19/02/2009 | Yazar: Kemal Ördek

29 Mart yerel seçimleri yaklaşıyor. Her seçim öncesinde olduğu gibi, memleket gündemi adaylıklar ve seçime katılan partilerin değerlendirmesi ile meşgul.

Kemal Ördek | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Kemal Ördek
29 Mart yerel seçimleri yaklaşıyor. Her seçim öncesinde olduğu gibi, memleket gündemi adaylıklar ve seçime katılan partilerin değerlendirmesi ile meşgul. Televizyonlarda adaylar ve liderler birbirlerine bildik taktiklerle saldırırken, sokakta da halk uzun yıllardan beri toplumsal bilinçaltımıza yerleştirilmiş klişeleri tekrarlıyor.
 
Geçenlerde, Ankara Küçükesat’ta girdiğim bir alışveriş merkezinde iki mahalleli arasında geçen ve benim de tesadüfen şahit olduğum konuşma, ne kadar da tahammülsüz bir toplum olduğumuzun ispatı gibiydi. Konu, yaklaşan yerel seçimlerdi ve hal ve tavırlarından anlayabildiğim kadarıyla orta sınıfa mensup iki CHP sempatizanı, hararetle AKP’nin nasıl bu kadar çok oy toplayabildiğinin kendilerince açıklamasını yapıyorlardı. Bir tanesi, AKP’nin tabanının vergi vermeyen, gecekondu diken, kaçak elektrik kullanan ve büyükşehirleri ‘istila’ eden ‘ayaktakımı’ halk ‘yığın’larından oluştuğunu iddia ediyordu. Karşısındaki de, Cumhuriyet devrimlerinin ‘böyleleri’ tarafından tehdit edildiğinden bahsediyordu. Böylesine ‘sığ’ bir sohbete daha fazla dayanamayıp yanlarından uzaklaştım.
 
Bir korku var ve bu korkuya sahip olanların çoğunluğu ‘eğitimli, orta sınıf veya üstü, batılı ve laik’ vatandaşlar. ‘Diptekiler’in demokratik sürece katılımları sonucunda, AKP’nin başarı kaydettiğini ve bu durumun çok tehlikeli olduğunu iddia ediyorlar. Sorumlu tanıdık: ‘cahil’ halk kesimleri: işçiler, gecekondu sakinleri, taşralılar, alt sınıftan vatandaşlar, vs.
 
Sartre der ki, bir öznenin herhangi başka bir özneye karşı olması, ilk öznenin kendisiyle ya da içinde bulunduğu durumla ilgili alçaltıcı bulduğu şeylerin sorumluluğundan kendini kurtarmasına yardımcı olur. Yani bu özne, dünyanın yanlış ya da eksik bir düzen içinde olduğunu keşfetmekten korkar. Çünkü o zaman bir şeyler değiştirmek ya da geliştirmek gerekecektir. İşte bu sebeple, özne, bir suçlu arar.
 
Kemalist rejim de, kuruluşundan bu yana, toplumsal düzeneklerini oluşturduğu yapının çarpıklık ve başarısızlıklarının suçunu her zaman ‘öteki’ne atmıştır. Çünkü, çağdaşlaşma projeleri olarak adlandırılan bütün inkılaplar, emekçi halk yığınlarını değil, devletin bizzat kendisini ihya edecek düzenlemeler olarak kalmıştır. Devlet iktidarını toplumsal kesimler üzerinde güçlendirme hedefi ile gerçekleştirilen düzenlemeler, toplum hayatında bir iyileşmeden çok toplum ile devlet aygıtı ve sahipleri arasında zaten var olan uçurumun pekiştirilmesine yaramıştır. Emekçi halk ‘yığınları’, bu ayrıklık sebebiyle ortaya çıkan bütün huzursuzlukların sebebi olarak, askeri ve sivil bürokrasi ile şürekasının ‘günah keçisi’ haline gelmiştir.
 
Kemalist elitlerin ‘halktan olan’a yönelik gerçekleştirdiği stigmatizasyon sürecinde, en büyük destekçisi her zaman, bizzat kendilerinin ürettiği/yaydığı egemen ideolojinin kodlarını içselleştirmiş ‘eğitimli, orta ya da üst sınıf’ kitle olmuştur. Halkın büyük çoğunluğuna kıyasla imtiyazlı bir konumda olan bu kitle, egemenlerin milliyetçi ve elitist değerlerini en çok özümseyen kesim olması dolayısı ile ‘diptekiler’i kıyasıya aşağılar, öteler. Zira, kendi deyimleriyle, memleket meseleleri halka bırakılamayacak kadar mühimdir. Halk ‘cahil’dir, doğruyu seçemez; bu yüzden her meselenin Kemalist seçkinler denetiminde ve ‘eğitimli, milliyetçi, batılı ve laik’ kesim tarafından çözülmesi gerekir. Aksi takdirde, ‘ya şeriat gelir, ya da ülke bölünür.’(!)
 
Kemalist ‘Beyaz Türk’ün halka olan öfkesinin altında yatan sebep, kendi beceriksizliğini örtmek istemesidir. Onyıllardır toplumsal dönüşümü gerçekleştiremeyen, emekçi çoğunluğa yönelik politika üretemeyen egemen kadrolar suçu halkın ‘basiretsiz’ seçimlerine bağlamakta, sürekli parti kapatarak ve emekçilerin meşru taleplerini görmezden gelerek sistem krizinden çıkmaya çalışmaktadır. Kemalizm’in ‘ideal vatandaş’ları da, ya bütün bu antidemokratik süreçte sessiz kalmakta ya da cumhuriyet mitingleri gibi bizzat Kemalist seçkinci kadrolar tarafından düzenlenen şovlarda yer alıp düzen savunusuna katılmaktalar.
 
Çok kabaca söylemek gerekirse, karşımızda, temel unsuru demokrasi ve özgürlüklerin yayılması olasılığına karşı bitmez bir korku olan, Kemalizm ile harmanlanmış bir ‘beyaz Türk’ elitizmi var. Yeterince ‘laik’, ‘batılı’, ‘Türk’ ve vergisini verecek kadar zengin olmayan her kesim, demokratik süreçlerden elini eteğini çekmedikçe ülke sorunları da çözülmeyecektir. Böylesi dışlayıcı bir demokrasi anlayışının varacağı/vardığı nokta, nefretle beraber toplumsal kutuplaşmadır.
 
85 yıldır halkın tercihlerini sürekli müdahalelerle görmezden gelen, sömürüyle eşdeğer bir ekonomik düzene dayalı sistem ve onun savunucularının eleştirisine girmeden, egemenlik, kayıtsız şartsız ‘millet’in olamayacaktır. Toplumsal düzeneğin çatışmalar üzerinden güçlendiği, ‘beyaz Türk’ün ‘siyah Türk’ü hor görüp demokratik süreçlerden dışladığı ve ötelediği bir sistem, sadece huzursuzluk ve kamplaşma yaratır. Dolayısı ile temel amaç, halkın bütün kesimleri ile sistem eleştirisine girmesi ve bütün demokratik süreçlerden eşit şekilde faydalanması olmalıdır.
 


Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret