23/02/2012 | Yazar: Sinan Birdal

‘Homoseksüel hakların uygulamaları’nın yol açtığı bu yıkım karşısında Simonovic inadına ‘vur durma yüreğim vur’ diyor ve kapitalizme karşı mücadelede eşcinselliğe karşı mücadelenin önemini vurguluyor.

Sinan Birdal | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Sinan Birdal
Geçtiğimiz günlerde Özgür Üniversite web sitesinde Ljubodrag Duci Simonovic’in “Homoseksüellik” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Çok değerli görüldüğünden olacak, yazı Igor Barjaktarevic ve Mick Collins tarafından Sırpçadan İngilizceye ve Merdan Özüdoğru tarafından da İngilizceden Türkçeye çevrilmiş, en son baktığım an itibarıyla 70 kişi tarafından Facebook’ta beğenilmiş, 38 kişi tarafından tweetlenmiş. Yazının ana fikri ilk cümlede ifade ediliyor:
 
“Günümüz kapitalizminde, ortaya çıkan, sayıları giderek artan homoseksüel (eşcinsel) akımlar, Marx’ın ’hümanizm-natüralizmi’ne” göre doğal olanın dejenerasyonu, dejenere sonuçları ve sosyalleşmeler katogorisine uygun düşerler.” [Alıntılardaki hatalar özgün metne aittir. S.B.]
 
Yazar Marx adına bir ilke icat edip günümüzde aşırı sağın bildik homofobik iddialarını yineliyor. Buna göre eşcinsellik “insanlaşmış doğal topluluk” olan aile kurumuna aykırı, çocukların geleceğini ve toplumun yeniden üremesini tehdit eden ve böylece kapitalizmin “artık nüfusu azaltma” talebine hizmet eden bir yozlaşmadır. Simonovic bu yozlaşmanın boyutlarını serbest çağrışım yöntemiyle betimliyor:
 
“[…] insan biyolojisinin bozulması, işçi sınıfının soyulması, öldüren hastalıklar, açlık ve susuzluk, uyuşturucu, sosyal suçlar, yükselen polis devleti, cehalet, yalnızlık, tüm insanların ’demokratik’ Batı tarafından telef edilmesi, genetik materyallerle deneyler, kitlesel ölümler için üretilen yüksek potansiyelli araçlar, yaşam alanlarına ve alanlara püskürtülen ilaçlar, zihinsel hastalıklar, yaşam kaynaklarının ve organizmaların genetik değişimle yıkımı, nükleer kazalar, intihar, şiddet, sağlık hizmetinin yükselen fiyatları, yüksek yan etkili ilaçlar, büyüyen sosyal farklılıklar, işçi sınıfının, çocukların ve emeklilerin büyüyen sefaleti, artan çevre kirliliği, toksik yiyecekler, kapitalist tekelci medya […]”
 
“Homoseksüel hakların uygulamaları”nın yol açtığı bu yıkım karşısında Simonovic inadına “vur durma yüreğim vur” diyor ve kapitalizme karşı mücadelede eşcinselliğe karşı mücadelenin önemini vurguluyor.
 
Simonovic’in yazısının karbon kopyalarını herhangi bir sağcı sitede bulmamız mümkün. Bu anlamda cevabı hak eden bir tarafı yok. Yazıyı ilginç kılan kendini Özgür Üniversite olarak tanımlayan bir kurumun üzerine Marx etiketi yapıştırılmış homofobik safsataları sitesinde paylaşmış olması. Yazı siteden kaldırılmış olsa bile yazıdaki tahrifatın ve Marksizm adına yapılan bu yaftalamanın ve nefret suçunun teşhir edilmesi gerekiyor. Bu anlamda iki nokta üzerinde kısaca durmak yeterli olacak: Bir, eşcinselliğin tanımı; iki, eşcinsel hareketin antikapitalist mücadele içindeki yeri.
 
Her türlü toplumsal olguyu bireylerin taşıdığı özellikler değil de toplumsal ilişkiler olarak kavramsallaştıran Marksizmin tersine, Simonovic eşcinselliği bireyler arasındaki cinsel edimler olarak tanımlıyor.
 
“Homoseksüel cinsel ilişkide penisin makatla buluşması partnerin organizmasına acı veren ve yaralayan bir şiddettir (oral seksle birlikte) cinsel ilişkiyi alçaltan bir formdur.”
 
Katolik Kilisesi’nden aparttığı doğal (üretken) seks tanımına aykırı düştüğü için doğumla sonuçlanmayan oral seks gibi başka cinsel edimler de Simonovic tarafından mahkûm ediliyor. Bu mantığı üreme amaçlı olmayan diğer cinsel edimlere, örneğin koruma yöntemleri kullanan veya çeşitli nedenlerle çocuk yapamayan heteroseksüel çiftlerin arasındaki sekse de uygulayabiliriz. Tanımdaki bir başka dikkat çekici nokta, Simonovic bir erkek olarak fantezi kurduğundan olsa gerek (empati amacıyla diyelim!), eşcinsel seksin tamamen iki erkek arasında bir ilişki olarak tanımlayıp lezbiyen seksten söz etmemesi. İki erkek arasındaki bir cinsel edim Simonovic’e göre kadını seks objesine çeviriyor ve erkek egemenliğe hizmet ediyor:
 
“Homoseksüelliğin psikolojik temelleri aydınlanmış insanın aşkına uygun değildir... eşle eşit ilişkiler yerine boyun eğme ve itaat ilişkileri kurulur ki, bunlar sado-mazostik ilişkilerin aracıdır ve ’ez ya da ezil’ ilkesi temelinde kurulan kapitalist ilişkilerin içindeki insan konumunun doğrudan yansımalarıdır... Egemen kadın ve erkek ilişkilerini temel alan toplumsal model ilişkilerinin ’mirasıdır’ ve kadın orada aşağılanmış seks objesine indirgenmiştir.”
 
İki erkek arasındaki bir cinsel edimde kadın fantezi nesnesi olmadığına göre, burada ima edilen erkeklerden birinin erkek (tahmin edin hangisi!) diğerinin kadın rolü alarak erkek-kadın arasındaki tahakküm ilişkilerini yeniden üretmesidir. Simonovic’in, penis ve makata dair fantezi-korku sarmalında geçirdiği hezeyanda kaçırdığı önemli birkaç nokta var: Bir, insanlar çok çeşitli cinsel edimlerde bulunurlar ve bu edimlerden herhangi biri bir insanın cinsel yönelimini tanımlamaz. Simonovic’in diliyle söylersek her eşcinsel anal seks yapar diye bir kural yoktur. İkincisi, cinsel ilişkideki roller bireyler için sabit roller olmadığı gibi toplumsal cinsiyet rolleriyle de ilgili olmak zorunda değildir. Kısacası duhul edilmek sizi (eşinizin gözünde veya kendi gözünüzde) kadın yapmaz. Üç, cinsel fanteziler ve cinsel ilişkideki roller toplumsal iktidar ilişkileriyle ilişkisiz olmamakla birlikte doğrudan bunlar tarafından belirlenmez. Kadınların veya eşcinsellerin tahakkümünün nedeni duhul edilmek olmadığı gibi duhul edilmekten zevk duymanız sizin toplumsal iktidar ilişkilerini kabul etmeniz anlamına gelmez. (Simonovic’in bu anlamda kadın veya erkek duhul edilen insanlar için endişelenmesine yer yok. İçi rahat olsun!)
 
Cinsel davranış, cinsel kimlik, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet farklı olgulardır. Aralarındaki dolayımlar detay değil cinsiyetin ve cinselliğin bir toplumsal ilişki olarak kavranmasına izin veren, buralardaki iktidar ilişkilerini açığa çıkaran bağlantılardır. Simonovic haklı olduğu bir nokta var:
 
Eşcinsellik gerçekten de kapitalizmin ürünüdür; tıpkı heteroseksüelliğin olduğu gibi! İnsanlar arasındaki cinsel edimler tabii ki tarih boyunca hep vardı. Ancak bu edimlerden yola çıkarak her bireyin ya homoseksüel ya da heteroseksüel olarak tanımlanabileceği bir sınıflandırma ancak kapitalizmle ortaya çıktı. Bu sınıflamanın işlevi ise, Simonovic’in iddia ettiğinin tersine, kapitalizmin ihtiyacı olan işgücünü üretebilecek heteronormatif kurumları oluşturmaktır. Bu kurumların başında da Simonovic’in “insanlaşmış doğal topluluk” olarak tanımladığı, baba-anne-çocuktan oluşan tipik burjuva ailesi gelir. Kapitalist toplumda aile kurumu ve aile hukuku bir yandan cinsel işbölümü tarafından tanımlanan bir çerçevede işgücünün üretimini sağlar, diğer yandan özel mülkiyet rejimini kurar ve tahkim eder. Aile, sınıflı toplumu hem biyolojik hem de ideolojik olarak yeniden üretir. Marx’a dayanarak bu kurumu kutsayan Simonovic, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni gibi bir kitabından haberdar mıdır, yoksa bilmezden mi geliyor bunu bilemiyoruz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kapitalizme yakıt sağlama ve yeniden üretme işlevi olan bir kurumu doğal gösteren bir burjuva ideolojisini Marksizm diye yutturmaya çalışmak tahrifatçılık kavramının sözlük tanımıdır ve karşı-devrimci bir saldırıdır.
 
Bu saldırının niteliği Simonovic’in eşcinsel hareketi tahlil edişinde kendini gösteriyor.  Simonovic’e göre eşcinsel hareket insanı cinselliğe indirger:
 
“Homoseksüeller insan olarak gurur duymazlar, fakat ’gey’ ve ’lezbiyen’ olarak gurur duyabilirler.”
 
Bu iddia sadece eşcinsel hareketini değil eşitlik talebi üzerinde yükselen her türlü toplumsal hareketin verdiği mücadeleyi mahkûm ediyor. Aynı mantık feminist hareketlerin insanı kadına, ezilen ulus hareketlerinin insanı mensup oldukları ulusa indirgediklerini vaaz eder. Feministlerin “kadın gururu” ve siyah hareketinin “siyah gururu” sloganını, kendilerinin sadece kadın ve siyah olarak gördükleri veya kadın ve siyah olmayanların gurursuz olduğunu öne sürdükleri şeklinde anlamak ancak erkek ve beyaz iktidarın korkularını yansıtır! Her sınıflı toplumda iktidar insanlar arasındaki farklılar üzerinden kurulur. Bu farklılıklara atfedilen anlam ve bunlara dayanan kurumlar, eşitsizliği meşrulaştırırken ezilenlerin eşitlik ve özgürlük talebi üzerinden işbirliği yapmasını önler. Ezilenlerin direniş amacıyla bir araya gelmesi ancak eşitsizliklerin doğal ve meşru olmadığının teşhiriyle mümkündür. Gurur, başat ideoloji tarafından aşağılanan bir insanın iktidara direnişinde kendi insanlığını ve öznelliğini savunduğu çok önemli bir andır. Eşitlik talebi ancak eşit olduklarına inanlar tarafından öne sürülebilir. Gurur, ezilenlerin hareketini bölmenin aksine, eşitlik ve özgürlük talebinin yükseltilmesinin bir ön koşuludur. Toplumun çeşitli kesimleri tarafından dile getirilen eşitlik talebinin antikapitalist bir program dâhilinde ifade edilmesi işçi sınıfının hareketinin en önemli stratejik sorunudur. Sosyalist bir karşı-hegemonya mücadelesi işçi sınıfının diğer toplumsal mücadelelerden izole edilmesi ile değil onlarla ittifaklar kurması ile mümkündür. Bu bağlamda Simonovic’in cinselliğe dair karşı-devrimci düşünceleri antikapitalist mücadele alanında karşı-devrimci bir strateji olarak karşılığını buluyor.
 
Simonovic sadece eşcinseller değil kadınlar, ezilmiş uluslar ve diğer azınlıkların eşitlik mücadelesine dair en temel olguları muktedirlerin gözünden okumakla kalmıyor bunları antikapitalist bir mücadelenin gereği olarak sunuyor. Cinselliği bireysel bir olgu olarak anlayan Simonovic eşcinsel kurtuluşu da eşcinsellikten kurtuluş olarak tanımlıyor:
 
“Aydınlanma taraftarı geyler, kapitalizmin homoseksüel insanda ortaya çıkardığı doğal ve insani olmayan ihtiyaçların uzaklaşmasıyla varlık kazanır. Gerçekten, homoseksüelin homoseksüellikten aydınlanması kapitalizmden aydınlanan insan formlarından biridir.”
 
Simonovic’in feryatları Çay Partisi mensubu bir Amerikan kilisesindeki pazar vaazını andırıyor:
 
“Hepimiz kapitalizmin mağdurlarıyız ve bu şeytani mikrobu içimizde çocukluktan itibaren taşıyoruz”
Aleluya!
“İnsancıl bir dünyada, er geç içimizdeki şeytan yok olacaktır”
Aleluya!
“Biricik problem içimizdeki gizli kalan şeytanı kontrol edebilmektir”
Aleluya!
“İnsanın şeytana karşı savaşı kazanmasının tek yolu, ona şırınga edilmiş şeytanı yaratan ve geliştiren sosyal düzenle savaşmaktır.”
Aleluya!
 
Aslında bunları söylemek için verilen çeviri emeğine yazık. Eşcinselleri içlerindeki şeytandan kurtarmak için hangi duaların okunacağı ve arzuların nasıl dizginleneceği üzerine Türkçe web siteleri, danışmanlık hizmetleri ve psikiyatrlar mevcut. Simonovic’in görüşlerine itibar edenler antikapitalist mücadele adına bu gruplarla ittifak etmeyi ve onların hizmetlerinden yararlanmayı düşünebilirler.
 
Devrimciler açısından meselenin özü antikapitalist mücadeleyi eşitlik talebi üzerinde yükselen toplumsal hareketleri bir araya getiren bir perspektifle örgütlemek ve genişletmektir. Bu anlamda karşı-devrimci ideolojilerin hegemonyasının kırılması ve bunların devrimci kuram ve stratejiler üzerindeki tahrifatlarıyla mücadele devrimciler için önemli bir görevdir. Bu yazının amacı da Özgür Üniversite’yi ve sitesindeki yazıları takip edenleri bu noktada uyarmaktır. Bu açıdan Simonovic’in yazısının sessizce siteden kaldırılmasının yeterli olmadığını ve bir özeleştiri yazısının gerekli olduğunu düşünüyorum. Siteye eşcinsel hareketine dair Yaşar Batman imzalı yeni bir yazının konulması yapılan homofobik tahrifatı ve bunun devrimci kuram ve stratejiye etkisini eleştirme ve teşhir etme ihtiyacını ortadan kaldırmamıştır. Batman’ın yazısına dair görüşlerimi bir sonraki yazımda ele alacağım. (sdyeniyol.org)
 

Etiketler:
Nefret