19/07/2014 | Yazar: Nilgün Tutal Cheviron

Bir bakışın egemenliği altında olmak ve egemenlik ilişkisini boşa çıkarmaktan doğan yaratıcılık oyunculuk ve yönetmenlik olarak maddileşir.

Nilgün Tutal Cheviron | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Nilgün Tutal Cheviron
Bir bakışın egemenliği altında olmak ve egemenlik ilişkisini boşa çıkarmaktan doğan yaratıcılık oyunculuk ve yönetmenlik olarak maddileşir.
 
Kaos GL Dergisi, “Queer ve Psikanaliz”, 136. sayı, Mayıs-Haziran 2014
 
Daha baştan ötekilerin dünyasına teslim edilen bedenim başkalarının izini taşır, toplumsal yaşamın potasında şekillenmiştir; ancak daha sonra ve biraz kararsızca bedenimin bana ait olduğunu iddia ederim, edersem tabii” (Judith Butler, Kırılgan Hayat, s.41).
 
Fransa’da 2013 yılında gösterime giren Guillaume Galienne’in ilk filminin özgün adı Fransızcadan Türkçeye çevrilirken hitap edilme ve kendi olma arasında kendiliğinden bir bağ kurulmuş. Oğlanlar veeee Guillaume, Yemek Hazır!!! diyen özgün ad ile Ben, Kendim ve Annem adı arasında oluşmuş bir anlam inceliğiyle karşı karşıyayız.  Filmin özgün adı, üç oğluna yemek hazır diye seslenirken, oğullarından ikisini oğlanlar diyerek çağıran, ancak iki büyük oğlundan farklılaştırdığı en küçük oğluna da adıyla seslenen annenin arzusunu dışa vurur, öncelikle: “Guillaume bir kız olmalıydı”, “Ama zaten bir kız O”, diyor anne oğluna her hitap edişinde. Filmde, filmi hem yöneten hem de oynayan Guillaume kendisini hedef olan bu arzuya önce eşcinsel ardından da heteroseksüel olarak karşılık gelmeye veya kendi olmaya çalışır.
 
Ya da Butler’ın deyişiyle annesinin bakışına hapsolmuş bedeninin kendisine ait olduğunu iddia etme cesaretini gösterir. Bir bakışın egemenliği altında olmak ve egemenlik ilişkisini boşa çıkarmaktan doğan yaratıcılık oyunculuk ve yönetmenlik olarak maddileşir. Bu yaratıcılık biçimleri sayesinde, cinsel kimliğin toplumsal bir inşa olduğuna alışılmadık tarzda dikkati çeken bir film ortaya çıkar. Fransız eleştirmenler filmin hikâyesini bu açıdan bir coming out olarak görmekte haksız sayılmazlar.
 
Yönetmen yakın tarihli bir söyleşisinde annesiyle yaptığı en son telefon görüşmelerinden birinde annesinin hala telefonu “canım kızım” diyerek kapattığına işaret eder. Film tersinden bir coming out olduğu için mizahın gücü sayesinde klasik eşcinsel-heteroseksüel klişelerinin eleştirel gücü pekişir; başkasının bakışının işaretini taşıyan bedenler olmanın hem olumsallığı hem de zorluğu gözler önüne gelir.
 
2013 yılında çekilen Ben, Kendim ve Annem, 2014 yılında Fransız ulusal sinema ödülü César ödüllerinden en iyi film ve en iyi oyuncu ödüllerine layık görülür. Filmi yaklaşık iki milyon kişi izler. Ben, Kendim ve Ailem bir coming out filmi olmasının yanı sıra bir gender filmi olarak da tanımlanabilir. Üstelik de tür olarak, bir komedi filmi. Ben, Kendim ve Annem La Comédie Française’de oyuncu olan Guillaume Gallienne’in aynı ismi taşıyan tek kişilik, kendi öz yaşam öyküsüne dayanan tiyatro oyunundan yola çıkarak senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir film. Kendi yaşamından kesitlere ve iç dünyasına olabildiğince derinlemesine yolculuğa çıkan aktör, kendi yönettiği filmde annesini de canlandırır.  Hem eril hem dişil roldeki performansı filmin cinsel kimlik soru ve sorunlarına güldüren yanının aynı zamanda düşünsel olana da açılmasıyla seyirsel hazzı tahrik eder. Her izleyici kendi çocukluğunu ve cinsel oluşum sürecini bir analiz sürecinde gözden geçirmeye, eğer isterse, heveslenebilir. Sinemanın gözler açıkken görülen rüyaların uzamı olmasına, Gallianne’in filmi katkıda bulunur.
 
****
 
Ayna, imge ve narsisizm arasındaki bağlantıyı Galliane’in filminin önümüze koyduğu kendi olmak ile olmamak bağlamına felsefi ve edebi bir zevkle taşıyan Agamben’in Dünyevileştirmeler’deki (2011) değinisinde duraklayalım:
 
“Ayna, içinde, bir imgeye sahip olduğumuzu ve aynı zamanda bu imgenin bizden ayrılabileceğini, bizim ‘görüntümüzün’ ya da imgemizin bize ait olmadığını keşfettiğimiz yerdir. İmgenin algılanması ve ondakinin tanınması arasında, bir ara, bir zaman süresi vardır, bu araya Orta Çağ şairleri aşk derler. Narkissos’un aynası, bu anlamda, aşkın kaynağıdır, eşi benzeri görülmemiş ve zorlu bir deneyimdir, bu deneyim imgenin bizim imgemiz olduğunu ve bizim imgemiz olmadığını söyler” (s.96-97).
 
Eğer her bebek annesinin gözünde kendi yansıyan imgesini görüp, sevildiği ya da sevilmediği hissiyle dolmasaydı özne olarak var olma süreci de başlamayabilirdi. Bu sürecin ne olduğuna dair algı hayali olduğu için psişik gelişim öykümüzde kendimize özgü ruhsal yaşamlar ve yaşamlarımızı süsleyen iyi kötü öyküler yazıyoruz. Guillaume’da annesinin gözündeki yansımasında kız olarak sevildiğini görmüş ya da hayal etmiş olabilir. İster gerçek ister hayal edilmiş olsun, özneleşme sürecini başlatan ilk imge ve kendi olma/olmama bağı kurulmuş. İmgeyi algılama ve kendini bu imgede tanıma anı olarak ortaya çıkan zaman aralığı, aşk/sevgi/yaratıcılık ve söz terapisi olarak, belki de, psikanalizin de konumlandığı yer olabilir. En azından Julia Kristeva (2009), psikanalizi bu aralıkta bir yerlere dahil eder.
 
*****
 
Küçük yaşlardan itibaren ve ergenlik dönemi boyunca annesinin bakışında gördüğü kız çocuğu olmaya çalışan Guillaume bu oluş halini filmde teatral performansa o kadar etkiletici bir şekilde dönüştürür ki, kadın ve erkek kimliklerinin birbirinden bu kadar kesin sınırlarla ayrı durması akla yatkın olmaktan çıkar. İç dünyası, çocukluk anıları, cinsel kimlik arayışı derken, Ben, Kendim ve Annem’in Woody Allen’ın ilk filmlerini anımsattığını düşünen film eleştirmenleri var.
 
Yalnız Woody Allen’ın filmlerinde erkek karakter kendine odaklanan ve cinsel haz ile kimlik bunalımı (erkeklik bunalımı, belki de?) arasında gidip gelen, öteki cins ile ilişkisi hep beyaz orta sınıf erkek ruh hallerini düşündüren bir karakterdir. Allen filmleri kimi beyaz orta sınıf erkekler için kendi cinsel fantezilerine tercüman olan anlatı işlevini kolayca üstlenebilir. İki yönetmen ve oyuncu arasındaki cinsel kimlik ve fantezilerine yaklaşım aynı zamanda iki kuşak arasındaki farkı da okunur kılar. 70’li yılların “cinsel devrim” sloganlarının o çağın heteroseksüel kadınlarına ve erkeklerine yaşattığı cinsel fantezileri Woody Allen’da buluyor olmamız, hiç şaşırtıcı değil.
 
Guillaume Gallienne söz konusu olduğunda, bence, Fransız sosyolog Michel Maffesoli’nin 2012 yılında çıkan Homo Eroticus başlıklı yapıtında işaret ettiği bazı değişimleri dikkate almak gerekir. Bu yapıtta sözü edilen çağın ve dünyanın dişileşmesi; insanların dürtülerinin ve imgelemlerinin egemenliğine kendilerini teslim etmeleri açısından okunacak bir cinsel kimlik-oluş arayışının filmde öykünün içine çağın bir niteliği olarak sızdığını düşünmek daha ehil görünüyor. Ancak Allen ile Gallienne karşılaştırması da boşu boşuna ortaya çıkmış değil. Ben, Kendim ve Annem bir queer komedi olmasının yanı sıra; annesinin eşcinsel olduğundan emin olduğu ya da eşcinsel olmasını, bir kız çocuğu olmasını arzuladığı Guillaume’un deneyimden deneyime heteroseksüel bir erkek olduğunu keşfetmesi ve buna kendisinin bile şaşması hakkında da bir film.
 
Çünkü komik biçimde de dile gelse şununla karşı karşıya kalırız: Freud’un  Nietzche’nin “insanın kendi benliği ondan gayet iyi gizlenmiş; hazine kazılarında en son gün açığa çıkarılacak olan kişinin kendisidir” önermesine dayanarak çocuk cinselliği açısından dikkati çekmiş olduğu konuya odaklanırız: Çocuklara yönelik anne ve babanın ensest arzularından daha çok söz konusu olan eğer çocukların karşı cinsten anne-babaya yönelik ensest arzularıysa (Jones, 2004: s. 306), Ben, Kendim ve Annem’de Guillaume annesini arzuladığı için babasından korkmaktadır, iğdiş edilmekten duyduğu endişe ve korkuyla annesinin cinsiyetiyle özdeşleşir; bu özdeşleşmenin gelişmesinde de annesinin oğlunu bir kız olarak arzulamasının da payı vardır.
 
Bu şaşkınlıklara bir “çözüm” bulabilmek için çağın bir başka niteliği de filme dahil olur: Girdiği çıkmazlarda yolunu bir türlü bulamayan ya da bulmayı arzulamayan psişe-ruh için psikanalist ve psikiyatrların aracılığına başvurmak, kaçınılmaz bir çözüm olarak kendini gösterir.  Çünkü Kristeva’nın deyişiyle “psişik yaşamınız öznesi olduğunuz, zararlı ya da kurtarıcı olabilecek edim halindeki bir söylemdir. Bu yaşamı analiz etmek için beraberiz: Onu çözündürmek ve sıfırdan başlamak için” (2007:14).Guillaume’un bu çözündürme edimine yöneldiğini filmde görürüz. Analiz seansları boyunca analistinin anlayamadığı hareketliliğinden izleyici kimi zaman annesi kimi zaman da kendisi adına söz aldığını görür. Ancak pek bir analist ile arasında aktarım ilişkisi olmayacaktır.
 
Üst sınıf burjuva bir ailenin en küçük erkek çocuğu olan Guillaume, annesinin kendisinin kız çocuğu olmasını arzuladığını fark etmez ve ergen yaşamı boyunca da kendisinin kız olduğuna inanır. Çocukluk anılarında anne ile babanın Guillaume için kendi cisnel kimliklerinin erkek ya da kız aktiviteleri dediği aktiviteleri seçtiğine dair göndermeler yapılır.  Guillaume el yordamıyla ben neyim sorusuna yanıt ararken, ergenliğin sonunda yolu psikanalize düşer. Kendi olma arayışında psikanalist ile arasında geçen konuşmalarda ruhsal çözümleme işi biraz da karikatürize olduğu için, psikanalizin en mahrem hallerimize sokulmuş ve bize kim ya da ne olduğumuzu söyleyen bir konumdan bize bakma gücüne sahip bir söylem evreni olduğunu kavrarız. Ancak Guillaum’un fobik olduğunu analiz seansları sırasında keşfetmeyiz. Zaten film de uzunca psikanaliz ve terapi gibi konulara yoğunlaşmaz, sadece kentsel yaşamımızda nasıl spor yapmak zorundaysak, ve spor günlük yaşamın bir parçası olmuşsa psikanalizin de yaşamın içine konforlu bir şekilde yerleşmiş olduğunu görürüz.  Kendi benliğimizi psikanalizin vaka analizleriyle keşfettiği öykülerle buluruz, bazen.
 
Bu durumu kendisine sevgili bulamayınca cinsel partner aramaya çıkan Guillaume’un bir gece karşılaştığı ve birlikte olmak üzere evine gittiği arkadaşının çıplak bedeni önünde, arkadaşının cinsel organlarını işaret ederek “A at, işte ben bu attan korkuyordum” deyişinde somutlaştığını söyleyebiliriz. Freud’un Küçük Hans vakasında Hans fobik bir çocuktur ve atlardan korkar; Freud Hans’ın aslında babasından korktuğunu, babasının yerine atları geçirmiş olduğu fark ederek babasına atın yerini alması için telkinlerde bulunur. Filmdeki bu anıştırma gerçekten mizahi açıdan başarılı olmaktadır. Erkek cinsel organları ile at/ at fobisi/iğdiş edilme korkusu arasında kurulan bu komik bağ, cinsel kimliklerin oluşumunda anlam ve imgelem evreninin ne kadar belirleyici olduğunu bir kez daha anımsatır. Bu anımsamanın fazla bir iddiası yoktur. Erkekteki kadınsılığı kadındaki erkeksiliği en komik yanlarıyla çoğaltarak kimliklerin göreceleştiği bu filmsel anlatı, bize otoriter ve baskıcı olanın karşısında gülümsemenin direnç yaratıcı olumlu yanlarının hep akılda tutulması gerektiğini ince bir şekilde gösterir.
 
Referanslar
Agamben, Giorgio (2011). Dünyevileştirmeler. (çev. Betül Parlak), İstanbul: Monokl yay.
Butler, Judith (2005). Kırılgan Hayat. Yasın ve Şiddetin Gücü. (Çev. Başak Ertür), İstanbul: Metis yay.
Jones, Ernest (2004). Freud. Hayatı ve Eserleri. (çev. Emre Kapkın ve Ayşen Tekşen Kapkın). İstanbul: Kabalcı yay.
Kristeva, Julia (2009). Korkunun Güçleri. İğrençlik Üzerine bir Deneme. (çev.Nilgün Tutal), İstanbul: ayrıntı yay.
Kristeva, Julia (2007). Ruhun Yeni Hastalıkları. (çev. Nilgün Tutal). İstanbul: Ayrıntı yay.
Maffesoli, Michel (2012). Homo Eroticus, Paris:CNRS Edition.
 
Filmin Künyesi
Les Garçons et Guillaume, à Table (Ben, Kendim ve Annem)
Türü: Komedi, Yapım Yılı 2013
Yönetmen: Guillaume Gallienne
Oyuncular: Guillaume Gallienne, André Marcon, Françoise Fabian
Süre: 85 dakika, Dağıtımcı: Fransa-Gaumont 

Etiketler:
Nefret