16/04/2011 | Yazar: Şenol Erdoğan

“Le Corbusier / Modulor’un Bedeni – Modern Mimarlıkta Hegemonik Erilliğin Eleştirisi” kitabını ve neyi mesele ettiğini anlatan Levent Şentürk ile Şenol Erdoğan gör

Şenol Erdoğan | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Şenol Erdoğan

“Le Corbusier / Modulor’un Bedeni – Modern Mimarlıkta Hegemonik Erilliğin Eleştirisi” kitabını ve neyi mesele ettiğini anlatan Levent Şentürk ile Şenol Erdoğan görüştü. 

“Hegemonik erillik, Batılı, beyaz, atletik, polis, erkek bedenine sahip olmaktır; bunların hepsine birden sahip bir kültürel çerçevelenmişliği kasteder. Kadın olmak, doğulu olmak, siyah olmak, homoseksüel olmak, özürlü olmak, ideal bir bedene sahip olmamak, sivil olmak: Tümü hegemonik erilliğin hedefi haline gelmek için yeter koşulları oluşturuyor. Hegemonik erillik, sadece ötekileri değil, çeşitli erkeklik biçimlerini de tahakkümü altında tutuyor.”

“Homojen, sünni-milliyetçi-muhafazakâr bir mimari-kentsel program, dışlayıp yok ettiği ötekilerin, Ermenilerin veya Rumların veya yok saydığı göçmenlerin, Kürtlerin binalarına kötü davranmaya devam ettiği sürece, hayatımız elbette fakirleşecektir.”
Le Corbusier'nin (LC) devlet yanlısı olması ve şehircilik noktasında halka düşman bir mimar gözüyle bakan biri olmasıyla ilgili, böyle bir düşünce için söyleyeceklerini merak ediyorum. Sitüasyonistlere karşı bir açı oluşturuyor mu sence Le Corbusier?
Sadece sitüasyonistlere karşı değil, sürrealistlere karşı da son derece kalın hatlarla çizilmiş bir ters açı oluşturur Le Corbusier’nin mimar ve şehirci olarak pozisyonu. Sözgelimi, sürrealistlere ilham veren bütün o Paris’teki salaş yerleri, dumanlı batakhaneleri filan küreyip atmak için onulmaz bir istekle doluydu Corbu. Fakat biliyoruz ki, buralara gitmekten ve hatta kadınları izlemekten de keyif alırmış. Modern mimarlığın öncü mimarları arasında, yirminci yüzyılda yaşamış ve ‘dahi’ sıfatıyla kolayca anılıveren mimarlar arasında hiçbiri, Le Corbusier kadar büyük çelişkilerle dolu değildir. Bu çelişkilerden söz etmemin nedeni, Le Corbusier’ye dair deha kültüne katkıda bulunmak değil. Tam tersine. Yalnızca iç çelişkilerinden söz etmiyorum. Üretiminin kendisi son derece verimli bir eleştirel kaynak olmayı sürdürüyorsa, bu çelişkilerin son kertede üretken olduğunu kabul etmek gerekir. Tek bir Corbusier yok aslında. Nereden baktığına bağlı olarak, bir sürü Le Corbusier var… Evet, altmış civarında kitap yazan, bol keseden söylemler üreten Corbusier devlet yanlısı, faşist, halk düşmanı ve saire gibi görünebilir, haklı olarak. Özellikle de kent planlarının toptancı yanı, bugün ziyadesiyle eleştiriliyor. Chandigar’da yaptıkları, Cezayir için düşündükleri, hep bu sceneografik bakış açısının ürünü. Onun Işıyan Kent ütopyası gerçek olduğunda, ortaya çıkan sosyal felaketleri bütün Batı dünyası gördü zaten. Bunda sadece Le Corbusier suçlu değil elbette. Onun fikirlerinin peşinden giden bir sürü mimar, teknokrat ve saire de var. Bana kalırsa, halk düşmanı demek bile fazla. Çünkü onun düşüncelerine yakından bakarsak, Henri Poincare veya Blaise Pascal gibi isimlerin yankılarını veya Theilhard gibi teologların izlerini görüyoruz. Aslında Corbusier halka özel bir kin veya düşmanlık besleyen azman bir faşist filan değil. Buradan bakmamak lazım. Aslında onun tek talep ettiği şey, kişinin kendi kendini gerçekleştirmesidir. Bu nasıl olacak? Kişi, kendi kendine yeten bir benliğe sahip zaten onun zihninde. O halde, kentlerde yapılacak iş kolay demektir: Tek yapacağınız, kişinin kendini gerçekleştirmesine engel olabilecek her şeyi ortadan kaldırmak. Böyle bakmaya başlayınca büyük komplikasyonlar doğurmaya başlıyor Le Corbusier düşüncesi. Kişi, ideal bir hayat sürebilmek için, idealize edilmiş, dış dünyanın bütün bozucu etkilerinden arındırılmış bir hücreye konmalıdır, demeye başlıyor. Ve bütün kenti de o ideal eril beden üzerinden kurgulayıp sterilize ediyor. Sonuç, kentteki tüm sosyal yaşamın yok edildiği bir esenlik ortamıdır. Tam bir teletubbies dünyası. Kişinin ruhu hücresinde olgunlaşırken, kentteki politik hareketler veya sosyalliğin kaynağı olan sokak yaşantısı korkunç bir kararlılıkla ortadan kaldırılır. Jacobs’ın erken tarihlerde başlayan eleştirileri bu açıdan kuşkusuz haklı bir eksen tarifler. Poincare veya Pascal gibi düşünürleri Le Corbusier örnek alıyordu çünkü bu düşünürlerin felsefesinde dünya yalnızca yetecek kadar muhatap olunması gereken kirli bir yerdir. Fazlası zarardır. Bu yüzden Le Corbusier kentinde evinden dışarı çıkıp bir yerlere gitmek isteyen kimse, kenti bulamadan evine dönmek zorunda kalır. Ortada karşılaşılacak bir şey yoktur çünkü. Birbirinden uzak yerleşmiş cam kuleler, zeminde göz alabildiğine yeşillik, meydan diye ayrılan yerlerde ise bir Allahın kulu görünmez. Tam bir ıssızlık örgütler. Amacı da budur zaten: İnsanlara düşman olduğundan değil de, kente inanmadığından. Kente dair ne varsa kaotik bulduğundan. Manhattan’ı yekpare bir duvarmış gibi görür ve karmaşasını eleştirir, uyumdan yoksunluğunu. Ama uyum dediği şey gerçekleştiğinde bu sefer de ortada kent kalmaz…
 
Corbusier’yi yalnızca otokrat tarafıyla görürsek, Marsilya’daki eşsiz Barınma Bloğu’nu görmezden gelmiş oluruz. 2006 yılında Paris’teki Corbusier vakfından yapının planlarını istediğimizde, bunun olanaksız olduğunu çünkü yapıya ait binden fazla çizimin ellerinde bulunduğunu söylemişlerdi. Yirmi yıldan uzun bir süre boyunca Corbusier ve çalışanları bu yapıyla uğraşmışlar. Marsilya’daki Unité de Habitation, ellilerden beri, dünyanın en çok ziyaret edilen yapıları arasında. Marsilya bloğu, Corbusier’nin salt işlevselci ve evrenselci bir mimar olmadığını gösteriyor. Bütün sterilizm düşlerine rağmen brüt beton kullanan bir mimardan söz ediyoruz.
 
Hegemonik erilliğin eleştirisine girmeye seni götüren şeylerden bahsetmeni isterim bir de, nedir bu hareket noktaları?
Hegemonik erilliğin eleştirisini ben çok spesifik bir noktadan yapmaya çalıştım bu kitapta. Yalnızca modern mimarlığa, yalnızca belli bir mimara ve o mimarın da iki ciltlik bir kitabına odaklanarak eleştiri yapmaya çalıştım. Yöntemsel açıdan bu daraltılmış bakış açısı doktora tezi açısından işlevsel bir şey. Ama genel olarak hegemonik erillik dediğimiz şey nedir, diye bakınca son derece geniş bir alanın çok katmanlı, karmaşık sorunlar yumağına bir adım atmış oluyoruz. Hegemonik erillik, Batılı, beyaz, atletik, polis, erkek bedenine sahip olmaktır; bunların hepsine birden sahip bir kültürel çerçevelenmişliği kasteder. Doğal olarak da, bunları içermeyen her şey bu erillik biçimi için bir tehdittir. Kadın olmak, doğulu olmak, siyah olmak, homoseksüel olmak, özürlü olmak, ideal bir bedene sahip olmamak, sivil olmak: Tümü hegemonik erilliğin hedefi haline gelmek için yeter koşulları oluşturuyor. Günümüzde de geçerli bu, fazlasıyla geçerli. Yıldırım Türker’in “erkeklik en çok erkeği ezer” şeklinde bir formülü vardı ki bu alan için son derece doğru bir tespittir. Hegemonik erillik, sadece ötekileri değil, çeşitli erkeklik biçimlerini de tahakkümü altında tutuyor.
 
Bu kitap özelinde soruyorsan, erillik meselesi zaten kafamı kurcaladığından, kitabı okurken de ister istemez bu yanına dikkat ettim. Anlatımının haddinden fazla eril olması beni çok düşündürdü. Neden Le Corbusier (bile) eril bir dilin içinden yazmaya ihtiyaç duyuyordu? Modulor’un içinde gizlenen katman katman eril söylemleri ince ince sökmeye ve görmeye çalıştım. Türkiye’de Le Corbusier mimarlar için bir tür tanrıdır hâlâ. Modulor’un Corbu’sü gibi yazan ve düşünen insanlar yok değil. Bu kadar saygın, ünü bütün küreyi kuşatan, her işi ve her sözüyle efsane olmuş bir mimar hakkında yazmak zor ama bir o kadar da gerekli. Çünkü Le Corbusier’ye eleştirel mesafe alamayan, bugünün mimarlığına nasıl aynı mesafeyi alabilir ki?
 
Dozerin Rüyaları uzun bir susun ardından geldi ve sonra LC. O uzun arada neler olup bittiğini de bir anlatmanı rica ediyorum.
13 Nisan 2004 tarihinden itibaren kitap ve yazı yayınlama konusunda uzun sürecek bir krize girdim. Bu tarih malumun olduğu üzere, yayın dünyasında bir tasfiye harekâtına tekabül ediyor. Yazmaya ve üretmeye devam etmeme karşın, üzerimde çok büyük bir gerilim hissettim. O arada Doxa’yı Norgunk yayınları ile beraber yeniden yayınlamaya başladık. Ancak yürümedi. 2007’nin sonuna kadar, doktora tezime yoğunlaştım. Sonrasında da bir yıl süren bir askerlik var. Nihayet bu gerilimi altı yılın sonunda kırdığımda, yapmam gereken bir sürü kitabın ağırlığını üzerimden atmaya karar verdim. Seninle tanışmamızın bunda büyük payı var. Dozerin Rüyaları, beşinci kitabım. Ondan önceki hiçbir kitabım satışta değil ve yeni baskıları da olmadığından neler yazdığımı ancak süreli yayınları dikkatle takip edenler fark edebiliyordu. Dozer’le beraber, otuz yaşımdan otuz beş yaşıma kadar, özellikle de mimarlıkla ilgili dergilerde yayınladığım yazıları bir araya getirdim. İçlerinde bugün de okunabileceğini düşündüklerim üzerinde bir süre daha çalışarak, metinleri elden geçirdim ve bir araya getirdim. Kitapta görsel kullanırken, fotoğraftan kaçınmak istedim. El emeğine dayalı bir görsellik üretmeye karar verdim, bunu da çizgi kullanarak ve bir tür kopyalama yöntemiyle yaptık. Özellikle burada Doğan Onur Araz’ı anmam gerekiyor çünkü kitaptaki elli taneye yakın görseli o çizdi. Özlem Gök de bir grup görsel yaptı. Yetişmediği için, ressam arkadaşım Selman Çağlayan’ın yaptığı bir ilüstrasyona kitapta yer veremedik. Resimli kitaplar bugünün pazarında patlamış durumda. Bu nedenle de ben aslında Dozer için bu kararı verdiğimden dolayı bir parça utanıyorum, çünkü resim koyalım, kitap popüler olsun, gibi bir kafayla düşünmedim, çok daha mütevazi ve mimarlığa yakın bir dil olduğunu düşündüğüm için çizgiyi kullanmak istemiştim. Zaten düşünsem ne fark ederdi, kuramsal, eleştirel mimarlık metinleri içeren bir kitabı hangi popüler görsellikle donatırsanız donatın, hitap edeceği okur sayısı bellidir. Dozer’den önce, kimi kitap projelerinde yer aldım ve makaleler yazdım derlemeler için. Bunlardan bence en keyifli iki tanesi, Ayten Alkan’ın Cins Cins Mekân kitabı ile, Gülnur Özdağlar’ın Tertium Non Data isimli kataloğuydu.
 
Buna bağlı olarak da yayın listenden bahsedelim biraz, sıradaki kitaplar noktasını açalım, neler var LC’den sonra düşündüğün?
Sırada bir grup kitap var, bu sene ortaya çıkarmak istediğim. İlki, biyopolitika ile ilgili bir metin. Bir tür mimarlığın biyopolitikası sözlüğü; küçük ölçekli bir kitap. Daha önce, Arredamento Mimarlık dergisi için bir biyopolitika dosyası hazırlamıştım, o dosya kapsamında yayınlanan bir metindi. Sonra hemen arkasından, “_Pedi I-X” gelecek; 1998-2011 yılları arasındaki potansiyel edebiyat işliği metinlerimi bir araya getiren bir kitap olacak. Arkasından “Dönmedolap I-XV” geliyor, bir sanat projesinin ilk on beş sayısı. Sonra, benim için çok önem taşıyan “Pomi 2002-2011” kitabı gelecek. Potansiyel mimarlık işliği adını verdiğim kendi proje stüdyomun ilk on yılında öğrencilerle ürettiğimiz bütün işleri bir araya getiren ilk Pomi cildi olacak. Arkasından, Doxa Yazıları’nın tekrar basımı ve daha başka kitaplar da gelebilir, gidişata göre bakacağız artık. Le Corbusier kitabı benim kişisel tarihim açısından önemli bir eşiği temsil ediyor. Şu ya da bu biçimde, önceki kitaplarımla ilgili hep bir kavga devam eder kafamda. İlk kez tasarımı, içeriği ve bağlamı ile kendimi barışık hissettiğim bir kitap ortaya koyduğumu hissettim diyebilirim. Bunda en çok payı olanların başında Alper Bayrakdar geliyor. Onunla ve Koray Danışan ile çok sağlam bir ekip olduğumuzu düşünüyorum. 2011 boyunca, her biri Le Corbusier kitabını aşan üretimler ortaya koymak için sabırsızlanıyorum.
 
Bir de feminist Corbu’dan bahsetmeni istiyorum. Ve mümkünse mimari feminizm noktasında senin düşüncelerini merak ediyorum. Taut için de vardı bu tip iddialar, feminist bir mimarinin mümkünlüğünden bahsedelim, mümkünse.
Flora Samuel isimli bir akademisyen, Le Corbusier üzerine bu adı taşıyan bir kitap yayınlamıştı geçtiğimiz yıllarda. Annesinin Corbu’nün Paris’te Rue de Sevres 35 numaradaki mimarlık ofisinde yıllar boyu çalışmış olmasından hareketle, Le Corbusier’yle ilgili, onun cinsiyetçi kişiliğiyle ilgili önyargıları kırmak için kaleme aldığı bir kitap olduğu söylenebilir. Benim tam da doktora tezimi bitirmeme yakın yayınlanmıştı; iddialarımın tam tersini savunan bir kitap. Samuel eleştirelliği kuşkusuz elden bırakmıyor bu kitabı yazarken. Ancak Corbu mimarlığının, özellikle de Modulor’la ürettiği mimarlığın ne kadar eril ve cinsiyetçi bir alt yapıya sahip olduğunu görmezden gelemeyiz. Sözgelimi Corbusier, Maisonnier isimli asistanının Modulor önerisini, kitabında açık açık aşağılar. Dahası, neden erkek bedeninin yerine kadın bedenini standart olarak kabul etmediği yolundaki sorulara karşı da çok net bir tutuculuk içindedir. Kişisel yaşamında Corbusier’nin annesine ve karısına olan derin bağlılığı herkesçe biliniyor. Ama mimarlığındaki, örneğin Plan Obus’taki sömürgeci saikleri de bir kenara atamayız. Le Corbusier, toplumda kadınları erkeklerden aşağıda konumlandıran bir kanona mensuptur ve her mimari ifadesinde bunu örtük olarak dile getirir aslında. Ama tüm bu kodları iyi okumak ve fark etmek gerekir.
Belli bir feminist mimarlığın her derde deva olacağından bahsedemeyiz, çünkü zaten birçok farklı türde feminizm var; hepsini birden memnun edebilecek bir mimarlık tahayyül edilemez, bunu düşünmek de saçma olurdu zaten. Ama kuşkusuz egemen eril kodları sürdürüp meşrulaştırmaktan imtina eden, erilliği yüceltip kadınlığı aşağılayan muhafazakâr, anıtsalcı veya tarihselci olmayan bir mimarlığa ihtiyaç var, zaten dünyada da bizde de bu türde mimarlıklar üretiliyor. Bizim egemen mimarlık ideolojimiz şu haliyle her zamankinden daha eril bir bina üretimine angaje olmuş durumda. Özgür Bingöl bu konuda çok net eleştiriler getiren bir tasarımcı, özellikle toplu konutun nokta blok üzerinden ülkeye yayılması, akıl almaz derecede kent yaşamını öldüren eril bir inşaat yaklaşımı Bingöl’e göre. Onun kentsel çözüm önerilerinin on dokuzuncu yüzyıla yönelik bir özlemi ifade etmesini çok anlamlı bulmasam da, alt metnindeki söylemine katılıyorum. Çünkü homojen, sünni-milliyetçi-muhafazakâr bir mimari-kentsel program, dışlayıp yok ettiği ötekilerin, Ermenilerin veya Rumların veya yok saydığı göçmenlerin, Kürtlerin binalarına kötü davranmaya devam ettiği sürece, hayatımız elbette fakirleşecektir. O nedenle, sorundaki feminizm vurgusunu çok daha geniş bir şekilde anlamanın yararlı olacağını düşünüyorum.
 
LC ve Modulor üzerine bu Türkçe’de ilk kitap mı, çeviri olmayan?
Şerif Süveydan’ın ODTÜ’de yaptığı bir İngilizce yüksek lisans tezi var, Modulor’la ilgili. Tezimi yazarken bu metinden de yararlandım. Ancak Süveydan’ın yaklaşımına katıldığımı söyleyemem. Bunun dışında, Modulor’la ilgili Türkiye’de yayınlanmış bir kitap var mı bilmiyorum. Zaten Corbusier’nin onlarca önemli kitabından hiçbiri çevrilmiş değil, birkaçını saymazsak. Modulor da çevrilmiş değil. Zamanında, özellikle kırkların sonlarında ve ellilerde, Modulor dünyada birçok ülkede, birçok dilde yayınlanmış. Bizde ise çevirisi yok hâlâ. Başka dillerde de yalnızca Modulor’u konu alan kitaplara rastlamadım. Modulor’a geniş bir biçimde yer veren kimi kuramsal mimarlık kitapları elbette var ama yalnızca Modulor üzerine kitap yok zaten…
 
Son olarak senden kapatma aygıtları olarak mimari -açılar- /dan bahsetmeni istiyorum, kitapta bence en ilgi gören noktalardan biri; tıpkı yukarıdaki feminizm mevzuu gibi.
İçinde yaşadığımız yüzyılda, Le Corbusier’nin Modulor’la yapmak istediğini bambaşka araçlarla yapan aygıtlar var. Bugün birçoğumuza Le Corbusier’nin uyumlu bir kent ve mimarlık üretmek için sadece belli standart ölçüler kullanmayı tasarımcılara önermesi naif veya romantik görünebilir, zararsız ve dindarca bir tavır gibi de gelebilir. Ancak o yüksek uyum idealinin bizatihi kısıtlayıcı bir argüman haline gelmekte olduğu bir dünyada yaşayan Le Corbusier bunda ısrar ediyordu. Böyle baktığımızda, neden ısrar ettiğini sorgulamaya başladığımızda, eril dayanaklarını görmeye başlıyorsunuz. Kapatma aygıtlarının sayısız biçimi olabilir. Bu aygıtların günümüzde on sekizinci yüzyıldakilere nazaran oldukça incelip kişiselleştiklerini ve gündelik hayatta hepimizin kullanımına girdiklerini söylemekle yetinebiliriz. Günümüzde güç araçları eskiden oldukları gibi negatif anlamlarla yüklü değiller; bize “daha fazla hayat” önermekten öteye bir zararları yok gibi görünüyor bir bakıma. Kısacası, bedenlerimize her zamankinden fazla ihtiyaçları var bütün bu aygıtların. Modulor’la paylaştıkları nokta da burası: Modulor da bir beden hayal ediyor ve onu hiçbir yere kaçamayacağı şekilde sıkı sıkıya çerçevelemeye uğraşıyordu: Olası en büyük çerçeveye koymaya çalışıyordu. Bugünün kapatma ve kuşatması da böyle, bizi olası en geniş evrende kalmamız şartıyla koşulluyor, tanımlıyor ve bireyselleştiriyor. Tahmin edilebilir kılmaya çalışıyorlar bedenimizi: Her şeyimizi önceden bilmek istiyorlar ve biz de bunu istiyoruz aslında. Başkalarını da kendimizle beraber bu aygıtların yardımıyla hızla normalleştiriyoruz. Böylece anomali çok daha rahat tanımlanabilir ve anında müdahale edilebilir hale geliyor, saldırıya çok daha açık bir hedefe dönüşüveriyor.
 
Bu söyleşinin kısa hali BirGün Kitap’ta yayınlandı
 
Levent Şentürk
Le Corbusier
Modulor’un Bedeni – Modern Mimarlıkta Hegemonik Erilliğin Eleştirisi
 
Ocak 2011. 6.45 Yayınları, Sanat. Kitap Editörü: Şenol Erdoğan. Yayın Yönetmenleri: Kaan Çaydamlı, Şenol Erdoğan. Kitap tasarımı: Alper Bayrakdar, Koray Danışan.
 

Etiketler: kültür sanat
Nefret