10/12/2015 | Yazar: Selçuk Candansayar

Bir tıp doktorunun bir hastayı incelemesi ile bir üfürükçünün cin araması arasında biçimsel bir fark yok.

Selçuk Candansayar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Selçuk Candansayar

Rahatsızlık ve hastalıklara karşı tüm insan toplulukları şu ya da bu şekilde bir tıbbi sistem oluşturmuşlar. Tüm tıbbi sistemler de sağlığı geliştirmek ve hastalıkları ortadan kaldırmak için çeşitli inançlar ve uygulamalar içeriyor. Ne kadar basit ya da karmaşık olursa olsun tüm sağlık hizmetleri ikili bir yapı üzerine temellenir: hasta ve iyileştirici. İyileştirici her türlü hastalıktan anlayan ve onları iyileştirmeye çabalayan ve bunun yanı sıra başka görevleri de olan bir “şaman” olabilir ya da tıp diploması olan bir aile hekimi ya da tek bir organın hastalıklarının tedavisi ile ilgilenen bir uzman. Sonuçta sağlık sistemi dediğimizde bir hasta ile bir iyileştirici var.

İyileştirici her kültürde iyileştirme işiyle uğraşan kişi: bir hekim, büyücü, şaman ya da başka bir kimse. Burada önemli olan, kişinin yaşantıladığı durumun kendisi ve çevresindekilerce rahatsızlık olarak kabul edilmesi ve hastalıkları iyileştirdiğine inanılan iyileştiriciye gidilmesi. İyileştirici de, kendisine rahatsız olduğunu söyleyerek gelen ya da zorla getirilen kişiyi özgül tekniğini dayandırdığı özgül kuramı ışığında inceler ve hasta ya da normal sonucuna varır. İyileştirici önce inandığı kurama göre belirlenmiş normallik sınırlarını aşan, bozan bir durum olup olmadığını araştırır. Böyle bir normallik dışına çıkma varsa bu kez yine dayandığı kuramın ürettiği bilgiyi kullanarak bu anormalliğin kaynağını bulmaya ve ortadan kaldırmaya çalışır.

Bu bağlamda bir tıp doktorunun bir hastayı incelemesi ile bir üfürükçünün cin araması arasında biçimsel bir fark yok. Her ikisinin de birbirinden çok farklı da olsa bir normallik kavramları, bu normalliğin anormalliğe geçmesi durumunda ortaya çıkabilecek görünümler ve anormalleşen durumu tekrar normalliğe dönüştürecek teknikleri vardır. Orta Çağ boyunca Engizisyon Mahkemeleri iki Dominikan Keşişin yazdığı Malleus Maleficarum (cadı tokmağı) adlı bir kılavuz kitaba dayanarak insanların (çoğunlukla kadınların) cadı olup olmadığına karar vermişler. Cadı oldukları anlaşılanların normalleştirilme işlemleri yakılarak öldürülmeleriydi. Günümüzde aynı kitaptaki cadılık belirtileri tıp kuramı ışığında değerlendirildiğinde yakılan kişilerin gösterdikleri belirtilerin epilepsi, şizofreni vb. hastalıkların belirtileri olduğu anlaşılıyor. Demem o ki, o zaman cadı denilmesine neden olan belirtileri olan kişilere bu gün bir doktor nörolojik ya da psikiyatrik bir hastalık tanısı koyacaktır. 

Hastalık kavramının olduğu her kültürde hasta ve iyileştirici kavramları da kendiliğinden var. Modernite öncesi toplumların görece yalın tıp sistemlerinin yanında modern toplumlarda tam bir tıbbi çoğulculuğun olduğu söylenebilir. Modern toplumlarda egemen paradigma olan biyotıbbın yanı sıra genel olarak alternatif tıp yöntemleri olarak adlandırılan çok çeşitli iyileştirme uygulamaları da yer alır.

Yerel tıp sistemleri folklorik ya da yerli (indigeneous) tıp uygulamalarını kapsar. Bu sistemler avcı-toplayıcı, tarım toplumlarında ya da ulus-devlette kırsal alanlarda yaşayanlarda bulunur. Üşütünce nane limon kaynatmak vb.

Bölgesel tıp sistemleri Güney Asya’da görülen Ayurveda ya da geleneksel Çin tıbbı gibi sistemlerdir. Her iki grupta yer alan tıp sistemleri daha ağırlıklı olarak bünyesinde bulundukları grup, toplum ya da bölge sınırları içinde kullanılırlar ve dünyanın geri kalanına pek yayılmamışlardır.

Modern tıp ya da ideolojik saikle batı tıbbı denilen tıp sistemi ise dünyanın hemen her bölgesinde, hemen her kültürde ya da toplumda az ya da çok oranda uygulanan tıp sistemi ve evrensel tıp sistemi olarak adlandırılıyor.

Günümüzün karmaşık toplumları bu üç tıp sistemini de değişik oranlarda bünyesinde bulundururlar.

Her kültürde normal olarak kabul edilenler dışında belli birtakım davranışları gösteren, belli birtakım duyguları yaşantılayan ve belli birtakım düşüncelere sahip olan kişilerin bu duygu, düşünce ve davranışları sapma (deviance) olarak tanımlanır. Her toplumun inançları ve normatif davranış örüntüleri kendine özgü. Bu yüzden normallik ve sapma ölçüleri de farklı olabiliyor. Bu ayırma işlemiyle yalnızca grubun dışındakiler değil, grubun içinde olanlar da sapkın olarak (deviant) kabul edilebilir. Grup; sınıf, ulus ya da ırk olabilir. Grup, her ne düzeyde tanımlanırsa, farklılık da onunla ilgili olarak tanımlanır; farklı dil, din, davranış, görünüm gibi. Ancak farklı oldukları için dışarıda olarak değerlendirdiklerimizi, bireysel farklılıklarıyla değil, ayrışmamış bir kitle olarak tanımlarız. Onlar bizim dışımızdadırlar. Dışarıdakiler verili durum (status quo) için tehdittir. Tehditleri yalnızca fiziksel değildir. Farklı olmalarıdır (onları) asıl tehdit edici yapan.

Her toplum kendisini doğal toplum olarak görmeye ve kendisini normalliğin ölçütü olarak değerlendirmeye eğilimli. Dışarıdakini ya da ötekini tanımlamak aslında kendimizi tanımlamamızın bir bileşeni. Ötekini tanımlarken aslında kendimizi tanımlamış oluruz. Özellikle Avrupalılar olmak üzere, birçok toplum kendisi dışındakini “kirli”, “pis”, “hayvani”, “tehlikeli ve hain ama aptal”, “saldırgan ama anasoylu”, “cinsel iştahı çok güçlü” gibi kalıp yargılarla tanımlamakta.

Eğer dışarıdakileri kolayca tanımlayamaz olursak onları tespit edebilmek için daha karmaşık teknolojiler geliştirmeye başlarız. Amerikan düşüncesinde ırkçılık kuramsal gelişimini ancak kölelik ortadan kaldırılınca tamamlamıştır. Almanya'daki Yahudi düşmanlığı ancak içinde gizlenen dışarıdakileri bulmak için yükselebilmiştir. İngiltere’deki göçmenlere yönelik resmi ırkçılık onlar İngiliz yurttaşı olmaya başladıktan sonra ortaya çıkmıştır.

Aydınlanma sonrası kapitalizmin gelişimiyle koşut olarak bu ayırma ve anormalleştirme işlemi modern tıp üzerinden işlemeye başlar. Avrupa’da tarım toplumundan erken kapitalizme geçiş döneminde ruhsal hastalık kavramı da yeniden şekillenmeye başlar ve kavramın anlamı bir dönüşüme uğrar. Kapitalizmin gelişmesiyle artan işsizlik ve açlık yoksulların, hırsızların ve suçluların artışına yol açar. 1800 tarihinden itibaren bu gruptaki insanlar, önce Fransa’da olmak üzere, tımarhanelere kapatılmaya başlanırlar. Ancak deli (insane) oldukları için değil, aylak (idle) oldukları için. Ancak 19. yüzyıl başında akıl hastası ile suçlu birbirinden ayrılmaya başlar, ama bu ayrım hala tam net değil. Gündelik hayatta hala suç ile ruhsal hastalık arasında bağ kurma eğilimi sürüyor.

Tıbbileştirme, sapkın davranışlar ve durumlar için tıbbi çözüm yolları bulunması olarak tanımlanabilir. Modern toplumun sapkın davranışı denetim altına almak için en çok kullandığı çözüm yollarından biri. Aşırı kilolu olmak, sinirli, hırçın ya da yaramaz bir çocuk olmak, durmadan alışveriş yapmak, kumar oynamak, yasalara karşı gelmek, şiddet kullanmak, kadınlara ya da çocuklara bedensel ya da ruhsal şiddet uygulamak vb. gibi çok sayıda toplumsal ya da bireysel sorun tıbbi kuram, kavram ve uygulamalarla açıklanıp denetim altına alınıp “iyileştirilmekte”. Eskiden yaramaz, haylaz ya da huysuz olarak tanımlanan çocukların tümünün(!) gerçekte “Dikkat Eksikliği Sendromu”ndan mustarip hastalar oldukları düşüncesi en belirgin örneklerden biri.

Tıbbileştirme, sadece anormal olarak tanımlanan durumları hastalık olarak kategorize etmekle kalmaz, yanı sıra insanın doğal yaşam dönemlerinin ve işlevlerinin de tıbbi araştırma, denetim ve tedavi süreci içine alınması sürecini kapsar. Adet görme, adet dönemi, gebelikten korunma, gebe kalma ve gebelik, doğum, menopoz dönemleri kadınların doğal yaşamının dönem ve deneyimleriyken artık tıbbi izlem, bakım ve tedavinin uygulandığı normal dışı/patolojik süreçler olarak değerlendiriliyor. Yeni doğan bir çocuğa nasıl bakılacağı, nasıl besleneceği, büyütüleceği ve yetiştirileceği, tuvalet eğitiminin hangi dönemde nasıl verilmesi gerektiği gibi sorunlar hekimlerin denetimi ve önerileri doğrultusunda aşılıyor. Adet öncesi dönemlerde ortaya çıkan ve kadının ruhsal yaşamını, kişilerarası ilişkilerini ve işlevselliğini bozan “premenstrüel disforik sendrom” adı altında kategorize edilen bir ruhsal bozukluk olduğu söylenmekte. Menopoz tümüyle hastalık kavramları ile açıklanmakta, ilk belirtilerden başlayarak yoğun ve kapsamlı bir tıbbi izlem, müdahale ve denetim uygulanması gerektiği öne sürülüyor. Buna bağlı olarak yalnızca menopoz dönemi ile ilgilenen alt uzmanlık dalları ortaya çıktı. Bu amaçla kurulmuş enstitüler, özel klinikler, laboratuarlar dolayısıyla devasa bir endüstri var. Hayatın son dönemi olarak bilinen yaşlılık, günümüzde tümüyle bir “hastalık” olarak değerlendirilmekte. Geriatri bağımsız bir tıp dalı ve yalnızca yaşlıların muayene, izlem ve tedavilerinin yapıldığı geriatri hastaneleri kuruluyor. Temel tıp dalları geriatri hastaları için alt dallara ayrılmakta; geropsikiyatri gibi alt dallar anabilim dalı olmakta.

Tıbbileştirmenin en çarpıcı olarak işlediği alanlardan biri sapkın, normal dışı davranışların psikiyatri kuram ve pratikleriyle tanımlanması. Psikiyatrik müdahale aracılığıyla sapkın davranışlar sağlıklı davranışların geliştirilmesi amacıyla denetlenmekte, biçimlendirilmekte, düzenlenmekte ve ortadan kaldırılmaya uğraşılmakta. Bu anlamda psikiyatri/ klinik psikoloji sapkın davranışa müdahale ederek toplumsal denetimin sürdürülmesine katkıda bulunuyor. İnsanlara toplumsal sorunların tıbbi sorunlar olduğu söylenip duruyor. En çarpıcı örnek kadına yönelik şiddet, nefret cinayetleri gibi ‘suçların’ faillerinin ruh hastası(!) kişiler oldukları iddiası. Böylece mesele tıbbi bir hastalık ve hastaların iyileştirilmesi sorunu olarak görülsün isteniyor.

Cinsellik tıbbileştirmenin en yoğun ve kapsamlı olarak işlediği alanlardan biri. 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın son çeyreğine kadar mastürbasyon, eşcinsellik ve genel olarak kadın orgazmı normallik ölçütlerinin dışında bırakılmıştı. Bir kere ‘anormal’/ sapkın olduğu kararı verildikten sonra, bu kategoriye dâhil olanların tıbbi araştırmanın nesnesi ve tıbbi müdahalenin kurbanı olmaları kaçınılmazdı, öyle de oldu. Özellikle eşcinseller tıp sisteminin neredeyse sistematik işkencesine tabi tutuldular ve günümüzde izleri hala sürüyor.

Tıbbileştirme ve tıbbi kurumlar eskiden davranışı kontrol eden yasal, dinsel ve diğer toplumsal kurumların yerini almış durumda. Ancak bu durum her zaman olumsuz değil. Yeni doğan bakımının, gebeliğin, yaşlılık döneminin tıbbi bilginin konusu olması bu dönemlerin hastalıklardan korunarak ve daha sağlıklı olarak geçirilmesine de olanak sağlıyor.

Burada temel ayrım, bir durumu tıbbi uygulamanın konusu haline getirmenin olası etkenlerinin neler olması(olacağı) üzerinden yapılmalı. Kar elde etme ve toplumsal denetim için tıbbileştirme ile sağlığı koruma ve geliştirme için tıbbileştirme arasında temel bir fark var. Bu da bize sağlıklı olmanın anlamı ve sınırları üzerine eleştirel bir değerlendirme yapma sorumluluğu veriyor.

Sağlıklı olmanın kendi başına bir hedef olarak toplumsal yapı içinde yer alması modernizmle ortaya çıkan bir gelişme. Kapitalist toplumda sağlık, normallik ve hastalık kavramları bireyin bedensel ve ruhsal olarak kendini iyi hissetmesi halinden öte bir anlam taşımaya başlar. Hasta olmak, normalliğin dışına çıkmak olarak görülür. Kapitalist üretim ilişkileri, bizatihi insanı kendisine yabancılaştıran ve özgürlüğünü elinden alan bir toplumsal yapıyı kuruyor. Biyomedikal tıp ve dolayısıyla psikiyatri de hali hazırdaki konumuyla kapitalizmin ekonomi politiğinde önemli bir işlev görmekte. Bu işlev; kâr elde etme, işçi sınıfının fiziksel yeniden üretimi, toplumsal denetim, sınıf ve diğer güç ilişkilerinin yeniden üretimi ve kültürel hegemonyanın sürdürülmesi.

Sağlıklı olmak ve sağlık hizmetinin sunucusu olan tıp sistemi, kapitalizm içinde üretim sistemi, üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin yeniden üretiminde önemli bir kurumsal yapı ve denetim organı haline gelmiş durumda. Bu yüzden, sağlıklı hayat ve genel olarak sağlıklı olmanın ne anlama geldiği son derece önemli.

Sağlık üretim ilişkileri bağlamında iki boyutta tanımlanıyor: işlevsel sağlık ve yaşantısal sağlık. İşlevsel sağlık bireyin toplumsal yapı içindeki rolünü gerçekleştirebilmek için optimum kapasiteye sahip olması demek. Bu sağlık tanımı daha çok kapitalist üretim sistemi bağlamında kâr amaçlı üretici rolünü sürdürebilmek anlamına gelir. İşçiyse çalışabilmeli, öğrenciyse her gün okula gidebilmeli vs.

Yaşantısal sağlık ise rahatsızlık ve yabancılaşmadan özgürleşme, kendini keşfetme ve kendini gerçekleştirmeyi kapsayacak şekilde insanın gelişim kapasitesini tanımlar. İşlevsel sağlık kapitalist sistemin kaçınılmaz bir bileşeni. Yaşantısal sağlık ise çeşitli sanayi öncesi toplumlarda olabilecek ama kuramsal olarak modern kapitalist toplumda ancak eşitsizlikler ve sömürü ortadan kalktığında gelişebilecek olan sağlık anlayışı.

Bu farkın hem sağlık arayışında olan kendisini rahatsız hisseden ‘hastalar’ hem de kendisine sağlığına kavuşmak için gelen insanların ‘hasta’ olup olmadıklarına karar veren hekimlerce bilinmesi zorunlu.

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisi’nin “Sağlık” dosya konulu 143. sayısında yer almıştır.


Etiketler: insan hakları, sağlık
Nefret