16/12/2013 | Yazar: Sinan Birdal

Haklar söylemi siyasi özneleşme süreci için şüphesiz gereklidir ancak yeterli değildir.

Sinan Birdal | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Sinan Birdal
Modern siyasetin lügatını ve gramerini haklar söylemi oluşturuyor. Günümüzde hak kavramına atıf yapmayan bir siyasi hareket ve eylem tasavvur etmek zor. Haklar söyleminin genişleme ve farklı grupları özneleştirme potansiyeli tarihsel olarak reddedilemez. Ancak bu söylemi siyasi çıkar ve değerden bağımsız veya bütün siyasi pozisyonların ortak paydasını oluşturan bir alan olarak görmek yanıltıcı olur. Siyaseti temsili demokrasinin kurumlarına hapseden parlamenter sistemin ideolojisi olan uzlaşma doktrini, haklar alanını farklı siyasetlerin taleplerini ifade ettiği tarafsız ve evrensel bir kamusal alan olarak kurgular (Badiou 2011). Böylece siyaset günümüzde hakim olan liberal demokraside çokkültürcülük ve çoğulculuk kavramlarına indirgenir. Žižek’e göre siyasi alanın daralması ekonomi ve toplum alanındaki yakıcı siyasi sorunların uzmanlara tevdi edilen teknik sorunlara dönüştürülmesiyle ilgilidir: “Siyaset alanının giderek uzman toplumsal yönetim tarafından ikame edildiği siyaset-sonrası çağda, elde kalan tek meşru çatışma kaynakları kültürel (dini) veya doğal (etnik) gerilimlerdir.” (Žižek 2005: 117)
 
Günümüzde LGBT haklarına ilişkin tartışmalar da ya yaşam tarzı ve kimlik gibi kültürel ya da cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi biyolojik ve doğal kavramlar üzerinden yürütülüyor. Sedgwick’e göre her iki argüman da doğa ve kültüre ilişkin pek sorgulanmamış düşüncelere dayanıyor ve bu açıdan barındırdıkları siyasi riskleri görmezden geliyor. Cinsellik ve toplumsal cinsiyeti kültürel bir olgu olarak gören yaklaşım genelde kültürün doğaya nazaran daha kolay değiştirilebildiğini varsayıyor. Ancak bu yaklaşım aynı zamanda kültürel alanda eğitim, din, psikoloji vs vasıtasıyla LGBTfobik müdahalelerin etkili olabileceği düşüncesine de kapı aralıyor. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin doğuştan kaynaklandığı ileri süren yaklaşım ise doğanın değiştirilemez olduğu kabulünden yola çıkıyor. Ancak genetik mühendisliği ve biyolojik müdahalenin günümüzde geldiği aşamayı göz önünde bulundurursak doğalcı yaklaşım da LGBTfobik müdahalelere karşı etkili bir savunma sağlayamıyor. Dolayısıyla her iki yaklaşım da LGBT’leri ortadan kaldırmaya yönelik olası siyasi müdahalelere etkisiz kalma riskini taşıyor. Sedgwick’e göre LGBT’lerin yok olması arzusu varoldukça LGBT’lerin kökenine dair sorular kaçınılmaz olarak tehdit edici oluyor (Sedgwick 2008: 40-44).
 
Türkiye’deki LGBT hareketi içinde hem çokkültürcülük kavramına dayanan kültürel tanınma talepleri hem de doğuştan gelen ve devredilemeyen haklar kavramına dayanan insan hakları talepleri mevcut. Bu bağlamda LGBT olmayı ister bir kültürel kimlik ister doğal bir özellik olarak algılayalım içinde varolma mücadelesi verdiğimiz siyasi ve hukuki evrenin bize dayattığı kısıtların farkına varmak ve siyasi tahayyülümüzü bu evrenin eleştirisi üzerine inşa etmek zorundayız.
 
Mülkiyetçi bireyciliğin ideolojisi 
Günümüzde kullanılan hak kavramı Avrupa’da 16. yüzyılda ortaya çıkan ve temel işlevi modern ülkesel devleti meşrulaştıran doğa hukuku söyleminde ortaya çıktı. Bir yandan aristokrasinin siyasi gücünü yansıtan adet ve örf gibi gelenek hukuku, diğer yandan kilisenin gücünü kurumsallaştıran kutsal hukuka karşı modern devlet egemenliğinin meşruiyetini doğa hukukuna dayandırdı. Böylece bireylerin hak ve ödevlerini düzenleyen doğa hukuku, siyasi iktidarı ve şiddet tekelini merkezileştiren egemenin (erken modernitede kralın) emirleri ve yasalarının bireyin özgürlüğünün bir koşulu olduğunu vaazetti. Doğa hukuku kuramına göre siyasi otorite olmadığı için “insanların birbirinin kurdu olduğu” doğa durumu bireylerin doğal haklarını güvence altına alamıyordu. Bu güvenceyi sağlayacak bir düzeni tesis etmesi için bireyler biraraya gelip bir toplum sözleşmesiyle devleti oluşturdu ve siyasi egemenlik haklarından böylece feragat etti.
 
Kökenleri Rönesans’ın “devlet aklı” kuramlarında yatan bu siyaset kuramında egemen devletin mantıksal öncülü egemen bireydir (Tuck 2001). Toplum sözleşmesinin geçerli olabilmesi için öncelikle bireylerin sözleşme yapma yetkisinin ve sözleşmeye konu olan bireysel hakların tanımlanması gerekir. Macpherson’ın belirttiği gibi bu siyaset kuramının varsayımları kapitalist piyasa ilişkilerine denk düşmektedir. Birey ve hak arasındaki ilişki mülkiyet kavramıyla bireyler arasındaki ilişkiler ise sözleşme kavramıyla açıklanır. Böylece modern siyasetin temeli olan haklar kapitalist piyasanın temel hukuki kavramları olan mülkiyet ve sözleşme kavramlarına dayandırılır. Macpherson bu kuramı “mülkiyetçi bireycilik” olarak tanımlar: “Birey ne ahlaki bir bütünlük ne de daha büyük bir toplumsal bütünün parçası olarak değil, kendinin sahibi olarak görülür” (Macpherson 1964: 3).
 
Soyut birey kavramının kapitalizm açısından gördüğü meşrulaştırıcı işlevi ve bireysel özgürleşme önünde nasıl bir engel oluşturduğunu Marx’ın Hegel eleştirisi bütün açıklığıyla ortaya koyar. Marx’a göre modern bir olgu olan soyut bir devlet kavramının ortaya çıkışı soyut bir özel hayat kavramının ortaya çıkmasına bağlıdır (Marx 1992: 90). Modern hukukta soyut bireyler arasındaki biçimsel eşitlik gerçek bireyler arasındaki maddi eşitsizliği gizlemektedir. Bireyleri toplumsal ilişkilerinden soyutlayan modern hukuk bireylerin arasındaki ilişkileri dışsal ve mekanik ilişkiler olarak tanımlar. Özel alan–kamusal alan ayırımı bu kavramsallaştırmanın bir ürünüdür. Marx hukuki kavramlar, ilkeler ve yasaları incelerken devletin toplumsal bir ilişki olduğunu ve bireyin toplumsal bir bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini gözönünde tutar. Ne devlet ne de birey hukuk dogmasının inanmamızı vaaz ettiği gibi bir bağımsızlığa sahiptir.
 
Heteroseksizmi aşmak 
Marx’ın modern hukuk eleştirisine paralel olarak feministler de hak sahibi birey kavramının mülk sahibi erkek modeline denk düştüğünü öne sürdüler (MacKinnon 1983, Brown 1995). Soyut birey, hukukun genelliği ve evrenselliği, özel-kamusal ayırımı, sözleşme kuramı gibi burjuva hukukunun temel kavramlarını patriyarkal bir düzenin ürünü olduğundan yola çıkan feministler ev içi emeğin sömürüsünden başlayıp kürtajdan cinsel tacize uzanan konularda bu kavramların kadınların maruz kaldığı tahakküm ilişkisinin nasıl gizlediğini ortaya çıkardılar. Feministlerin en önemli katkısı şüphesiz cinsellik ve cinsiyeti bireylerin sahip olduğu nesnel özellikler değil de toplumsal ilişkiler tarafından belirlenen olgular olarak kavramsallaştırmalarıydı. Marx sermaye ve emek birbirinden bağımsız üretim faktörleri olarak algılandığında aralarındaki değişimin rızaya dayalı, adil bir alışveriş olarak meşrulaştırıldığını ve böylece özgür bireylerin girdiği iş akdine dayalı piyasanın doğal bir mekanizma olarak algılandığına dikkat çekmişti. Feministler de özgür bireylerin kendi rızalarıyla gerçekleştirdikleri evlilik akdi ve girdikleri cinsel ilişkilerin mevcut cinsel tahakküm ilişkilerini doğallaştırdığını ileri sürdüler.
 
Bu eleştiriler LGBT hareketi ve hak savunuculuğu açısından büyük önem taşımaktadır. Nitekim mevcut hukuk düzeni içinde hak arayışı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin bireylerin doğal özellikleri olarak tanımlandığı bir çerçevede yürümektedir. ABD’de eşcinsel evliliklerin önünü açan Kaliforniya’daki 8 nolu Yasa Teklifi’nin iptali davasında LGBT hak savunucularının dayandığı temel nokta eşcinselliğin bireylerin doğuştan ve doğalarından kaynaklanan bir olgu olduğudur. ABD ve Avrupa’da LGBT hareketinde bu eğilim 1990’lardan bu yana giderek ağırlık kazanmıştır. Rahman ve Jackson’ın belirttiği gibi bu strateji eşcinsellerin eşitliğinin mevcut hukuk düzenini kökten değiştirmeden, dolayısıyla heteroseksüel ayrıcalığa bir halel getirmeden gerçekleştirilebileceği varsayımına dayanmaktadır. 8 nolu Yasa Teklifi davasındaki en önemli hukuki argüman eşcinsel evliliğin heteroseksüel evlilik kurumuna bir zarar vermeyeceği iddiasıydı. Ancak bu hukuki strateji LGBT’lerin Sedgwick’in belirttiği doğacı anlayışa sıkışması anlamına gelmekte: “Liberal haklar söylemine kayışın … eşcinselliğin biyolojik açıklamalarının giderek kabul görmesiyle elele gitmesi bir tesadüf değil” (Rahman ve Jackson 1997: 118).
 
Türkiye’deki LGBT hareketi ile ABD’de ve Avrupa’daki hareketler aynı hat üzerinde ilerlemiyorlar. Ancak ABD’de LGBT hareketinin savaş ve patriyarka karşıtı bir hareket olarak başlamasına rağmen 1990’lı yıllardan itibaren öne çıkan taleplerin bir yurttaşlık hakkı olarak orduya katılım ve bir medeni hak olarak evlenme olduğunu unutulmamalı. Marxist, feminist ve queer eleştirinin temel öngörüsü soyut bireye dayanan liberal demokratik kuramın hak kavramının önemli maddi eşitsizlikleri doğallaştırdığıdır. Gidererek yaygınlaşan “LGBT bireyler” söyleminin de gösterdiği gibi ülkemizdeki LGBT hareketi içinde cinselliğin toplumsal değil de bireysel bir olgu olarak tanımlanması eğilimi LGBT hak savunuculuğunun yükselişiyle beraber kabul görmektedir. Ancak cinsellik bireylerin bir özelliği olarak kabul edildiğinde liberalizmin mülkiyetçi bireycilik söylemine hapsolmak kaçınılmazdır. Haklar söylemi siyasi özneleşme süreci için şüphesiz gereklidir ancak yeterli değildir. Eğer heteroseksist ayrıcalığı ve tahakkümü aşacak bir siyasi hat izleyeceksek bireysel mülkiyetçiliğin ötesinde toplumsal kurtuluşu amaçlayan bir siyasi tasavvur şarttır. (Yardımcı Doçent, Işık Üniversitesi)
 
Kaynaklar: 
Badiou, Alain (2011) Against ‘Political Philosophy’. Metapolitics. Londra: Verso.
 
Brown, Wendy (1995) States of Injury: Power and Freedom in Late Modernity. Princeton: Princeton University Press.
 
MacKinnon, Catharine (1983) Feminism, Marxism, Method, and the State: Toward a Feminist Jurisprudence. Signs 8(4): 635-658.
 
Macpherson, C.B. (1964) The Political Theory of Possessive Individualism. Oxford: Oxford University Press.
 
Marx, Karl (1992) Critique of Hegel’s Doctrine of the State, Early Writings içinde. Londra: Penguin.
 
Rahman, Momin (1997) Liberty, Equality and Sexuality: Essentialism and the Discourse of Rights. Journal of Gender Studies 6(2): 117-129.
 
Sedgwick, Eve Kosofsky (2008) Epistemology of the Closet. Berkeley: University of California Press.
 
Tuck, Richard (2001) The Rights of War and Peace: Political Tought and the International Order From Grotius to Kant. Oxford: Oxford University Press.
 
Žižek, Slavoj (2005) Against Human Rights. New Left Review 34: 115-131.
 
Kaos GL Dergisi, Kasım-Aralık 2013, Sayı 133’te yayınlandı.

Etiketler:
Nefret