesine sebep olabilir. Çünkü Pembe Hayat'ın 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü açıklamasında bahsettiği gibi, “Yaşamın her alanında transfobik nefretten kaynaklanan ayrımcılığın açık hedefi haline gelen translar; sokakta yürüyemiyor, akademide var olamıyor, sağlık hizmetlerine erişemiyor, iş bulamıyor, yaşayamıyor.”   

Transfobi bir ifade özgürlüğü değildir, tıpkı mizojini gibi. “Şurada istediğimiz gibi hitap edemeyecek miyiz?” diye sosyal medyada veya kamuya açık bir alanda yaptığımız bilinçli/bilinçsiz her transfobik söylemin, aslında toplumsal ve politik anlamda transların varoluşunu hedef alan, nefretin öznesi ederek hedef gösteren söylemlerden farksız olduğunu anlamamız gerekir. Ya da daha açık ifadeyle, “ne bileyim ben beyanını, kadın mı erkek mi ne bileyim?” dediğimiz şeyin, toplumsal yaşantıda transların sokakta, okulda, işte rahat hareket edememesine, her an taciz edilmesine ve her an öldürülmesine sebep olan “erkek misin kadın mısın?” söyleminden zerre farkı olmadığını bilmemiz gerekir. Çünkü Pembe Hayat’ın açıklamasındaki gibi, “Anayasa ve yasalarca tanımlanmayan nefret, çeşitli formlara bürünerek her gün, her an varoluşumuzu hedef haline getiriyor ve birçok trans bu nefretin hedefi haline geliyor. Aile, okul, üniversite, çalışma hayatı, iş hayatı, sokak, adliye koridorları?”

Bir mücadele alanı: Söylem

Feminist olmamız, bir cis kadının, bir trans kadının ya da herhangi bir LGBTİQ+’nın toplumsal alandaki zorbaları ya da failleriyle, farkında olarak ya da olmayarak benzer eril şiddet içeren cümleler ve bahaneler üretmenizin önündeki en büyük engel olmalı. Zaten her şeyden önce bir feministin yıllardan beri mücadelesini verdiği yegâne alanlardan biri de söylem ve kavramlar değil mi? Erkek şiddetini kavramsallaştırmak için onca yıl mücadele verirken, eril akıl feministlerin karşısına “abartmayın, dokundurmayın, erkekleri harcamayın siz de canım” diye çıkmadı mı? Kadına yönelik şiddeti her yıl mor gözlü kadın görselleriyle paylaşan medyaya karşı, faili işaret ederek bunun bir erkek şiddeti olduğunun, kadınların şiddetin görselleştirilmesine nesne edilemeyeceğinin mücadelesini vermedik mi? Küçükçekmece Belediyesi’nin “Beni kocam öldürdü”, “Beni oğlum öldürdü” yazılı, doğrudan faili işaret eden afişleri de toplumun ve devletin tepkisini sırf bu yüzden çekmedi mi?   

Trans varoluşu ve trans cinayetleri meselesi, yalnızca belirli gün ve haftalarda ya da bir trans katledildiğinde anılıp bunun dışındaki günlerde “gettosu”na itilecek bir mesele değil. Tam da Pınar Selek’in dediği gibi, “çünkü insan sadece kendi bulunduğu çevreyi değil, dışladığını da tanımalı”, işte o zaman “kendine bakmış oluyor.”

İçeriden birliktelikle ‘kendine bakmak’

Peki neden? Kendimden örnekle. Ben bir cis kadınım ama hetero değilim, biseksüelim. Feministim, gazeteciyim. 12 yıllık meslek hayatımda, daha önce aynı deneyimi paylaşmadığım binlerce insanın, olayın hikâyesini dinledim, yazdım. Cinsel istismara uğrayan çocuklardan tecavüze uğrayan kadınlara kadar, evlilik içi tecavüze uğrayan, kocası tarafından yıllarca bir odada işkence edilen, yoksulluktan sebep intihara sürüklenen ya da öldürülen onlarca kadının da hikâyesine dokundum, yazdım… Ya da Orta Karadeniz’in en ortasında bir taşrada doğmam, Sur’un göbeğinde evleri bombalanan, Nusaybin’de göçe zorlanan, paramparça edilmiş bedeni köy meydanında bilhassa sergilenen insanları tanımam, yazmam ve hikâyelerini bilmem, mücadelelerine omuz vermem önünde engel oluşturmadı. Hetero değilim ama trans kadın da değilim, cis kadınım. Yine de bu durum, trans deneyimlerini dinlemem ve kavramam önünde de engel oluşturmadı. Ankara’nın Küçükesat semtinde yaşarken komşularımın trans kadın oluşu hayatımın kilometre taşlarından biridir mesela. Benim de trans hayatını içeriden deneyimimlem esasen böyle başladı.

Kentlerin uçlarına itilmiş gettolara karşın, hem alt sınıfı hem orta sınıfı iç içe barındıran, kentin en merkezî semtlerinden biri olan Küçükesat’ın, transların yerleşim yerlerinden biri olması pek kıymetliydi. Kentin orta yerinde bir transın görece daha rahatça yaşayabilmesi, yine görece sokaklarında daha rahat yürüyebilmesi semtin havasından suyundan kaynaklanmıyordu elbette. Trans kadınlar, Eryaman Olayları gibi Esat Olayları da yaşamıştı ve Esat transların mücadelesiyle, direnciyle Esat bir yerleşke haline getirilmişti. Örneğin, Küçükesat ya da Tunalı gibi görece “orta sınıf”ın yaşadığı bir semtte transların rahatlıkla gidebileceği bir kuaförün olması, “marjinalleştirilecek” değil kıymet verilecek bir olay. Çünkü her şeyden önce transların önce yaşama sonra barınma, sağlık, çalışma, eğitim haklarına erişiminin ne boyutta olduğunu bilmek gerekiyor. “Ne dedim ben şimdi?” üzerine yapılan onca tartışmaya verilen enerji ve “dayanışma?”, örneğin transların ‘gettolara mahkûm edilmeden’ nasıl yaşayabileceğinin üzerine yürütülebilseydi keşke.

Örgütlü katliam: Trans cinayetleri

Trans kadın cinayetleri kadın cinayetleridir ve bizatihi politiktir. Çünkü trans cinayetlerinde Avrupa birincisi, dünya dokuzuncusu olan Türkiye, yine Pembe Hayat’ın dediği gibi, “kurumsallaşan nefreti ve transfobisiyle transların yeryüzündeki cehennemi haline dönüşüyor.” Bu yüzden, her an onlarca transın ölümle burun buruna olduğu, transların sadece trans olduğu için katledildiği bir gerçekte transfobi hafife alınarak alay konusu edilecek bir mesele değildir: bizatihi nefret suçudur. Örgütlü erkekliğin, örgütlü heteroseksizmin failliğinde yapılan bir katliam biçimi; trans cinayetleri. Trans kadınlar kadın oldukları ve trans oldukları için öldürülüyor. Bu kadar.

Hak odaklı habercilik yapanlar iyi bilirler, “yayın anlayışı ve ilkeleri”niz sizin meslekî bir sorumluluğunuzla birlikte en çok okura karşı sorumluluğunuzdur. Örneğin Holokost’u, trans cinayetlerini, hayvan katliamlarını, cinsel saldırıları, mülteci/yabancı düşmanlığını, soykırımları gerekçelendiren, olumlayan haberlere, yazılara yer vermeyeceğinizi belirlersiniz. Hak odaklı habercilikte devletin/failin dilini ve konumunu değil, öznenin dilini ve konumunu ön plana çıkarırsınız. Şayet hak odaklı habercilik yapıyorsanız en başta her türlü ayrımcı ve ırkçı yayıncılıktan uzak durmalısınız. Bu anlayışla, editör ya da muhabir en basit yöntemle kendini mağdurun/öznenin yerine koyar ve şu soruyu sorar: Ben olsam ne yapardım, ben olsam ne hissederdim?

feminist-bir-yontemle-transfobiye-bakmak-1

Semih Özkarakaş çiziminin hatırlattıkları

Semih Özkarakaş’ın çizimi bana bir kadın olarak maruz kaldığım zorbalığı hatırlatırken, cis kadın olmanın bana sağladığı bazı ayrıcalıklı durumları da hatırlattı. Mesela, bu çizim bana, bir cis kadının kıyafeti sebebiyle uğradığı tacizin aynısını trans kadınların da yaşadığını hatırlatırken; benim bir cis kadın olarak girdiğim ortamlardan nefret bakışlarıyla kovulmadığımı, yolda yürürken Kabahatler Kanunu’ndan ceza kesilmediğini, ev sahibimin iki katı kira almadığını, “ibne” “top” “karı kılıklı” diye sokakta yüzüme tükürülmediğini, cam tavan olsa dahi akademide kalabildiğimi ya da en azından istediğim bir iş kolunda iş bulabildiğimi, aile zorbalığına maruz kalmıyorsam eğitim hakkımın önüne geçilmediğini, eğer heteroseksüel isem asla cinsel yönelimimle baskı görmediğimi ya da bir trans gibi yaşamın her alanında nefret suçuna maruz kalmadığımı da hatırlattı.

Mizojini ve patriyarkanın her koluyla mücadele eden bir kadının, trans kadınların yaşamının büyük bir kısmını nefret söylemleriyle ve peşi sıra gelecek nefret cinayetleri ihtimâliyle sürdürdüğünü bilmesi ve bununla da mücadele etmesi gerekmiyor mu? Çünkü fail aynı fail; heteroseksist militarist patriyarka. Kadının (trans-cis fark etmeksizin) beyanı da transın da beyanı esastır. Görünüşünden ötürü bir kişiye kimlik atamak, söylem üretmek, dışlamak vs. başlı başına zorbalığın tâ kendisi. Transfobinin Z raporu nefretten oluşur. Bu nedenle, bir trans özne, söylemimizin ya da eylemimizin transfobi içerdiğini, dışlayıcı olduğunu söylüyorsa özür dileyip dikkat etmek politik duruşumuzun bizatihi bir parçası değil mi?

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kadın, nefret suçları
Nefret