03/06/2020 | Yazar: Erdal Partog

İçimdeki küçük çocuktan dışımdaki Erdal’a, ondan mülteci Erdal’a uzanan göç hikayesi bitmiyordu. İçimdeki çocuk hâlâ bir yerlere göçmedi göçemedi.

İçimdeki çocuğun göçü Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog

Covid-19 salgını dolayısıyla karantina günlerinde Kaos GL dergisinin “Queer Göç 2” dosya konulu 171. sayısı yazıları KaosGL.org okurlarıyla buluşuyor.

Küçük bir kasabada dünyaya geldim. Pertek, Dersim’in küçük kasabalarından biri. Benim doğup büyüdüğüm sıralarda ilçenin nüfusu 4000-5000 civarındaydı. Küçük bir kasaba çocuğu olmak kolay olmadı. Çünkü küçük yerlerde ötekine karşı toplumsal baskı daha fazladır.

Kendimin bir öteki olduğunu fark etmem uzun sürmedi. 8-9 yaşlarımda diğer insanlardan farklı olduğumu keşfetmeye başlamıştım. Erkekler kadınlardan, kadınlar erkeklerden hoşlanıyordu, ben öyle değildim. Benim yaşıtlarım olan erkeklerin kızlardan hoşlandıklarını fark etmem uzun sürmedi. Ben bir erkek olarak erkeklerden hoşlanıyordum. Ancak bu normal bir şey değildi çünkü benim gibi biri ile karşılaşmamıştım. İşte böyle bir ortamda kendimi buldum. Ben bu ortama, yere ve zamana bir ad koyamamıştım. Bugün bu adı koyabiliyorum. Bu yerin adı heteroseksizm ülkesi. Bu ülkenin sınırları dünyanın sınırları. Hangi ülkeye gidersek gidelim o ülkeler de bu heteroseksizm dünyasının ülkeleri.

Bugün kimileri alevileri daha özgürlükçü görebilir nitekim de birçok konuda öyleler. Ancak söz konusu eşcinsellik olduğunda alevilerin de diğer topluluklar gibi heteroseksist olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Alevi olarak zaten bir öteki damgası taşıyordum yani dışımdaki Erdal bu damgayı taşıyordu.

Heteroseksizm ülkesindeki göçüm bu şartlarda başlamıştı. Çünkü bu dünya bana ait bir dünya değildi. Kim olduğumu neden hoşlandığımı ve neye ihtiyacım olduğunu kimseye anlatamıyordum. Kendimi çok yalnız hissediyordum. İki kişilik bir hayat yaşıyordum. İçimdeki Erdal mahcup ve utangaçtı. Ne yapacağını bilemiyordu. Kimi zaman kitapların büyülü dünyası ona sığınak oluyordu kimi zaman da filmlerdeki yakışıklı erkekler. Bütün bunlar olurken tabii ki kendimi tanımlamış değildim. Kim olduğumu ben de bilmiyordum. Bu yaşadığım duygular doğru mu yanlış mı diye düşünmedim. İçimdeki Erdal’ı hep çocukluğumun heteroseküel dünyasından uzak tuttum.

Dışımdaki Erdal ise tarihsel olarak ayrımcılığa uğramış bir toplumdan geliyordu. Bu toplumun gelenek ve görenekleri baskıcı olmasa da devletin bu toplumu damgalama biçimi baskıcıydı. Dışımdaki Erdal olarak çoğu zaman bu ülkenin vatandaşı olmadığımı düşündüm. Çünkü içinden geldiğim toplumun kodları ile devletin kodları çok farklıydı. Dışımdaki Erdal meraklı biraz da intacıydı.

İlk aşkımı 8. sınıfta hissettim. Aşkın ne olduğunu bilmiyordum ama onu yaşıyordum aslında. Sonra âşık olduğum çocukla lise yıllarında yollarımız kesişti. Hatta lisede aynı sınıfta aynı sırada iki yıl beraber oturduk. Hiçbir zaman âşık olduğumu onu çok sevdiğimi söyleyemedim. Onun en yakınında ve en yakın arkadaşı olarak kalmak yeterli geliyordu. Bu zaman zarfında hep acı çektim. Âşık olduğum kişinin ilk kız arkadaşı ile çıkmaya başladığı zaman çok üzülmüş ve çok kıskanmıştım. Ancak bütün bu iç patlamalar bir türlü kendini dışa vuramadı. Heteroseksizm ülkesinde kim oluğumu hep saklamak zorunda kaldım. Bana yardım edebilecek ne bir annem ne bir arkadaşım ne de bir başkası vardı.

Ben bir eşcinsel göçmendim bir çocuk göçmen. En yakının olduğunu düşündüğün annen baban ve kardeşlerin de en az dışarıdaki insanlar kadar bana uzaktı. Bu konuda kimseye güvenim yoktu. İçimdeki çocuk göçmeni bir tek dışımdaki Erdal biliyordu. Ancak onun da sorumlulukları vardı. İçimdeki çocuğu kontrol etmek isterken kendi sorunları ile de baş etmek zorunda kalıyordu.

Hayatımı iki kişi olarak sürdürmek o zamanlar çok zordu. İçimdeki bir ses büyük bir şehre gitmem, kalabalıklara karışmam gerektiğini söylüyordu. Benim gibi insanların büyük şehirlerde olabileceğini hissedebiliyordum. Sezgilerim beni hep büyük şehirde yaşama itti. Küçük şehirler beni hep korkuttu bu yüzden.

Büyük bir şehirde üniversite okumak bana tek seçenek olarak göründü. Biraz inat ettim ve İstanbul’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nü kazandım. Her ne kadar gazeteci olmak gibi bir hevesim olduysa da o zamanların sınav sistemi sonucu bu bölüm karşıma çıktı. Yine de İstanbul’u kazandığım için mutluydum.

İçimdeki Erdal hâlâ çekingen ve mahcup yaşamını içimde sürdürüyordu. İçimdeki çocuğun göçü İstanbul’a göç etmekle değişmedi. Dışımdaki Erdal’ın hayatı ise değişti. Dışımdaki Erdal hâlâ meraklı hâlâ aykırı biriydi.

Üniversite okuduğum süre boyunca da bu ikili yapı değişmedi. İstanbul’a göç etmem beni kasabaya göre rahatlatsa da İstanbul’un da bir heteroseksüel ülkesinin şehri olduğu gerçeği ile bir daha yüzleşmeme neden oldu. İçimdeki çocuğun göçebeliği devam ediyordu. Dışımdaki Erdal’ın ise ilk göçüydü bu. 

Bir gün eski bir arkadaşım gel seni bir yere götüreceğim dedi. Çok değişik bir yer dedi. Bu cümleyi kullandığı an bu yerin bir eşcinsel bar olduğunu hissetmiştim. Daha önceleri eşcinsel bir iki barın olduğunu duymuştum ama cesaret edip gidememiştim. Arkadaşımın teklifini kırmadım gittik beraber. Gerçekten de hissettiğim şey gerçek olmuştu. Arkadaşım gey değildi ama eğlenmeyi seven biriydi. Şeytanın bacağı o gün kırılmıştı. O günden sonra benim gibi insanların olduğunu görmek hayatımın akışını kökten değiştirdi. Artık tek başına iki Erdal ile gey bara gitmeye başlamıştım. Birkaç arkadaşlık da kurmuştum. Ancak bu arkadaşlıklar sadece barda kalıyordu. Bu da canımı çok sıkıyordu. Heteroseksüel ülkesinde yalnız olmadığımı biliyordum ama hâlâ bar dışında her yerde heteroseksizmin kuralları devam ediyordu.

İstanbul’a göç bana biraz daha olsa nefes alabilme olanağını yarattı. Artık kendim gibi insanlarla birlikte olabiliyordum. İçimdeki çocuk artık dışarı çıkabiliyordu. Dışımdaki Erdal’la barda aynı kişi olabiliyordu.

Burası kocaman bir şehirdi. Bu şehirde anonim bir hayat yaşayabiliyordum. Yalnız yaşıyordum. Ailem beni takip etmiyordu ama onlara yalan söylemeye devam ediyordum. Sadece onlara değil üniversite sıralarındaki arkadaşlarıma sonra da iş arkadaşlarıma da yalan söylüyordum daha doğrusu yalan söylemek zorunda bırakılıyordum.

Eski aşkları unutmuştum çoktan. Bir gün bir barda biri ile tanıştım. Onunla bar dışında da görüşmeye başlamıştık. İlişkimiz barın dışına çıkmış günlük hayatın bir parçası olmuştu. Ona âşık olmuştum. O da beni seviyordu. Böylece ilk gerçek ilişkim başlamıştı. Sevgilim o zamanlar bir Lambdaistanbul aktivistiydi. 20002’de onunla Lamda’ya gitmeye başladım. Böylece içimdeki çocuk ile dışımdaki Erdal bu mekânda da birlikte aynı insan olarak var olmaya başladı. Oraya gelen insanlarla da günlük hayatta daha fazla vakit geçirmeye başlamıştım. Artık ‘gece gay gündüz bay’ hayatı sürdürmüyordum. Lafı fazla uzatmayayım üçüncü göçüme geleyim.

Üçüncü göçümü İsveç’e iki yıl önce yaptım. Bu göç de diğer göçler gibi zor başladı. 5-6 yıl önce İstanbul’da bir kaza geçirdim. Uzun yıllar sevgilim olan kişinin bana ulaşamadığını, polisi, hastaneleri aradığını kendime geldikten sonra öğrenebildim. Kendime gelmem de iki yılımı almıştı. 

Kazadan sonraki bir ayı hiç hatırlamıyorum bugün de hayatımın o bir aylık kısmı hiç yok. Sonraki altı-sekiz ayı ise zar zor hatırlıyorum. Ne oldu nasıl oldu kim ne yaptı bilmiyorum. Kendime gelmeye başladıktan sonra sevgilimin ne kadar acı çektiğini yardım etmek istediğini çok çaba harcadığını ama bu sürecin onu da çok yıprattığı anladım. Ben artık eski Erdal değildim çünkü beyin travmalarının bazen kalıcı değişimlere neden olduğu zaten biliniyor. Sanırım ben de bundan nasibimi almıştım. 

Kaza sonrası bir aylık hastane sürecinde benim yanımda refakatçi olarak sadece ailem kalabildi. Oysaki benim ailem ile bağlarım kopma derecesinde zayıflamıştı. Uzun yıllardır senede bir iki defa görürdüm onları. Onun dışında başka bir yakınlığım yoktu. Yani onlara hiç açılmadım. Oysaki 15 yıldır sevgilim olan kişi ile içli dışlıydık. Onun ne kadar acılar çektiğini şimdi çok iyi anlıyorum. O zamanlar bunu fark edebilecek bir sağlığım yoktu.

Hastalık süreci yaklaşık iki yıl sürdü. Bu sürede beyin travması geçirdiğim için sinirli biri olup çıkmıştım. Bu süreçte şunu fark ettim eşcinsel birliktelik sadece aşk ve seks birlikteliği değil aynı zamanda sevgiyi ve güveni de içeriyor. Bu sevgi ve güven de heteroseksüel ülkesinin kurallarının değişmesi ile mümkündü. Sevgilimle bu ve buna benzer sorunları yaşamaya belki de devam edecektik. Hali hazırda bu süreç ilişkimizi oldukça yıpratmıştı. İkimizin de toparlanmaya ihtiyacı vardı. Ama artık biliyordum ki buna benzer şeyler biz yaşlandıkça daha fazla olacağa benziyordu. Bunu birlikte atlatmamız zor göründü bana. Her ne kadar o birlikte bunu deneyeme daha fazla çaba gösterse da ben eski Erdal olamıyordum artık olmak istesem de olamıyordum. Bu durum beni daha fazla sinirli yapıyordu. Her ne kadar son aylar ayrılmış olsak da İstanbul’da kaldıkça ona daha fazla zarar verdiğimi düşündüm. Buna bir de ülkenin durumu da eklenince üçüncü göçümü iki yıl önce yurt dışına yaptım.

Üçüncü göç beni bambaşka bir yere götürdü. Artık yeni bir kimliğim vardı adı mülteci Erdal olan. Evet iltica ettim İsveç’e iki yıl önce. Her şeyi göze alarak yaptım. Mültecilerin kaldığı yerlerde bir yıla yakın yaşadım. Bu süre içinde farklı ülkelerden mülteciler ile tanıştım. Mülteci kimliği eşcinsel kimliğimin de önüne geçti. Çünkü sizin eşcinsel olmanız mülteci olduğunuzu değiştirmiyordu.

Yeni biri ile tanıştığınızda ne yapıyorsun sorusuna mülteciyim diye bir cevap verirsen her şey yüz seksen derece değişiyordu. Karşındaki kişi seni artık eşcinsel olarak görmüyor seni mülteci olarak görüp yüzünü çevirebiliyordu. Bu süreç yıpratıcı bir süreç oldu. Eşcinsel olduğunu söyleyip iltica eden birçok insanla da tanıştım. Onların da başlı başına bambaşka hikâyeleri vardı. Kimisi namazında niyazında ama eşcinselim diyor dininin eşcinselliğinin önünde olduğunu söylüyordu. Kimi ise sırf ilticası kabul olsun diye yalandan ben eşcinselim diyordu. Eşcinselim diye iltica başvurusu yapanların bir kısmının eşcinsel olmadığına birden fazla kez şahitlik ettim. Eşcinselliğin de bir araca dönüştüğünü görmek biraz üzücüydü ama gerçek bir şeydi.

Bütün bunlara rağmen İsveç süreci öğretici oldu benim için. İçimdeki çocuğun göçü İsveç’te de devam ediyordu. Heteroseksüel dünya burada da varlığını sürdürüyordu. Kolaylıkları ve zorlukları farklı derecelerde de olsa heteroseksizm dünyası kolay kolay değişmiyordu.

İsveç’te mülteci kimliği altındaki herkesin zorlu süreçler yaşadığını görüyorum. Ben de bu süreci birebir yaşayanlardan biriyim. İsveç toplumu mültecileri potansiyel olarak suçlu görebiliyor. Bu anlayış devletin kurumlarında da hissedilebiliyor. Hal böyle olunca bu durum sizin psikolojinizi etkiliyor. İster istemez eşcinsellik sürecinde yaşadığım oto sansürü bu defa da mülteci olarak yaşamış oldum. Bu hissi çoğu zaman kendi kendine daha da büyütebiliyorsun. Zaman zaman bu baskının ağırlaştığı dönemler oluyordu. Kendimi suçlu ya da çaresiz hissettiğim anlardı bunlar.

Her yerde mülteciyim cümlesini kurarsam başıma ne gelebileceğini tahmin edebiliyordum. Yeni tanıştığın biri sudan bir sebeple yönünü değiştirebilir ya da nazikçe olmaz diyebilirdi. Bununla savaşmak hiç de kolay değildi. Kimi zaman hala kolay değil.

İsveç’te içimdeki çocuğa misafir olan bir mülteci Erdal vardı artık. İçimdeki çocuk ki zaman ve mekândan bağımsız olarak her zaman aynı şeylere maruz kaldığı için mülteci Erdal’a bir iç ses vermekten çekinmedi. Mülteci Erdal’a sabırlı olmasını bir süre sonra bunu atlatacağını öğütledi. İçimdeki çocuk haklıydı. Mülteci sürecinin damgalayıcı baskısı kabul aldıktan sonra oldukça azaldı. Ancak yaşananların etkisini hâlâ üzerimden atabilmiş değilim. Belki birkaç yıl daha bu süreç az da olsa devam edecek. Ancak yaşadığım bu deneyim bir ömür boyu hayatımın bir parçası olarak kalacak. Dünyaya mültecinin penceresinden bakabilme imkanına sahip olmak hiç de kolay bir şey değil. 

İçimdeki küçük çocuktan dışımdaki Erdal’a ondan mülteci Erdal’a uzanan göç hikayesi bitmiyordu. İçimdeki çocuk hâlâ bir yerlere göçmedi göçemedi. O hâlâ etrafını saran bu bendenle dışındaki dünya ile bütünleşemedi. Belki de hiçbir zaman içimdeki çocuk yüzde yüz dışımdaki ben ile bütünleşemeyecek.

Dışımdaki Erdal ise göçe devam ediyor. Her göç ona yeni şeyler katıyor aynı zamanda ondan bir şeyler alıp götürüyor.

İçimdeki çocuk hep içimde kalacak çekingen mahcup narin ama kontrollü. Her ikimizin de dengeleyici yanları var. Her ikimiz de aynı bedende olmaktan memnunuz. Zaman zaman kavga etsek de içimdeki çocuk ve dışımdaki ben insanlığın çelişkisinde olduğu gibi yaşamaya devam edecek. Kim masum kim değil bilmiyorum. Tek bildiğim insanı büyüten şey sadece aşklar değil acılar da bir aşk kadar derin hatta ondan daha baskın. 

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: yaşam, mülteci
Nefret