09/08/2011 | Yazar: Osman Bulugil

Bu yazıda endüstriyel futbolun kısa bir analizi ve bununla ilişkili olarak futbolda şike ve medya konusunu tartışacağız.

Osman Bulugil | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Osman Bulugil

“Biz futbolun sahte dünyasının içindeyiz. bu tamamen düzmece bir dünya. bize basit bir oyun oynamamız için milyonlarca dolar ödeniyor. ama biz sadece sistemin devam etmesi için kendini satan köleleriz. ben sadece futbolcu almeyda değilim. bir insanım, bir babayım ve bir çiftçiyim. işte bu benim. ve futbolun içinde kaldığım her gün gerçek almeyda’dan uzaklaşıp, kişiliğimi yitiriyorum" - Matias Jesus Almeyda

Bu yazıda endüstriyel futbolun kısa bir analizi ve bununla ilişkili olarak futbolda şike ve medya konusunu tartışacağız.

Endüstriyel Futbol

“Kapitalist üretim biçiminin, insan hayatını, zamanı ve mekânları yeniden örgütlemesiyle birlikte bir ‘oyun’ olarak futbol da değişmek zorunda kalmıştır. Gerçekten, daha önceleri, yani köylülerin özgür topraklarında ve boş zamanlarında oynanagelen futbol, toprakların özel mülkiyet konusu haline gelmesi (çit çevirme) ile bir açıdan ‘mekansız’ kalmıştır. Köylülerin, yeni oluşan kentlere işgücü olarak sürülmesi ise oyunu ‘oyuncusuz’ bırakmıştır. Günde ortalama 18 saat çalışan işçilerin, artık bu enerji isteyen oyunu oynayacak halleri kalmaz. Kapitalizmin zaman ve mekân üzerinde bu şekilde tahakküm kurmasıyla futbol da artık popüler, gevşek kurallı, kimi zaman 300 kişinin bir arada oynayabildiği bir oyun olmaktan çıkar.”

Kapitalizmin zaman ve mekân üzerindeki tahakkümü, köylüler için mekânsız bıraktığı futbolun yeni mekânlarını üretmeye başlamıştır. Bu dönüşüm kentlerde işçi sınıfının, artık bu yeni mekânlarda oynanan futbolun izleyicisi başka bir yönüyle de tüketicisi konumuna getirmiştir. Artık futbolun eski oyuncularının, köylülerin, oyunu oynayacak ne günleri ne de zamanları vardır; tatil günlerinde sadece, yeniden üretebilmek için dinlenme/eğlenme görünümü altındaki tüketme etkinliğidir artık futbol.

Kapitalizmin işçi sınıfıyla futbolun ilişkisini dönüştürmeye başlamasını salt bir tüketim olarak ele alamayız. Statlara gidip maç izlemek sadece bilet veya kulübün lisanslı ürünlerini satın almakla açıklanmaz. Stadyumlar, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin somut olarak inşa edildiği mekânlardır. İktidar ilişkisinin kapitalist sistemde meşruluk kazandırılma mekanlarından biri olan stadyumlarda, saha içindeki “ağabey” oyunculara, şeref tribününden localara, kale arkasından maçları oturarak izlemeye, birçok statta kadın tuvaleti olmamasına kadar somut olarak görülüyor. Futbol kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir alandır. Tam da bu yönüyle futbol üzerinden, cinsiyetçilik, ırkçılık gibi sistemi üreten ideolojilerin meşruluk kazandırıyor.

Endüstriyel futbolda gösterilen bir tarafa, madalyonun arka yüzünde sömürü bulunuyor. Kulüplerde çalışan emekçilerden, dünya kupalarının oyuncaklarını üreten Güneydoğu Asyalı çocuklara kadar uzanıyor. Sadece bu da değil, örneğin 2010 Dünya Kupası için Güney Afrika’da inşa edilen Nelspurit kentindeki Mbombela stadı (74 milyon paunda yapıldı), yapımıyla birlikte Stefani kabilesine ait atalarından kalma 118 bin hektarlık alan işgal edildi, stat yapıldı ve kabile göçe zorlandı.

Bunun yanı sıra, dolar milyarderlerine ait olan kulüplerin futbol dünyasında güçlenmeleri ve “diğer” kulüplere başarı sansı tanımayacak kadar lobi kazanmaları oynanan oyunun da sadece basit bir oyun olmadığını gösteriyor. Bahis (sektörün büyüklüğü bir trilyon doların üzerinde ve dörtte biri futbol maçları üzerinden dönüyor) veya şike skandalları şaşırmamız gereken bir durum değil, tersine kapitalizmin futbolunun bir parçası. Futbolda pasta büyüdükçe (Tv, reklam, sponsorluk, bilet fiyatları vb.) şike diye kavramsallaştırdığımız eğilimler artıyor ve artmaya da devam edecek. 

Şike ve Medya

Futbol dünyasında patlak veren şike iddiası her an yeni bilgilerle kafa karıştırmaya devam ediyor. Süreç boyunca elli üzerinde kişi gözaltına alınmış ve ardından birçok tutuklama gelmişti.

Bu noktada, Giresunspor Kulübü eski Başkanı Olgun Aydın Peker, Sivasspor Kulübü Başkanı Mecnun Odyakmaz ve Bülent Uygun, 2004 yılındaki Sedat Peker ve ekibine yönelik düzenlenen Kelebek Operasyonu kapsamında da gözaltına alınarak yargılanan isimler olduklarını hatırlıyoruz. Bunun yanında Sedat Peker ile yakın ilişki içinde olduğu bilinen ve onun kayınbiraderi olan Mecnun Odyakmaz’ın adı Ergenekon iddianamesinde de gündeme gelmişti. Sadece bu bile bize durumun başka boyutları olduğunu gösteriyor.

Öncelikle vurgulamamız gereken şey, Türkiye’de bu sürecin ilk kez yaşanmadığı. Daha önce de birçok kez iddialar ortaya atılmış ama genelde üzeri örtülerek unutturulmuştu (Akçaabat sebat- kayseri maçını ve sonrasında meclisteki komisyon raporunu hatırlayalım). Burada örnekleri çoğaltabiliriz. Fakat hepsinden de varacağımız yer şikeyi meşrulaştıran bir anlayış oluyor. Geçmişiyle bugünü meşrulaştıran böylece gelecekteki şikelere zemin hazırlayan bir sisteme karşılık geliyor söylemek istediğimiz.

Şike olayı son sezona ait gibi gösteriliyor. Fakat bu geçmiş yıllardan bağımsız bir şey değil ve Türkiye’de kulüpler için zaten var olan şike yapabilirlikleri, yapmaları ve bunun toptan temizliğinden ibaret bir süreç yaşanıyor. Şike diye kavramsallaştırdığımız “başarıya giden her yol mubahtır” anlayışıyla ilişkili eğilim zaten kapitalizmin futbolunda içkin olarak yer alıyor ve şike operasyonları da bir tarafıyla kirli tarihlerinin örtülmesine karşılık geliyor.

Geçmişiyle bugünden bağımsız olmayan bir süreç var endüstriyel futbol ilişkileriyle beraber daha da meşrulaştırılarak yapılıyor. 2006 yılında İtalya’da da Juventus küme düşürülmüş, birçok kulüp ceza almıştı. Fakat şikenin sadece bu olaylarla bitmediğini daha yeni çıkan ses kayıtlarıyla gördük. Buna keza çok da uzak olmayan bir süreçte Almanya’da başlatılan ve Türkiye’ye de uzanan soruşturmayı biliyoruz.

 FİFA, UEFA ya da ülke federasyonlarının şikesiz bir oyun gibi hedeflerinden –şike kapitalizmin futboluna içkindir- söz edemiyoruz. Futboldaki tekelleşme sürecinin yaratan ve yaratmaya devam eden faktörlerden biriydi şike ve olmaya devam ediyor, edecek de. Burada birilerinin canı yanacak. Fakat bu en az hasarla geçiştirtecek ve sonrasında şike diye kavramsallaştığımız (endüstriyel futbolda var olmaması düşünülemez bile) kapitalizmin medyayla sürekli dayattığı başarı algısının bir eğilimi olarak, devam edecek ve artık yıkıntıların üzeri örtüldüğü için de bir sorun olmayacak. Aslında yeni şike eğilimleri için bir temizlik harekatı bu durum ve sonucu ne olursa olsun gelecekteki şikeleri üretecek

Bugünkü olayların bir tarafı devletteki hesaplaşmalara, diğer tarafı da endüstriyel futbola kadar götürülebilir. Ya da silah ticaretine kadar uzayabilir. Bunların hiçbiri, konunun (şike olaylarının) dışında, şikeden bağımsız ve sadece burada adı geçen kişiler nedeniyle bağlantı kurulabilecek şeyler değil. Aslında tam da içinde. Fakat medya, bunların içinde en çok Aziz Yıldırım’ı öne çıkartıyor. Böylece ideolojik saldırının bir parçası da Aziz Yıldırım üzerinden yapılmış oluyor.

Şike olayının patlak vermesiyle beraber aslında olayların nasıl bir eğilim içinde sunulacağı ve gelişeceğini tahmin edebiliyoruz. Bu süreç birinci ve ikinci dalga ve devamıyla birlikte bir fotoğraf sunuyor:  Bu da, medyanın olayları kaybettirdiği gerçeği.

Medya, var olan olay(lar) üzerinden düşünememenin üretilmesine neden oluyor. Medya aralarında kopukluk olan, bireyleşmiş olayları veriyor. Yani skandal olayların ard arda verilişi bile, hemen her kanalda ısrarla birbirini tekrarlayan programlar yapılmasıyla beraber “yine mi bu haber vb.” dedirttirecek biçimde bıktırarak kafalara işliyor ve böylece olay (lar) tekdüze hale getiriliyor. Medyanın bu noktada düşünememe üzerindeki etkisini açabilmek adına Ulus Baker’den yapacağımız alıntı anlamlı olsa gerek:

“(…) Ancak benim anladığım anlamda “düşünce” herbirimizin, birey ya da topluluk olarak, dünyaya açılma perspektifimizdir. Düşünce her zaman bir optik, bir perspektiftir. Medyanın bir ideoloji alanı olarak işlev gördüğünü biliyoruz. Öte yandan Marx, “bir köylü kulübesinde bir saraydakinden farklı düşünülür” demişti. Basit bir olguyu anlatan bu cümleciğin neresinde ideoloji kuramının temellerini bulabiliriz? Bir köylü bir saraylı gibi düşünürse, yani “saraylı gibi düşünme” tüm topluma yaygınlaşırsa işte ideolojiyle karşı karşıyayız demektir. Köylü gibi düşünme, köylünün yaşam perspektifini düşünsel bir perspektif haline getirir. Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır ancak. Yani düşünceyi bütün perspektiflerinde homojenleştiren, aynılaştıran düşünceye (işte ideoloji budur), perspektife dayalı somut bir düşünceyle karşı çıkılabilir. Bu homojenleştirmeyi, hakikatın her yerde aynılığını ve kendisiyle özdeşliğini sağlayan neredeyse insanüstü diyebileceğim düzeneğin medyanın ta kendisi olduğunu rahatlıkla farkedebiliriz. Böylece, düşüncede olaylar “perspektiflerin ifadesi” olarak ortaya çıkmalıdırlar.

Bu noktada şike olaylarında da gördüğümüz gibi medya olay üretmiyor. Yaptığı şey olayı tekrar tekrar sahnelemekten ibaret. Şike diye kavramsallaştıdığımız ve endüstriyel futbolun gelişiminde içkin olan bir eğilimi üzerinden, medya aslında neyi ne kadar düşüneceğimizi işleyerek tam da ideolojik işlevini yerine getirmiş oluyor.

Medya hem olay üretmiyor hem de futbolu, toplumsal yaşamın içinde olmasına rağmen sanki yaşamın, politikanın dışında bir alanmış gibi gösteriyor. Aslında bu durum bile yaşadığımız toplumun tam da küçük bir minyatürünü sunuyor. Medya ile futbolun bu şekilde toplumdan bağımsızmış gibi aktarımı yoluyla egemen iktidar ilişkilerinin görmezden gelinmesi ve bunun yeniden üretilmesine hizmet ediyor. Yazımızı Nelson Rodriques’in sözüyle bitirelim:  “Tek gördüğünüz topsa, hiçbir şey görmüyorsunuz demektir”

B. Aydın - D. Hatipoğlu - Ç. Ceyhan. 2008. “Endüstriyel futbol çağında “taraftarlık” , İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 26 Kış-Bahar 2008, sf:289–316

http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=65&dyid=1710&dergiyazi=Medyaya%20Nas%FDl%20Direnilir


Etiketler:
Nefret