25/03/2009 | Yazar: Elif Gazioğlu

Başlarından omuzlarına kadar, yüzlerinin büyük bölümünün görünmesini engelleyen kanatların sarktığı, Katolik rahibelerinkilere benzer örtüler giyen, elleri dahil tüm vücutlarını örten kırmızı elbis

Elif  Gazioğlu | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Elif Gazioğlu

Başlarından omuzlarına kadar, yüzlerinin büyük bölümünün görünmesini engelleyen kanatların sarktığı, Katolik rahibelerinkilere benzer örtüler giyen, elleri dahil tüm vücutlarını örten kırmızı elbiseleriyle kadınlar, sokağın sadece kendilerine tahsis edilen, güvenli bölümünde yürürler. Gazete ve kitapçılarda kadın vücudu sergileyen yayın görmek mümkün değildir artık; kadın bedenini sömürdüğü düşünüldüğünden, mevcut yayınlar yakılmış, yeni basımlar yasaklanmıştır. Aynı sebepten kozmetik kelimesinin kendisi bile, yasaklanarak unutturulmaya çalışılanların başında geldiğinden kadınlar, sabah kahvaltılarından arta kalan yağları eriterek ellerine sürerler. Burası, kadın nüfus oranı çok düşük ve kadın nesli tehlikede olduğundan, kadınların ruh ve beden sağlıkları için her türlü önlemin alındığı, neslin tamamen tükenmesinden korkulduğu için cinsel birleşmenin, korunaklı ve steril ortamlarda, başkalarının yardım ve desteğiyle gerçekleştirildiği, Atwood’un feminist distopyasıdır. Burada kadın olmanın şartı, hamile kalabilme yetisidir. Yani kadınlığı, doğurganlığı belirler. Kadının toplumsal cinsiyeti, biyolojik cinsiyetinin doğrudan yansımasıdır. 

Atwood’un distopyasının işaret ettiği şey, yani biyolojik cinsiyetin toplumsal cinsiyeti öncelediği ve belirlediği savunusu, bir süredir, Butler ve Haraway gibi queer teorisyenlerce hararetle tartışılıyor. Bu tartışmanın merkezinde de, feminizmin 1960’lardan beri kullana geldiği cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımına yüksek sesli bir itiraz yatıyor. Önce itirazın yöneldiği savunuyu hatırlayalım. Cinsiyet/toplumsal cinsiyet ikiliğinin önerdiği şey, cinsiyetin, biyolojik olarak verili ve içkin olduğu, toplumsal cinsiyetin ise bu verili cinsiyet özelliğine toplumun yüklediği anlamlar, çizdiği roller ve beklentiler olduğuydu. Yani bu savunu, cinsiyeti doğal ve değişmez kabul ederken, toplumsal cinsiyeti tarihsel/toplumsal bir kurgu olarak görüyor, dolayısıyla değişebilir kabul ediyordu. Queer teorisyenlerin itirazı da bu noktaya, bu ayrımın temeline yöneliyor ve diyor ki, eğer cinsiyeti içkin ve değişmez kabul edersek, bu bizi toplumsal cinsiyetin bir zorunluluk olduğu kabulüne götürür. Bu anlamda bu itiraz, cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımını kadercilikle itham ediyor. Cinsiyetin verili ve değişmez olduğu ve kaçınılmaz olarak toplumsal cinsiyet kalıplarından birine yol açacağı önermesi, bu eleştiriye göre, kadercilik anlamına geliyor.
 
Aslında queer’ın bu önerisi, çift cinsiyetlilik durumuyla birlikte okunduğunda daha anlamlı ve ikna edici oluyor. Toril Moi çalışmalarından birinde, çift cinsiyetli çocukların ne tür tıbbi müdahalelere maruz kalacaklarını belirleyen şeyin, çocukların ailelerinin, o çocuklar için istediği cinsiyet kalıbı olduğunu gösteriyor. Moi’nin karşılaştırmalı çalışmasında, çift cinsiyetli iki çocuk var; bir tanesini ailesi küçüklüğünden itibaren oğlan çocuğu gibi yetiştirmiş; bebekliğinde mavilerle donatılan odası, oyuncak arabaları ve tabancaları, babasıyla birlikte gittiği futbol maçları, bu tür faaliyetlerin her biri bu çift cinsiyetli çocuğun, biyolojik cinsiyetlerinden sadece birinin toplumsal bir cinsiyete evrilmesine izin vermiş. Diğer çocuğun ailesi ise, (Moi’ye göre) konunun aile içinde bir tabu sayılması, bilinçsizlik ve korku gibi nedenlerle çocuğun durumunu gizleme yoluna gittiklerinden, çocuğun kafa karışıklığı, her iki biyolojik cinsiyetinin de, belli miktarlarda farklı toplumsal cinsiyet kalıplarına evrilmesine yol açmış. Çocuk, her iki biyolojik cinsiyetine de işlev kazandırma çabasına girerken, aynı zamanda, kadınlık ve erkeklik toplumsal cinsiyet kalıpları arasında da gel gitler yaşamaya başlamış. İlk çocuğun ailesinin kararı, çocuklarının ameliyatla ‘normal bir erkek’ olması iken, ikinci çocuğun ailesi, kararı daha çok psikiyatra bırakma eğilimi göstermişler.
 
Moi’nin örneklerinden yola çıkarak, cinsiyetin de, tıpkı toplumsal cinsiyet gibi, verili ve değişmez olmadığını söylemek mümkün görünüyor. Hatta cinsiyeti, bedenle ilişkisi içerisinde ele alarak, onun da performatif olduğu sonucuna varacak kadar ileri giden teorisyenlerin sayısı az değil. Kadın nedir sorusuna yanıt ararken yolumuzu aydınlatacak olmasının yanı sıra, feminizmin ‘verili doğruları’nı sorgulaması dolayısıyla da bu tartışma çok önemli. Konuyu tartışmaya devam edelim.


Etiketler: kadın
Nefret