03/05/2012 | Yazar: Andaç Yazlı

Füruzan, her öyküsünde insan yüzlerini ve yaşanmışlıkları birbirine kördüğüm etmeden, sıkıca bağlayabilen bir ilüzyon ustası; zaman kavramını buharlaştıran, iç seslerin dış seslerle karıştığı bir gündelik iklimi hazırlayan bir duygu mimari sanki. ’

Andaç Yazlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Andaç Yazlı
"Akıyordu su / Gösterip aynasında söğüt ağaçlarını / Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını.”

Edebiyat, sessiz ezgilerin yüksek kulak çınlamalarına dönüştüğü yerdir. Herkesin, her şeyin, her bitmeyen yürüyüşün, her içli sesin peşinde yorulmayan gezgin gibidir. Ama onu duyanı, hissedeni, kucaklayanını ister, diler. Öyledir yaratılışı. Ömür boyu yaşayan bedenlerin, arzuların, çöküşlerin kiracısı gibi mahçup ve kırılgandır. Sonraları onu hayatının onulmaz parçası kılan, minnettarlığını hayat boyu erdeme bahşeden insan yüzlerini unutmaz. Ebedi olarak yerleşir konaklara. Yersiz yurtsuz, bir dev çınarın hüzünle uzayan yalnız boy fidanları olsa da onlar… Bırakmaz, sahiplenir ve sessiz ezgilerini sadece onun duyacağı biçimde fısıldar. Ezgiler her köşeden duyguları kıskıvrak kuşatan bitmeyen bir uzayışın tutkulu sarışlarını, sonu belirsiz bir destanın ağıtlarını durmadan yayarlar.

Füruzan’ın edebi evreni ancak böyle ezgilerle tercüme edilebilir. Füruzan’da yaşamın günlük akışını, evin bir köşesinde bazen serili minderlerin kıvrık uçlarına dalan gözlerle, bazen duvarların çatlamış hüznünü andıran eskimişliğiyle, bazen geçmişin nostaljisini gözkapaklarından damlayan küçük bir gözyaşıyla anımsayan yaşlılar olarak izleriz. Dingin bir pınarın usul usul akan suları gibidir Füruzan’ın öykülerindeki günlük yaşam. Hüzün, evlerin içinde dolaşan, varlığı sarsılmaz bir babadır çoğu zaman. Hem ekmek taşıyıcısı, hem sıcak bir dokunuşun tılsımlı etikileridir. Hüzün hiçbir zaman sadece hüzün olarak çakılı kalmaz bu evlerde. Devinim halindedir. Babasız kalmış çocukların rüyalarını betimleyen şiir olarak da, yoksul annelerin omuzlarından inen ağır yüklerin paylaşımcı elleri olarak da ‘ben buradayım’ der sürekli.

Düşler, doyulmamışlıklar, kırılgan umutlar, bekleyişler de ’ben buradayım’ derler sürekli. İstanbul’un şımarık bir çocuk gürültüsüyle duyulmaz, devesa gövdesiyle görünmez kıldığı ‘ötekiler’ vardır bu satırlarda. Göçmenliğin pislikle anıldığı kalabalığın içinde başı öne eğik çocuklar, şehrin yabancılığında geçmiş yakınlığını unutan yaşlı bellekler, dul kalmış işsiz anneler, tersane işçileri emektar babalar… ’Su Ustası Miraç’ vardır mesela. Hikayede alay ederler, bu kimin ustası diyerek. İçlerinden biri ona "suyun ustası" dediğinde öylesi bir boşluğun ortasında savunmasız, tutunacak küçücük bir parça arayan titrek ellerin hissettirdikleriyle kavrulunur ki bu kavruluş okuyucunun şaşkın halleridir. Öyküyü okuyan herkes  bunu bilir, anlar ve sezer.

’Su Ustası Miraç’ bir delinin esaslı hikayesidir. Delinin anası da öyle bir anadır ki  kendisine "anacığım" sözünü söyleyen tek kişi olarak oğlunu biricikliğin ama aynı zamanda tehlikeli umursamazlıkların kıyısına koyar. Analığın hem yürek merkezi, hem göçmen kıyısıdır onun için Vedat. Hep nedense ’farklı’ olmanın dayanılmaz rahatsızlığını  birilerinin (kardeşleri ve anası) sırtında yüke dönüştürmüştür o. Bir kere hiç olmayacak şekilde yoksullara ilgi duyar. Onlarla, her mevsimin verimliliğindeki bolluğun güzelliğini paylaşır. Sonra devletine başkaldırır. Tutuklanır. Miraç’a ustalık statüsünü Vedat vermiştir. Suların ustası Miraç’ın evinde, salkım söğütler saçlarını yıkar. Anası Vedatı’nı kurtarmak için kolları sıvarken, Miraç, aynasında gösterir Vedat’ın yüzünü anasına.

’İskele Parklarında’ ”ağustosun on beşini yaz,on beşini kış” olarak geçiren analar, kızlar, yaşlılar vardır mesela. Yoksulluğun bir suya özlemle anlatıldığı parklarda özlemler dile gelir, öfkeler nedensizliğin sürpriz hediyelerinde patlar… İstasyonun müdavim yolcuları kıyılarından geçerler yoksul oturuşların. Sanki görmemek, duymamak, dinlememek için oturmayı sevmez, hızlıca yürür geçerler. "Anne sucular zengin midir" soruları çocuk masumiyetinin yokluk içinde eridiği düşlerin serbestliği ile sorulur. Anneler öfkelenir durduk yere. Öfkeler, yoksulluğun, yaşanmamış yarım baharların, on beşi yaz on beşi kış akşamların öfkeleridir…

’Parasız Yatılı’ en çok bekleyişlerin uzak umutlarıdır. "Hiç sekiz yaşında bir kız babasız kalır mı” sorularının yakarışlarıdır bu öykü. Akşam minik ellerle yakılan sobanın henüz ısıtılmayan evinde, henüz buz gibi duvarlarına sırtını dayamış çocuklar için  yazılmıştır sanki bu öykü. Sabah yalnız uyanışların ağlamaklı yüzleri hissedilir bu satırların diri yüreklerinde. Hep hayata erken başlanır. Ne de olsa Parasız Yatılı sınavına katılacak tüm öğrenciler erken gelirler imtihana.

Parasız Yatılı’nın düşündürdükleri, hissettirdikleri sonsuz… Füruzan, her öyküsünde insan yüzlerini ve yaşanmışlıkları birbirine kördüğüm etmeden, sıkıca bağlayabilen bir ilüzyon ustası; zaman kavramını buharlaştıran, iç seslerin dış seslerle karıştığı bir gündelik iklimi hazırlayan bir duygu mimari sanki. ’Parasız Yatılı’ ismiyle topladığı her bir öykünün değeri biraz da İstanbul’un hızlı ritmine ayak uyduramamış nesneler, insanlar ve geçmişlerin ağır işleyen hüznünde saklı.  Özgün öykülerin  ayrıntılar evrenine yeni anlam ve kalıcılık katabilen, değeri ve edebiyatımızdaki yeri tartışma götürmez bir yazar Fürüzan. Tüm öyküleri, şu sözünde savunduğu görüşün kanıtı:

“Sanatçıların taşıdığı akıl, vicdan, diri bakış; bunca acının, horlanmanın, çöpleştirip hakir görmenin şaha kalktığı şu yıllarda insanlığı anlayabilen tek alandır.”

Etiketler:
Nefret