20/02/2015 | Yazar: Karin Karakaşlı

Elimizdekilere şöyle bir bakalım: iç güvenlik… darp… kartopu… cam… bıçak…

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı
Elimizdekilere şöyle bir bakalım: iç güvenlik… darp… kartopu… cam… bıçak… İki gün de geriye gidelim. Bindiği minibüsün şoförü kendisine tecavüz etmeye kalkan, direnince feci biçimde öldürülen ve yakılan Özgecan Aslan, erkek şiddetinin kurbanı olarak hayatını kaybeden kadınların son halkası oldu. Bir memleket düşünün ki, öldürülen kadınlar için ‘anıt sayaç’  mevcut.  Bir memleket düşünün ki, haksız tahrik, iyi hâl, akıl sağlığının yerinde olmaması gibi gerekçelerle caniler korunuyor.
 
Zifir bir geceydi. Şehrin her yanını kaplayan bembeyaz kara inat, zifir bir gece. TBMM Genel Kurulu’ndaki kapalı oturumda, ’İç Güvenlik Paketi’ olarak adlandırılan düzenlemenin görüşmeleri sırasında AK Partili milletvekilleri, HDPli kadın vekillerin üzerine yürüdü, kürsüdeki tokmakla kafalar yarıldı, sandalyeler, yumruklar havada uçuştu. 
 
Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, CHP milletvekilleri Musa Çam, Aykut Erdoğdu, Mahmut Tanal ile Refik Eryılmaz’ın yaralandığı bu trajikomik saldırıyla ilgili olarak AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş’ın açıklaması, "Kadın milletvekilleri, kendilerini darp etmişlerdir. Onlar, fiili saldırı yapmışlardır. Anladığım kadarıyla, bunlar, kendilerine darp etmişlerdir. Hiçbir AK Partili milletvekili, özellikle kadınlara dokunmayı kendilerine yakıştıramaz.”
 
Meclis’teki saldırı, aslında polis şiddetine açık davetiye çıkaran paketin yasalaşması hâlinde yaşanacakların tanıtım filmi gibiydi. Ama gecenin zulmü bununla da sınırlı kalmadı. Kadıköy’de bir grup arkadaşıyla kartopu oynayan gazeteci Nuh Köklü, ‘vitrinine kartopu gelebilir’ gerekçesiyle, elinde bıçağı üzerine yürüyen bir esnaf tarafından öldürüldü. Aynı saatlerde, kimi hayatında ilk kez olmak üzere sayısız bebek ve çocuk, karın içinde yuvarlanarak kahkahalar atıyordu.
 
Elimizdekilere şöyle bir bakalım: iç güvenlik… darp… kartopu… cam… bıçak… İki gün de geriye gidelim. Bindiği minibüsün şoförü kendisine tecavüz etmeye kalkan, direnince feci biçimde öldürülen ve yakılan Özgecan Aslan, erkek şiddetinin kurbanı olarak hayatını kaybeden kadınların son halkası oldu. Bir memleket düşünün ki, öldürülen kadınlar için ‘anıt sayaç’  mevcut.  Bir memleket düşünün ki, haksız tahrik, iyi hâl, akıl sağlığının yerinde olmaması gibi gerekçelerle caniler korunuyor.
 
Kartopu gelince bıçağa davranan, bıçağı da boğaza, kalbe saplayan esnaflar var artık. Evin anahtarını bıraktığımız, mahalleden birilerini sorduğumuz, veresiye aldığımız esnaf tarih oldu. Biz bütün bunları, Ali İsmail Korkmaz’ı döve döve öldüren fırıncılar eşliğinde kaybettik.
 
Ne zamandır böyle bu? Mal canın yongası değil, canın kastı olmuş. Gencecik insanların gaz fişekleriyle gözünün çıktığı, kafatasının çatladığı, kaç kişinin canından olduğu Gezi Direnişi sırasında da, cam çerçeve derdine düşülmüştü. Biber gazı, cop, sopa ve yalan, başrollerdeydi.
 
Kötülüğün, zulmün kendisi kadar, cürümlere gerekçe üreterek kastedilen canları, yaşatılan acıları sıradanlaştıran düzenin kendisi, asıl korkutucu olan. Yasa ve uygulamanın kimden taraf olduğunun mesajını alanlar, durumdan vazife çıkarıp bir tahrik ya da cinnetin güvenli limanına sığınıyor. İktidarın dili de kadının bedeni, kişiliği, hakları ve neşesine kastetmeye devam ediyor. Vatandaşın makbulünü, bu sınırın dışına düşenlere reva görülen her tür baskı ve zulüm belirliyor.
 
Sokak ortasında kadını defalarca bıçaklayan, ‘kafasına sıkan’, eşcinsel çocuğu için aile meclislerinde ölüm kararı alan, yine o ‘sıcak yuva’da kızına, kızkardeşine, eşine, genç bir kadına ya da erkeğe tecavüz eden, öldüresiye döven, birlikte olduğu trans kadını “Ben onu kadın sandım” diyerek öldüren   ‘erkek’, gücünü işte bu ve benzeri söylemlerden alıyor. Katli vacipleri fosforlayan genel ahlak ve kamu düzeni, faillere “Buyur burda istediğin” diyor. Son çığlıklarda duyduğum gerçek bu.
 
Normalin zulmüdür bu. Öyle incelikli mekanizmalar devreye girer ki, tahakkümün nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamazsın. Ev, okul, hane içi, sokak… Her yer, kapana dönüşebilir. Hele de devletin temel yapı taşı ‘kutsal aile’…
 
Özgecan Aslan’ın katledildiği, muhalefet milletvekillerinin darp edildiği, sevgilisiyle kartopu oynayan bir insanın bıçaklanarak canından edildiği gecelerde, önümdeki açık bilgisayar ekranına boş gözlerle bakıyorum. Hesapta 1915’in yüzüncü yılına dair bir makale yazmam gerek. Sözün anlamını boşaltan vahşet, o an yapmakta olduğum her şeyi saçma, gereksiz ve hatta ayıp kılıyor. Çünkü aslında, tam da Birhan Keskin’in demiş olduğu gibiyim:
 
Sizinle yaşadığım her şey kıyamet,
Sizinle yaşadığım her şey cinnet,
Sizinle yaşadığım her şey cinayetti.
Ruh kirlendi,
kalbimin kenarında atını durduranlar için
akrep beslemekteyim.
 
Kar yağmaya devam ediyor. Yazının yazılması, sözün söylenmesi gerek. Hiçbir işe yaramasa bile sesi elinden alınanları duyulur kılmak, her şeyin kaydını tutmak için. Hakikati korumak için.
 
Sözün üzerine sıçrayan kanı ve cam parçalarını temizliyorum.
 
Temizliyorum, temizliyorum, bitmiyor.   

Etiketler:
Nefret