10/04/2020 | Yazar: Deniz Gedizlioğlu

Trans karakterlerinin translığı hakkında konuşan öykülerin hâlâ büyük bir anlamı olduğuna inanmakla birlikte, benim en sevdiğim pratik, trans oyuncuların trans olup olmadığına değinilmeyen karakterlerde görünmesi.

Ödül garantili trans rolleri ve trans oyuncular Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Deniz Gedizlioğlu | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Deniz Gedizlioğlu

“Trans karakterleri trans oyuncular canlandırmalıdır.”

Bu yaklaşımı bugün bir kural olarak kabul ediyoruz. Bu satırların yazıldığı sırada tam da trans görünürlük günü yeni kutlanmışken “Bir zahmet!” dediğinizi duyar gibiyim. Yine de her iki yılda bir “oyuncu her rolü oynayabilmeli,” diyen (ve bu sırada aslında kendisini kasteden) akıllı bir cis ünlü çıktığı için, Türkiye’de henüz pek uzun boylu tartışmadığımız bu meseleyi masaya yatırmak gerekiyor. Bakarsınız birisi de Blutv’ye çekeceği yeni dizisinde bir trans karakter yazıverir de lâzım olur.

Sinemadan dizilere uzanan trans görünürlüğünün –neredeyse tamamı Batıda geçen– tarihine şöyle bir göz attığımızda; 80’ler ve 90’larda trans karakterleri Frankenstein’dan hallice resmetmenin serbest zannedildiği bir dönem olduğunu, hayat gailesi içinde transların gerçekten neler yaşadığını kendince düşe kalka düşünmeye çalışan kurgu öykülerin 90’ların sonuna doğru şurada burada görülmeye başlayıp 2000’lerle beraber giderek arttığını, bu sırada bu rollere hayat veren cis oyuncular patır patır ödülleri toplarken 2010’ların ortalarında bir yerde trans oyuncuların bu duruma “Yetti artık!” demeye başladıklarını görüyoruz.  Özellikle Laverne Cox’un Orange Is the New Black’te mahkûm bir trans kadını canlandırdığı rolüyle şöhrete kavuşması ve hatta 2013’te Emmy Ödüllerine aday gösterilen ilk açık trans kadın olmasının, bu tartışmanın yükselmesinde epey payı oldu. Ancak geçmişte oynadıkları trans rolleri için bugün olsa yapmayacağına yeminler eden ya da daha yakın zamanlı olanlar için Twitter’dan özür dileyen ünlü cis oyunculara karşılık, henüz hiçbir trans oyuncuya Oscar, Emmy ya da Altın Küre gibi ses getiren bir ödül verilmedi. Woody Allen’a destek çıkmasından başlayarak hayatta her şeyi politik olarak yanlış yapmaya yemin etmiş olan Scarlett Johansson ise 70’lerde masaj salonu işletirken yasa dışı işler yürüten bir trans erkeği canlandıracağı Rub&Tug filminden büyük tepkiler sonucu el çektirilmesinin ardından, kendisine hâlâ “herhangi bir insan, ağaç ya da hayvan” rolü verilmesini bekliyor.

“Bir oyuncu her karakteri oynayabilir.” Evet, tabii ki. Hepimizin çok sevip kıyamadığı, cis insanlar tarafından canlandırılmış trans karakterler vardır. Ancak cinsiyetsiz bir oyunculuk ve cinsiyetsiz bir yaratım sürecine övgüler düzen bu cis yıldızların, söz gelimi film ve televizyon ödülleri verilirken kadın ve erkek şeklinde cinsiyetlendirilmiş kategorilerde ayrı ayrı yarıştırılmaktan hiç gocunmaması son derece komik. Üstelik kadınların sahnelere alınmadığı dönemleri geride bıraktığımızdan beri, cis bir erkeğin cis bir kadını oynadığını gördüğümüz de yok. Demek ki bir oyuncu “her karakteri” oynamıyor, tıpkı bir ağaç ya da hayvanı da oynamadıkları gibi. (Ayı Kız ve The Revenant ne yazık ki birer istisnadır.) Varmak istediğim nokta şu; özellikle film ve diziler açısından sonuna kadar özcü davranan bir temsil ortamında her bedene belli işlevler yüklenmiş durumdadır ve bu işlevler genellikle cinsiyetçi, cis-seksist ve heteronormatif bir düzenin beklentileriyle şekillenir. Bu dünyevi meselelerin sanatına engel olamayacağını iddia edenler de dâhil olmak üzere tüm oyuncular, bu sınırlar içinde ve bazen de bu sınırlara rağmen üretirler.

Trans oyuncular sanat düşmanı olmadığına göre, bütün bunları gayet iyi bilirler. Dolayısıyla trans karakterleri kimin oynayacağı hakkındaki tartışmayı şimdi de trans bedenlere “translık işlevi” yükleyecek aynı özcü tavrın bir devamı değil, sektörün halihazırda translara kapalı cis-seksist düzenini ifşa etmek ve kendine bir yer açmak yolunda bir girişim olarak yorumlamak daha doğru olur. Bu yüzdendir ki, bu tartışmanın sözcüleri arasında bir trans erkeği cis bir kadın oyuncu canlandırdığında otomatik olarak onun “aslında bir kadın olduğu” mesajının verildiği, zannedildiği kadar kesin ve yaygın bir düşünce değil. Scarlett Johansson “bence herkesi oynayabilmeliyim,” dediği zaman söylenen birçok şey arasından şu yazarın sözleri bence tartışmanın özünü gayet iyi ortaya koyuyor:

“Öncelikle Johansson, kesinlikle haklısın. Bir karakteri canlandırmak senin işinin gereği, bu doğru. Ama sorun da bu – sen bunu yapabiliyorsun. “Rub&Tug” için değerlendirilip rolü alabiliyorsun, üstüne rolü geri çevirdikten sonra kalkıp şöyle diyebiliyorsun: “Neden birçok kişinin [söz konusu karakterin] trans biri tarafından canlandırılması gerektiği fikrinde olduğunu anlayabiliyorum. Oyuncu seçimi hakkındaki tüm bu konuşmalar, ne kadar tartışmalı olsa da, sinemada çeşitlilik ve temsile dair daha kapsamlı bir diyaloğu teşvik ettiği için kendi adıma minnettar hissediyorum.”

“Söz hakkını elimizden alabiliyor ve “politik doğruculukla” dalga geçer gibi gözüküp bizlerle alay edebiliyorsun. 2018 yılında 40 milyon dolardan fazla kazanmış bir kadın olarak, başka türlü bir çıkış yapma olanağı bulamayan trans oyuncuların elinden her türlü rolü alman kesinlikle mümkün. Evet Johansson, bunların hepsini yapabilirsin, ama asıl soru şu: Yapmalı mısın?”

Özetle, trans oyuncular iş, hatta iyi işler istiyor ve bunun için, transları görünmez kılan oyunculuk sektörünün cis-seksist bariyerlerini adım adım zorlamaları gerekiyor. Bu açıdan, trans oyuncuların trans karakterleri canlandırması varılacak ideal bir sonuç değil, ancak bir başlangıç olabilir. 2015 yılında ikisi de Amerika’da çıkmış iki filme baktığımızda durumu çok daha net görebiliriz. Sean Baker’ın bağımsız bir komedi olarak çektiği Tangerine; iki trans arkadaşın bir “aldatılma” vakasının peşine düşerken çarkçılar, taksiciler ve torbacılar arasında mekik dokuduğu bir günü anlatırken, filmin baş rollerinde iki trans oyuncu, Kitana Kiki Rodriguez ve Mya Taylor yer alıyordu. Trans camiası epey uğraştıysa da Oscar gibi büyük ödüller dağıtılırken ne filmin ne de Rodriguez’le Taylor’un adı duyulmadı. Aynı yıl, tarihte beden geçiş operasyonu olan ilk trans kadınlardan Danimarkalı ressam Lili Elbe’nin hayatını anlatan meşhur The Danish Girl filmi de vizyona girdi. Pek çok kişi bu kez baş rolde ünlü cis bir erkeği gördüklerine tepki verirken, Oscar adaylıkları açıklandığında film “En İyi Erkek Oyuncu” olmak üzere dört dalda birden aday gösterilmişti.

odul-garantili-trans-rolleri-ve-trans-oyuncular-1

Bir konuda açık konuşmak isterim: The Danish Girl filminin trans kadınlara yönelik bir saldırı olarak tarihe geçmesi gerekiyor, baş rolde bir trans kadın oynasa ne olur? Lili için feminenliğin bir striptizciden kapılmış hareketlerle yaratılan bir performans olarak kurulması; bu feminen performansın külotlu çoraplara boğulmuş bir görsellikle desteklenmesi (filmin senaryosu sızdırıldığında, tam 14 farklı sahnede ana aksesuar olarak külotlu çorap kullanıldığı görülmüş); Lili’nin ressamlığı bırakışının sade ve sadece kadın olarak yaşama arzusu şeklinde yorumlandığı oldukça kadın düşmanı bir trans anlayışı ve elbette Lili’nin bedeniyle geçirdiği operasyonların geniş geniş sunulduğu görüntüleriyle, filmin her yerine trans kadınlığın eksik ve tamamlanmaya ihtiyaç duyan bir kadınlık olduğu fikrinin sinmiş olduğu çok açık. Böyle bir filmin baş rolünde elbette trans bir oyuncu göremeyiz. Ancak günün sonunda alkışı toplayanın translığa dair bu sansasyonel fanteziler olması ile gerçekte dizi-film sektöründe oldukça az sayıda trans karakter yazılıyor oluşu arasında bir ilişki kurmak hiç zor değil.

Böylelikle işin diğer yüzüne uzanmış oluyoruz. Trans karakterler özellikle dizilerde giderek artsa da, natrans rollerle kıyaslandığında bunların devede kulak kaldığı bir sürpriz olmadığından trans oyuncular iş bulmakta zorlanıyor. Indiewire’daki bir habere göre, Emmy ödüllü Transparent dizisinin sevilen oyuncusu Trace Lysette, 2018’de yıllık kazancı limitin altında kaldığı için sağlık sigortasını kaybetmiş. Laverne Cox, kimi trans oyuncuların az sayıdaki rollerden birini kapabilmek umuduyla seçmeler sırasında birçok transfobik davranışa sessiz kalmak zorunda hissettiğini anlatıyor. Bunlar, en azından Batıda trans karakterlerin trans oyuncular tarafından canlandırılması yolunda büyük ölçüde uzlaşma sağlanmış görünen düşüncenin, uzun vadede trans oyuncuların çok da hayrına işlemediği hakkında bir fikir veriyor. Üstelik, bir oyuncu olarak takdir görmek için herkes gibi transların da kadrolu olmadıkları rollerde yer almaya ihtiyacı var. Buradan çıkaracağımız sonucun tekrar gerçekliğe sırtımızı dönüp “Hadi herkes her şeyi oynasın,” demek olmadığını bütün yazı boyunca anlatabilmiş olduğumu umuyorum. Ancak trans oyuncuların önündeki sınırları kaldırmak için başka neler yapabiliriz?

Bu noktada şimdilik farklı formüller mevcut. Kimileri daha çok trans karakter yazılmasını, kimileri trans oyuncuların cis rollerde yer almasını, kimileriyse trans olarak cis’lerle özdeşleştirilen en ana akım rollerde yer almasını savunuyor. Trans varoluşa ve cis-seksizme şu ya da bu ölçüde kafa yoran, dolayısıyla trans karakterlerinin translığı hakkında konuşan öykülerin hâlâ büyük bir anlamı olduğuna inanmakla birlikte, benim en sevdiğim pratik, trans oyuncuların trans olup olmadığına değinilmeyen karakterlerde görünmesi. Jennifer Lopez’in oynadığı Hustlers’da (2019) Trace Lysette’in rolü ya da Netflix’in politik hiciv ve gençlik dizisi denebilecek The Politician’da (2019) Theo Germaine’in canlandırdığı James gibi. Nereye yorsak bilemediğimiz o garip trans şakaları olmasa, Ayta Sözeri’nin rol aldığı, bir kadın öyküsü olarak çok sevilen Gülse Birsel komedisi Aile Arasında da (2017) bunlardan biri olabilirdi pekâlâ. Filmin trans görünürlüğü adına bir sözü olmayacaksa, bıraksaydınız Ayta Sözeri o tuhaf ortamda vakur edalarıyla parlasaydı. Yine de çok iyi bir karakterdi, aldığı ödüller helali hoş olsun. Ancak trans oyuncuların geleceği için bundan fazlasını talep etmemiz gerekiyor. Belli olmaz, belki cinsiyetçilik-cis-seksism-heteronormativite üçgeninde sıkışan başkalarının da işine yarar.

* KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: medya, kültür sanat
Nefret