28/04/2009 | Yazar: Kaos GL

 

Kaos GL | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kaos GL

 

İris / Karakök Otonomu Türkiye/İsviçre

‘Kendin yap’ aslında anarşist eylemin özüdür. Sistemin bütün uzantılarında, her alanda, her düzeyde ne kadar çok insan bunun bilincinde hareket edip eylemleştirirse, sistemin etkisizliğini ve alternatifi olan bireysel ve kolektif özgüven yaratılabilir. 

 

Biz birey olmanın sorumluluğu ile alternatifleri yaşadığımız alanlarda yaratma çabalarımız aynı zamanda kendi içimizdeki sistemin yıkılmasının zorunluluğunu getirmelidir. Çünkü birey ve toplumsal yüzleşmenin gerçekleşmesi kalıcı olan eylemlikler yaratabilir. Toplumsal yüzleşmenin radikalliği o toplum içindeki kadın–erkek ilişkisinin yüzleşmesi ile eş bir değerlik taşır.
 
1960-70’lerde Avrupa’da genel bir düzeyde cinsel ve sanatsal özgürlükler genişlemişti. (Türkiyelilerse 1960’ların yalnız politik yönünü alıp daraltmışlardır. Bunu 1980 sonrası süreç tamamlamaya çalışmaktadır.) Sistemler sorgulandıkça politik mücadelenin yelpazesi dar bir alanda kalamadı. Savaşlara karşı olma hakkını kullananlar, kadın özgürlüklerinin kendini ifade etmesindeki radikalliği ve eşcinsellerin, azınlıkların, siyahların durumlarında düzelmeler ve kazanımlar olmuştur. Bu haklar 1980’lerin en gerici ve saldırgan emperyalist kuşatmalarda bile kendini korumuştur… 1960’ların kadın hareketlerinin – eşcinsellerin eylemlikleri, yaşam biçimleri o dönem için radikal ve kapitalizmin sosyolog ve psikologları tarafından da gelip geçici bir dalga olarak değerlendirilmiştir. Ve bu gün Zürih valisinin lezbiyen oluşu pek de önem taşımamaktadır, önemli olan birey ve vali olarak ne yapacağıdır. Lezbiyen oluşu da ön gündemde değildir ama lezbiyenliği de nötralize edilmemiştir. Her şey kazanımlarda ve kazanımların devamı olacak olan eylemliliklerdir.
 
Bu günümüz farklı ve radikal adımlar atmamızı zorlamaktadır. Kapitalizm bireylerin ve hakların kendi öz iradelerine karşı korkaktır. Çünkü o öz irade ve özgürlük istemi olan insanlar kendi yaşamlarını başkalarının kararlarına bırakmazlar. Şu an bütün güçleri ile insanlığın bu doğal yaşam biçimini yok etmeye harcamaktadırlar. Düşünmeyen yalnızca verileri uygulayan insan tipi istiyorlar. Anarko feministler olarak ve tüm feminist hareketlerin pratiği ‘kendin yap’ eyleminin gerçekleştirilmesi bizlere yeni açılımlar dünde olduğu gibi kazanımlar katabilir. Sistemli bir şekilde y.y’dır işlenen kadın rollerinin getirdiği toplumsal bağın kadınları köleleştirmesinin bilincinde artık ret etme tepkisinin yaşatılması gerekmektedir. Karşımızda bir dünya yaşam ve biz bunun neresindeyiz. Ne kadar seslenebiliyoruz kendimize ve evrene. Bu evrenle aramıza geri aile kurumu ve de kutsal annelik görevlerimiz üzerinden bakmamız dayatılmış. Bu da doğanın kadınlara haksız yüklediği güzel doğal olan duygularının aile (kurum-kurumlaşma) - anne (doğurganlık duygusu ve yaratma), kendilerine ait duyguları, kendilerinin yarattıkları, sahiplendikleri duygu ve emek dünyası, bu dünyada tek emek ve duygu sahibi olmanın yy. şekillendirdiği ve bu günümüze kadar gelinen tablodaki yerimiz.
 
Kadın ve evren tıpkı bir ses ekosu oyunu gibi, haykırışımız dağlara yankılanır ve de yankısı yine bağırana döner ve biter. Kendimizi bildiğimizden beri eşit haklar istemimiz sürekli gündemdedir. Neden hep eşitlenmek, var olan bir şeye karşı eşitlenmek oysa bizim istemimiz bizim doğamız gereği istemimiz kendimizden istemek olmalıdır. Bugün 1960’ların radikal ruhuna, red anlamında ihtiyacımız var.
 
Bizlere dayatılan geri aile kurumunu ret etmeliyiz, kendimiz ve evren arasındaki ilişkide; dünyanın ekolojik durumu, emperyalizmin yarattığı savaşlarda insanlığın geldiği nokta, devletlerin güvenlik güçlerinin yeni saldırgan yapısı ve genel bir kültür-sosyal yabancılaşmasının yaratılmasının sistemli ve programlı bir şekilde bireylerin iç hücrelerine kadar işlemesine karşı bizler reddi denemeliyiz. Bu apolitikleştirmeye karşı feminist politik yapımızla biz kendimiz olmalıyız. Biz kadınlar evrenle aramızda ilişkide düşüncelerimizle çözümler yaratarak var olmalıyız.
 
Anarşist feministler olarak bizim iktidardan istediğimiz bir şey yok, barışık hiç olamadık tarihler boyunca bizim istemimiz bizim gücümüze varlığımıza olan özgüvenle içimizdeki duvarları reddetme birlikteliğin getireceği gerçek çözümlerdedir. Politik-ekonomik-ekolojik-sosyal-kültürel her alanda feminist tavır;devletten ve erk dünyasından taleplerimiz olmamalı ve iktidarlar kirlidir, kirli bir iktidardan ne alıp vereceğimiz olabilir. Şimdiye kadar gördük tarih olarak karşımızda bilançosu ve de ondandır ki kendimizin içinde var olana kadar kendimizi doğurmalıyız. Bizleri yok sayarak, gereksiz toplumsal kodlarla programlamalarını sorgulamalıyız ve reddederek sorgulamalıyız. Devletlerin aileyi kurumlaştırmasını ve programlamasına karşı kendimizi ayrıştırma çabalarını başlatmakla kendimize yakınlaşabiliriz. Kadınları yy’lardır doğum olayı ile duyguları ile köleleştirmişlerdir. Toplumun ve de çocuğun diğer yarısını yaratanın karşısında doğuran olmak ne demektir ve de bir anne kadın olarak bizlerdeki toplumun ve de özelindeki bizlere yüklenen haksız paylaşımlar bize ait olmamalıdır. Bizim üzerimizden kadın olmamızın getirdiği doğal yapımız, geri aile kurumu ve toplumun üreme makineleri halinde görmelerine karşı radikal bir şekilde kendimizi bu düzenin çarklarından ayrıştırmalıyız. Kendi alternatifimizi kendimiz yaratarak kendimizi bulmalıyız. Bizler her yerde yaşamın bütün hücrelerindeyiz, kendi çekirdeğimizi tanımalıyız.
 
Anti Nato – anti faşist mitinglerine (yasal gösterilerde) katılan toplumsal duyarlılığı ve birey olmanın sorumluluğu ile halkların kendilerini ifade etmesine karşı uygulanan devletin güvenlik güçlerinin saldırganlığı, baskısı, şiddeti, tahammülsüzlüğünü sorgulamalıyız.Bu faşizan bir örgütlenmenin nedeni, her geçen gün artan muhalefetin korkusundan mı, yoksa tam tersi olan emperyalizmin yeni insanları köleleştirme provaları mıdır. Neo Naziler onların koruması altında mitinglerini yapıyorlar ve faşizmi yaşamış tarihi unutmayanlar anti faşist miting yaparken de polis gücü bu gençlere saldırıyor, fişliyor. Kapitalizme karşı çok güçlü muhalefet olmadığı halde neden bu saldırıları ve yıldırma çabaları. Hiç düşündünüz mü emperyalizmin güvenlik adı altındaki örgütlenmeleri nereye gidiyor?
 
Almanya’da bir çocuk kreşinin gürültüden- yani çocuk seslerinden – rahatsız olan çevre sakinlerinin devlete şikâyet etmesi ile devletin sorumlu uzmanları gürültü ölçümlerinin raporu taşınmasına neden oldu. Taşındığı yer şehrin dışında ve de yalıtılmış duvarlarla çevrilmiştir. Nereye gidiyor devletin sosyal işleyişi, çocuk sesine tahammül edemeyecek duruma getirdiği insanların sağlığını mı koruyor, yeni jenerasyonun izole edilip yaşamasının daha mı çok sağlıklı olacağını düşünüyor. Kreşte kendi yaşıtları ile evlerinde aileleri ile olan bu çocukları nasıl bir yaşam bekliyor bilmiyorlar mı. O kadar sosyolog ve psikologların ve bir çok aileler tepki duyması gerekenler bile sessiz kalmışlardır. Yalnızca bir sıradan haber oldu ve bitti. Neden?
 
Dünyanın ciğerlerinin nefes almada zorlandığı bir ekolojik durumda bizim ciğerlerimizin de nefes alamayacağının bilincinde bizleri kadınları dar dünyalara sığdıran tüm kurum ve kurumlaşmaları reddetmekle başlamalıyız. Kurumlaşmanın ilişkilerde hantallaşmaya, karşı olunanın farkına varmadan ilişkilerde yaşanmasını getireceğini, belli bir süreç içinde kendi içinde dönen ve de sistem içindeki geri aile kurumu haline gelebilir. Yaşam bizim içimizde akıyorken bizler bu akışı etkileyebilir ve de değiştirebiliriz. Kendimizi doğurmalıyız. Alternatiflerimiz ise kendimize vereceğimiz emekte anlam bulabilir.
 
Anarşist feministler olarak bir tarafız, tarafımız ise kendimizi tanımlamakla, bu sisteme hizmet eden bütün bağlarımızı iyi tahlil etmekten geçecektir. Evrenle aramızdaki köprüde eylemliklerimiz ve duruşumuz kendimiz olmalıyız. Çalınan emeklerimizle bu düzenin fedakâr emekçileriyiz. Bizlerin olmadığı bir tek günün nasıl olacağı bir dünyayı düşünebiliyor musunuz. Gücümüze varlığımıza güvenmeliyiz.
 

Etiketler: kadın
Nefret