24/11/2008 | Yazar: Kemal Ördek

Kemal Ördek | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kemal Ördek


‘Arada Bir Yerde’, ekonomik eşitsizlikler, buna eklemlenen militarizm ve Arap-Yahudi toplumu arasındaki politik-dini şiddetin şekillendirdiği İsrail’de ortaya çıktı. BenLBen, tiyatro ile LGBT mücadelesine katkı sunmak derdinde. Kemal Ördek, sanat üzerinden aktivizm yapan BenLBen’den oyun yazarı Ronny Almog ve yönetmen Issy Mamanov ile Kaos GL için konuştu.

BenLBen, İsrailli bir tiyatro grubu. İlk kez 2003 yılı Eşcinsel Onur Haftası Etkinlikleri’nde İsrail Tzavta Tiyatrosu’nda sahneye koydukları ‘Arada Bir Yerde’ adlı oyunlarını, beş senedir dünyanın dört bir yanında sanatseverlerin beğenisine sunuyorlar. Bugüne dek oyunlarını, New York, San Francisco, Minneapolis, Indianapolis, Saint-Louis, Zurich, Berlin ve Dublin’de sahneleyen ekip, 27-28 Eylül tarihlerinde Lambdaistanbul ve Pembe Hayat LGBT derneklerinin katkısıyla İstanbul ve Ankara’da sahne aldı. Türkiye LGBT çevreleri tarafından heyecanla karşılanan ‘Arada Bir Yerde’ adlı oyun, cinsel kimlikler ve toplumsal cinsiyet rolleri ile ilgili sorular sorduran, bu soruşturma sürecinde politik yönelim ve dinsel inanç faktörlerine de cesaretle vurgu yapan bir performans gösterisi.

Bir tiyatro topluluğu olarak BenLBen’i nasıl tanımlıyorsunuz?

Issy Mamanov: BenLBen bir LGBT tiyatro topluluğu. LGBT diyoruz; çünkü bugüne dek yaptığımız çalışmaların genelinde, temel olarak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği kavramları vurgusu vardı. Ayrıca, grubun üyeleri, altı sene içindeki oyuncu değişiklikleriyle beraber, ya LGBT bireylerden oluşuyor ya da kendilerini tek bir cinsiyet kimliği üzerinden tanımlamıyor.

Ronny Almog: BenLBen herhangi bir dernek veya örgüt ile bağlantılı değil; fakat yine de temel amacı LGBT mücadelesine destek vermek, ulaştığımız insanların kafalarında bugüne dek inandıkları değerler hakkında sorular sordurmak. Tek başımıza, sanat üzerinden aktivizm yapıyoruz diyebiliriz. Bunu söylerken amacım sanat ile aktivizm arasında bir hiyerarşi kurmak değil. Sadece, insanlar sanatın olduğu yerde çok daha rahatlıkla kendi iç dünyalarını ve çevrelerini sorgular hale gelebiliyorlar. Zaten bu da, değişim için ilk aşamayı oluşturuyor. BenLBen, tiyatro ile LGBT mücadelesine katkı sunmak derdinde.

‘Arada Bir Yerde’ adlı oyununuz, dünyanın farklı ülkelerinde büyük beğeni topladı. Oyunu heyecanla karşılayan kesimler sadece LGBT çevrelerinden değil; içlerinde feminist gruplar, anti-militarist oluşumlar ve anti-kapitalist örgütlenmeler de mevcut. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Mamanov: Biz kendimizi LGBT tiyatro topluluğu olarak tanımlıyoruz; fakat temel derdimiz sadece kimlik mücadelesi yürütmek değil. Evet, belki de oyunlarımızın temel amacı toplumsal cinsiyet eleştirisini getirmek; ancak toplumsal değişimin yalnızca bu şekilde gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. ‘Arada Bir Yerde’ İsrail gibi Batı kapitalizminin şekillendirdiği dinamiklerin açıkça etkisinde olan bir ülkede ortaya çıktı. Biliyoruz ki, LGBT mücadelesi temel olarak kimlik-eksenli devam ediyor. Ancak bu bana göre eksik bir yaklaşım. Eşitsizliklerin kaynağında bir o kadar da ekonomik eşitsizlikler, buna eklemlenen militarizm ve Arap-Yahudi toplumu arasındaki politik-dini şiddet de var. Zaten oyun bütün bu farklı faktörlerin bileşiminden oluşuyor. Eğer biz Batı Şeria’dan ekonomik zorluklar sebebiyle Tel-Aviv’e kaçmış bir Arap transeksüelin yaşadığı ezilme biçimleri üzerinde durmazsak, işte o zaman kendimizi sınırlamış oluruz. Kısaca, toplumsal cinsiyetin kurgulanma sürecini etkileyen bütün dinamikler bizim ilgi alanımızı oluşturuyor. Farklı çevrelerde oyunumuza beslenen sempatiyi bu şekilde açıklayabileceğimi düşünüyorum.

Bu noktada, Sayın Almog size dönelim. Oyunun yazarı olarak, kendi kişisel deneyimleriniz üzerinden bir değerlendirme yaparsanız, yaşadığınız süreçlerin metnin yazılmasında sizi nasıl etkilediğini aktarabilir misiniz?

Almog: Öncelikle, ben bir transeksüelim. Cinsiyet kimliği noktasında kendimi ‘arada bir yerde’ olarak tanımlıyorum. Kendimi tanımlamam gerektiğini de düşünmüyorum açıkçası. Transeksüelim diyorum; ancak bunu sadece pratik nedenlerden dolayı yapıyorum, insanlara kendimi anlatabilmek adına. Fakat temel derdim, illa bir şey seçmek zorunda olmadığımızı göstermek, tanımların ve keskin sınırların sorunlarımızı derinleştirdiğini anlatmak. Biyolojik cinsiyetim kadın ya da erkek olabilir, bununla birlikte ben kendimi her ikisinin dışında da hissedebilirim. Zira içsel süreçlerdir beni asıl ilgilendiren. Kalıplara sığmayan ve klişelerden bağımsız, tamamı ile kişinin kendi özgür iç dünyası... Sonuç olarak, oyun boyunca karşınıza çıkan cinsiyet sorgulamaları da, bu düşüncelerimin birer yansıması. Erkek bedenine sahip bir kişi, kendini kadın gibi hissedebilir ya da biyolojik olarak kadın bedenine sahip ama erkek bedeniyle var olmak isteyen bir kişi, operasyon geçirdikten sonra bir erkeğe âşık olabilir. Gördüğünüz üzere, bütün tanımlamalar bu örneklerde geçersizleşiyor. Ben de tanımlar yerine kendimi ‘arada bir yerde’ olarak görüyorum ve oyuna bunu yansıttım.

Diğer taraftan, İsrail toplumunda yaşayan biri olarak, birkaç savaşın tanığıyım. Dinsel inançları sebebiyle bir müslüman ile bir yahudinin birbirine nasıl düşman olduğunu çok iyi biliyorum. Politik liderlerin çözümsüzlük politikaları ile bu toprakların nasıl çorak hale getirildiğinin bilincindeyim. ‘Birileri’nin çıkarları uğruna bu halkın nasıl tanklara, silahlara teslim edildiğini de çok iyi görüyorum. Milliyetçiliğin azdırılması, militarist politikalar ve dinsel radikalizm ile bölge halklarının nasıl birbirine düşman edildiğini biliyorum. Tabii ki, bütün bu tanıklıkların bir şekilde oyun içindeki ipuçlarını fark edebilirsiniz.

Türkiye’dekine benzer şekilde, İsrail’de de zorunlu askerlik sistemi uygulanıyor. Peki, siz bu zorunluluk gereğince askerlik yaptınız mı? Eğer yaptıysanız, anlattığınız diğer yaşanmışlıklar gibi bunun da oyuna bir etkisi olmuştur herhalde?

Almog: Tabii ki. Olmaz olur mu hiç. Hatta diyebilirim ki, askerlik süreci bu oyunu yazarken getirdiğim çoğu eleştirinin temelini oluşturdu. İsrail’de tüm erkekler üç sene boyunca askerlik yapmak zorundalar. On sekiz yaşında kışladan içeri girdiğinizi ve çevrenizin sadece kurallarla çevrili olduğunu düşünün. Öyle kurallar ki, elinize verilen silahla farklı milliyetten insanların öldürülmesi için yaratılmışlar. Üniformanız, asker çantanız ve saçınızın kesildiği şekille beraber tam bir robota dönüştürülüyorsunuz. Söylediğiniz sözcüklerin bile bir süre sonra belli bir kalıp içinde şekillendiğini fark ediyorsunuz.

Ayrıca, toplumsal cinsiyet normlarının en sağlam olduğu kurum ordu. Girdiğiniz andan itibaren heteroseksüel erkekler ve kadınlar olarak algılanıyorsunuz. Farklı bir cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğinin böylesi ‘erkek’ bir kurumda yeri yok. Diğerlerinden farklıysanız, herkes gibi olmanız için her türlü yöntem kullanılıyor. Zaten çoğu zaman farklı olduğunuzu açıklayamıyorsunuz bile. Her türlü kural, ufak ayrıntılar gibi görünmesine rağmen aslında tamamı ile askerlik kurumunun tektipleştirilmiş bireyler yaratmak için oluşturulduğunu düşündürtüyor sizlere. Elinde silah olan, şovenist ve heteroseksüel, ‘normal’ vatandaşlar... Dünyada en çok asker kaçağı olan ülkelerin başında İsrail’in geldiğini düşündüğümde, bu baskı mekanizmasına karşı çıkmak için daha güçlü bir motivasyona sahip oluyorum. Zaten ilk defa askerdeyken başladım yazmaya ve elimden geldiğince bu oyunun anti-militarist bir içeriğe sahip olması için çaba harcadım yazarken.

Yaptığınız açıklamalar ışığında, İsrail’i militarist/milliyetçi bir toplum yapısına sahip, geçmişi savaşlarla yoğrulmuş ve halen saldırgan politikalar güden bir ülke olarak düşünebiliriz. Sizce, böyle bir ülkede, LGBT haklarının ne derece mevcut olduğunu söyleyebiliriz?

Mamanov: Öncelikle, tek bir İsrail’den bahsedemeyiz. İsrail küçük bir ülke; ancak yine de farklı bölgelerde farklı politikalar yürürlükte. Kudüs gibi, radikal İslamcıların ve ortodoks yahudi grupların kontrolünde olan ve refah seviyesi daha gerilerde olan bölgelerde LGBT haklarından bahsetmek bile çok zor. Tel-Aviv’i düşündüğümüzde ise, LGBT bireyler hukuki haklarına sahipler ve nispeten de olsa pratikte rahatlar. Mesela, bu seneki Eşcinsel Onur Haftası yürüyüşünün öncelikle Kudüs’te yapılması planlanmıştı; fakat Kudüs halkı buna sert bir şekilde karşı çıktı. Dolayısı ile, yürüyüş de dâhil olmak üzere bütün etkinlikler Tel-Aviv’de yapıldı.

Tabii ki, bunlar sadece görünenler. Belki hukuki anlamda LGBT haklarının nisbi gelişmişliğinden bahsedebiliriz; ancak pratikte bunun ne derece etkin olduğundan emin değilim. Hele ki, din, milliyet, ekonomik statü gibi faktörler dikkate alınırsa, aslında tablonun pek de mükemmel olduğunu söyleyemeyiz. Liberal anlamda birtakım hakların mevcudiyeti bana kalırsa, sadece yahudi ve orta sınıf LGBT bireyler için geçerli. O da her zaman değil. Toplumsal önyargıları bu gruptakiler için bile kırmak bazen çok güç olabiliyor. Daha önceden verdiğim örnekte olduğu gibi, mesela toplumsal önyargılar ve işsizlik dolayısı ile Batı Şeria’daki bir transeksüel, çalışmak üzere Tel-Aviv’e geliyor; ancak Arap olması ve ekonomik zorluklar gibi sebeplerle iş bulamıyor. Tek çare olarak seks işçiliği yapabiliyor. Şimdi bunun neresi sizce LGBT hakları konusunda gelişmişliğe işaret ediyor? Bence bu konuları oturup ciddi şekilde düşünmek gerekiyor.

Yani sizce, LGBT haklarının tam olarak uygulanabilmesi için ayrıca kapitalizm eleştirisine de girmek gerekiyor? Doğru mu?

Mamanov: Açıkçası, bu en önemli faktörlerden bir tanesi. Yahudi olan; ancak alt sınıfa mensup Tel-Avivli bir eşcinselin de haklara sahip olmak konusunda çok şanslı olduğunu söyleyemem. Geçim sıkıntısı içindeki bir eşcinselin hukuki hakkının olması sadece kâğıt üzerinde geçerlidir. Elbette nisbi bir gelişmişliğe işaret eder; fakat yetersizdir. Şunu da biliyorum ki, anti-kapitalist bir yapılanma içerisinde de LGBT bireylerin ciddi sorunları olacaktır. Sonuçta, ekonomik sistem ile beraber toplumsal cinsiyet normlarının eleştirisine de girmek gerekiyor. Yani, bir sürü değişkenin analiz edildiği bir bakış açısıyla LGBT hakları konusuna yaklaşmalıyız.

Bugüne dek, dünyanın farklı ülkelerinde oyununuzu sahneleme şansını buldunuz. Şimdiye dek konuştuklarımız ışığında, bu farklı ülkelerdeki LGBT hakları konusundaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir kıyaslama yapmanız mümkün mü?

Mamanov: Açıkçası, Amerika Birleşik Devletleri’ne ilk gittiğimizde LGBT bireylerin insan hakları konusundaki gelişmeler sürekli olarak vurgulanıyordu. Tabii ki, Amerika dediğimizde tek bir Amerika ile karşılaşmıyoruz. Farklı dört eyalette oyunumuzu sahneledik biz. San Francisco’daki insan hakları kazanımları ile Minneapolis’tekiler arasında çok fark var. Yani kıyı Amerika’sı ile orta Amerika arasında belirgin farklar var. Ancak, bütün bu konuştuklarımız anayasal kazanımlar konusundaki farklar. Yani, belki de iki eşcinsel erkek ya da kadın San Francisco ya da New York’ta rahatlıkla el ele tutuşup yürüyebiliyordur ya da hukuki kazanımları tehlikeye girdiğinde mahkemeye rahatlıkla başvurabiliyordur. Ancak, daha önce de söylediğimiz gibi, ırk, ekonomik statü, dini inanç farkı, vb. faktörler işin içine dâhil edildiğinde tablo tamamı ile değişebiliyor. Halen siyah-beyaz ayrımının toplumsal düzlemde devam ettiği, ‘camdan tavan’ (glass ceiling) benzeri görünmez engellerin kadınların karşısına çıktığı, bir yanda gökdelenlerin hemen arkasında da ultra-fakir mahallelerin olduğu, hemen herkesin elinde silahın olduğu veya müslümanların potansiyel terörist olarak algılandığı bir ülkeden bahsediyoruz. Sizce müslüman, Afro-Amerikan ve alt sınıftan bir eşcinsel ya da transeksüelin böyle bir ülkede temel insan haklarından yararlanma olasılığı nedir? Bence oldukça düşüktür.

Avrupa ülkeleri için de bence aynı durum geçerli gibi görünüyor. Bir insan hakları projesi olarak yaklaşılan bir Avrupa var evet. Teoride gerçekten savunulacak bir Avrupa’dır. Kim kadınların, LGBT’lerin, müslümanların, işçilerin, vs. eşit şekilde yaşadığı bir Avrupa’yı istemez ki? Ama durum gerçekte öyle midir? Ben buna inanmak istiyorum. Elbette birtakım kazanımlar var ve büyük oranda uygulanmaya çalışılıyor belki de. Pratikteki yansıması ise daha farklı olabiliyor. Amerika için geçerli olan yorumlarımı Avrupa için de yapabilirim. Farklı renklerin savunulduğu, ekonomik eşitsizliklerin bertaraf edildiği bir Avrupa’ya evet; ama bahsettiğim sebeplerden ötürü eksikliklerin olduğunu da söyleyebilirim.

Almog: Issy’nin söylediklerine katılıyorum. Ancak, yine de Avrupa Birliği ülkelerinde elde edinilmiş kazanımları da savunmamız gerektiğini düşünüyorum. Dünyanın diğer bölgeleri ile kıyaslandığında, ciddi bir ilerleme var. Belki Issy’nin söylediği gibi kâğıt üzerinde; ancak en azından ideal olarak karşımızda duruyor. Bir ileri medeniyet yanılsaması bile olabilir AB projesi; fakat bir aşamadır ve haklar noktasında işimize yarayacak özellikleri kullanılabilir bence.

Peki, Türkiye’deki LGBT hakları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Almog: İlk defa Müslüman çoğunluğu olan bir ülkeden davet aldık. Burada da bir LGBT hakları mücadelesi olduğunu görmek, oyun daveti almak bizi çok mutlu etti. Ama duyduklarımız ve okuduklarımız, ne yazık ki Türkiye’deki durumun çok da mutluluk verici olmadığını gösteriyor. Anladığımız, haklar mücadelesinde bir ilerlemenin olduğu; ancak hâlâ çok ciddi insan hakları ihlallerinin yaşandığı da bir gerçek. Mesela Lambdaistanbul gibi bir LGBT derneğine yönelik açılan haksız dava, Eryaman davası, sokaktaki şiddet, trans bireylere yönelik cinayetler, vs. bizleri umutsuzluğa sürüklüyor. Ataerkil toplum yapısı, heteroseksist yaklaşımlar, ekonomik eşitsizlikler, muhafazakârlaşma derken anladığımız Türkiye’nin kendi LGBT bireylerine yönelik tutumunda ciddi olumsuzluklar var.

Mamanov: Buraya geldiğimizde duyduklarımız bizleri hakikaten çok üzdü. Ronny’nin söyledikleri ve daha birçoğu... Bazen insan umutsuzluğa kapılıyor. Bizleri burada ağırlayan dostlarımızın mücadelesi bu noktada daha da değerli hale geliyor. Burada zar zor devam eden bir mücadele var ve biz de katkı sunacağımızı düşünerek buraya geldik. Burası öyle İsrail’den çok da farklı bir ülke değil kanımca. Aynı muhafazakârlaşma, militarist toplum yapısı, milliyetçilik ve savaş. Böyle olumsuzluklar içinde ciddi bedeller ödeniyor tabii ki; fakat bu olumsuzluklar ile yüzleşmek ve onları aşmak zorundayız. Mücadeleden vazgeçmemek gerekiyor kısaca.

Oyununuza geri dönersek, toplumsal cinsiyet rolleri, politik veya dini inanç gündemleri ile ilgili ironiyle karışık sorgulamalar oyunun bütününe hâkim görünüyor. Tanrı’nın bile varlığı ve cinsiyeti oyunda sorgulanıyor... Oyunda bu gibi radikal çıkışları yakalamak mümkün...

Almog: Oyunu yazarken temel derdim, insanların tabularına işaret etmek ve cevaplardansa, daha çok soru sormalarını sağlamaktı. Bunu yaparken de, en radikal çıkış belki de Tanrı’yı sorgulamak idi. ‘Tanrı kadın mıdır, erkek midir?’, ‘Tanrı yoktur’ gibi çıkışlarla insanların genel kabul gören inançlarına yönelik doğrudan bir çıkış yaratmak istedim. İnsanlar bilinmeyene yönelik kendi içlerinde büyük korkular besliyorlar ve o bilinmeyene dokunmak dahi istemiyorlar. Tanrı mefhumu da bu bilinmeyenlerden bir tanesi. Bütün ‘öteki’leri de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Ataerkil bir düzen içinde farklı cinsel kimlikli bireyler hakkında konuşulması zordur, çünkü korkulur onlardan. Bilinmeyenin her zaman böylesine aşılması zor olan bir engeli vardır. Biz de, bunu kolaylaştırmak istedik. Korkularıyla yüzleşmelerini sağlamaya çalıştık. Açıkçası, oyun ile ilgili en çok gelen sorular bu konuda. Anlaşılan, istediğimiz etkiyi seyirciler üzerinde bırakmışız.

Oyununuz, sadece konuşmalardan ibaret değil. Oyuncuların performansı, özellikle ayakların sevişme sahnesinde olduğu gibi, mükemmel. Maya Felixbrodt ise viyolası ile oyuncularla adeta konuşuyor gibi...

Mamanov: Bahsettiğiniz sahne Ronny’nin yazarken ne kadar yaratıcı olabildiğinin göstergesi. İki erkeğin eşcinsel birlikteliğini oyun boyunca eleştiren bir heteroseksüel erkeğin sonunda o iki eşcinselle beraber sevişmesini temsilen gerçekleştirilen bir sahne. Cinselliğin saf ve en açık haliyle ayaklar tarafından gerçekleştirilmesi bir sanatsal zekâ ürünü bence. Oyuncuları da ayrıca tebrik etmek gerekiyor kanımca. Seyirciyi rahatsız etmeden istenileni aktarabilmek ve bunu böylesine akıcı biçimde gerçekleştirmek zor iş.

Müzik konusunda ise, en büyük teşekkürü Michaela Lika hak ediyor. Her yönetmenin böyle bir sanat danışmanına ihtiyacı vardır. Maya’nın performansı hakikaten oyunun bütün havası üzerinde olumlu etkiye sahip. Oyuncuları viyolasıyla konuşturuyor, susturuyor, azarlıyor, canlarını yakıyor, yönlendiriyor ve yeniden yaratıyor. Böylesine bir fikri Michaela’nın zekâsı sayesinde oyuna uyguladık. Oyuncuların her sözü ve hareketi viyola sayesinde değişime uğruyor gibi. Bir çeşit Tanrı gibi. Çok konuşan, kural koyan ama oyunun sonunda yenilen bir Tanrı gibi. Bu Tanrı da her oyuncunun iç sesine denk düşüyor. Zaten gücü de buradan kaynaklanıyor.

Böylesine başarılı bir oyunu bizlere sunduğunuz ve sorularımıza zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Gelecekteki çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Almog: Asıl biz teşekkür ederiz. Türkiye’de olmak ve buradaki dostlarımızla bir şeyler paylaşmak çok keyif vericiydi.

Mamanov: Bizleri ağırlayan ve Türkiye’deki LGBT mücadelesini samimiyetle yürüten dostlarımıza teşekkür ederiz. Başka oyunlarda sizlerle olmak dileğiyle...
Etiketler: kültür sanat
Nefret