26/07/2014 | Yazar: Tuğçe Isıyel

Psikoterapi süreci, önce dağıtan sonra da dağıttıklarını özenle toparlayan bir süreç. İki kişinin birlikteliğinin en geçirgen, en mahrem, en sahici ilişkisel alanı. Kimliksiz, tanımsız bir aşk söylemi.

Tuğçe Isıyel | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Tuğçe Isıyel
Psikoterapi süreci, önce dağıtan sonra da dağıttıklarını özenle toparlayan bir süreç. İki kişinin birlikteliğinin en geçirgen, en mahrem, en sahici ilişkisel alanı. Kimliksiz, tanımsız bir aşk söylemi. Aynalayan, kapsayan, tutan; durabilmeyi, duyabilmeyi, dengelenmeyi sağlayan. En karanlık taraflarımızı gören, gösteren ve dönüştürmeye olanak veren bir süreç.
 
Kaos GL Dergisi, “Queer ve Psikanaliz”, 136. sayı, Mayıs-Haziran 2014
 
“Aşk Üzerine Bir Diyalog” Kitabı Hakkında Düşünceler
Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud, 1931 yılında yazdığı “Kadın Cinselliği” adlı metinde, kız çocuğunun Oidipus öncesi dönemini inceler ve anneyle olan ilk ilişkisinin önemini ve bu dönemin olumsuz Oidipus’u oluşturduğunu ileri sürer. Bu ilk dönemde kız çocuğu annesini bir aşk nesnesi olarak görürken, babasını da rahatsız edici, annesiyle arasına girmeye çalışan bir rakip olarak görecek ve eril bir cinsellik sergileyecektir. Ve babasına karşı koymaya başlayacaktır. Çifte cinselliğin, kızda erkektekinden daha belirgin olduğunu söyleyen Freud, kız çocuğunun bu ilk erillikteki takılmalarının ilerideki histeri ve paranoya rahatsızlıklarının temelini oluşturduğunu da ekleyecektir. Nesne değişiminden sonra kız çocuğu anneye karşı yoğun ikirciklilik duyguları beslerken, erkek çocuk bu ikircikli duyguları sadece rakip konumunda olan babasına yöneltecektir. Neredeyse erkek çocuğun annesine karşı hiç bu tür duygular beslemediğini ileri süren Freud’un bu savı, daha sonra bir hayli eleştiri alacaktır. Freud bir yandan penisin yokluğu karşısında şekillenen çocukluk cinselliğini betimlerken bir yandan da cinsiyetleri etkinlik ve edilgenlik niteliklerine göre ele alır ve annenin etkinliğine ve bebeğin edilgenliğine işaret eder. Freud,  bir zamanlar öne sürdüğü dişilin edilgen olduğu erilin de etkin olduğu söylemini 1932 yılında yayımladığı “Kadınlık” adlı makalesinde çürütür ve şöyle der; “edilgen bir hedef sağlayabilmek için oldukça önemli bir etkinlik sergilemek gerekmektedir”.  Freud’un bu makalesinde özellikle ifade etmek istediği nokta şu olabilir; kadınlığı anlayabilmek için anatomi yeterli olamıyorsa,-zira aynı anatomik özelliklere sahip farklı bireyler, farklı psişik özellikler sergileyebiliyorlar-, nasıl oluyor da bir davranışı ya da duygulanımı dişil ya da eril olarak tanımlayabiliyoruz? Etkinlik ya da edilgenliğin bunun cevabı olmadığını da ileri süren Freud, annedeki etkinliğe, bebeğin de anne gibi etkin olma arzusunu ele alarak bu eşleşmenin cinsiyetlerle birebir örtüşmediğini söyler. Ayrıca edilgen olmakla, kendine edilgen bir hedef tutturma arasında da önemli bir fark vardır. Bir başka deyişle kendisini edilgen olmaya koşullamak oldukça etkin bir davranıştır.
 
Bu düşüncelerden yola çıkarak Freud’un belli noktalarda üstü kapalı da olsa “queer “ bir açılım oluşturmaya çalıştığı söylenebilinir.
 
Queer kuramı, ne olduğuyla değil neye karşı olduğuyla kendini ortaya koyan bir teori. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel pratiklerle ilgili her türlü sınırlamaya, etikete ve dolayısıyla kimlik ve cinselliğin üzerine kurulduğu tüm kategorilere karşı durur. “Normali”, normalliği kuran normların kuruluş ve işleyiş yapısını sorgularken amacı dışarıda kalanın merkeze çağrılması değil, bizzat merkezin dağıtılmasıdır. Her türlü kavramla ilgili ama özellikle cinsiyetle ilgili algılarımıza damgasını vurmuş ikili düşünce kalıplarına (cinsiyet/toplumsal cinsiyet; eşcinsellik/heteroseksüellik; kadınlık/erkeklik) ve bu kalıpların beraberinde getirdiği uyumluluklara (erkek, erkek gibiyse kadına arzu duyar) karşı, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim kimliklerinin hiçbirinin “doğal” olmadığını, tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak kurulduğunu ileri sürer.
 
Peki tüm bu kısa açıklamalardan sonra queer bir psikoterapi modelinden bahsedebilir miyiz? Veya bir psikoterapi sürecinin queer bir bakışla incelenmesi mümkün olabilir mi? Psikanaliz ve queer birbirleriyle hangi oranda ilişkili ve mesafeli?
 
Eve Kosofsky Sedwick, Ayrıntı Yayınlarından çıkan ve Türkçe’ye çevrilmiş ilk kitabı “Aşk Üzerine Bir Diyalog” isimli eserinde bizi elimizden tutup  bu soruların arasında gezdirmeye çıkarırken aynı zamanda yazarın kendi naif, kırılgan ve bir o kadar da güçlü arka bahçesinde soluklanmamızı sağlıyor.
 
Görünen o ki; bir hasta olarak görülmek istiyorum. “Ah, sanırım sana danışanım demeliyim, hastam değil” demişti Shannon bir keresinde, “ama bize okuldayken böyle öğrettiler, değişmesi zor gibi gözüküyor.” Kaldı ki ben “hasta” denmesinden hoşlanıyorum. Doğru, çok hasta olabiliyorum. Ve Shannon da bundan hoşlanıyor; yani bu kelime bende dışlanmışlığım yönünde bir his yaratmıyor.
 
Yukarıda alıntıladığım gibi apaçık bir queer söylemiyle başlıyor kitap. Bu cümlelerle başlaması benim de bu yazıya queer kavramıyla giriş yapmama yol açıyor.
 
Queer konusu hayatımda çok merkezde bir yerde duruyor. Hatta cinselliğim şöyle dursun, bir yetişkin olarak eylediğim ve sevdiğim her şeyin tam da ortasında yer alıyor.
 
Eve Kosofsky Sedwick, 1950-2009 yılları arasında yaşamış, çok çeşitli çalışmalarda bulunmuş Amerikalı bir queer teorisyeni, akademisyen, yazar, şair.  Epistemology of the Closet (Dolabın Epistemolojisi) adlı kitabı belki de kitapları arasında en ünlü olanı ve Queer Kuram dendiğinde ilk akla gelen eserlerden. Eve, 1991 ylında göğüs kanseri teşhisiyle birlikte yol arkadaşım diye nitelendirdiği depresyonun ardından yeni bir element olarak tanımladığı psikoterapi desteğine başlıyor;
 
Hayatın bir gerçeği, afallatıcı çekim gücüyle bana sunuluyor, yeryüzü gibi,
yeni bir ihtiyaç halinden çok ,
yeni bir element olarak...
 
Kitap, Eve ve terapisti Shannon Van Wey’in  terapi sürecinde aldıkları notlardan oluşuyor.  Bu notlarda ölüm korkusu/arzusu, iç/dış dünyayla kurulan ilişki, cinsiyet/cinsiyetsizlik, içsel imajlar, beden algısı, hastalık, çocukluk, annelik, cinsellik gibi kavramların nasıl konumlandığına eşlik ediyoruz. Bu notlar çoğu zaman şiirsel, akışkan diyaloglar şeklinde aktarılmış olsa da bazen terapistin ve hastanın içiçe geçmişliğine tanıklık edip, kendimizi kocaman bir monoloğun içinde bulabiliyoruz.  Ancak bu monolog kapalı, sıkışmış, boğucu değil; aksine sayısız pencereleri bulunan, oldukça havadar bir biçimde bizleri etkisi altına alıveriyor.
 
Psikoterapi süreci, önce dağıtan sonra da dağıttıklarını özenle toparlayan bir süreç. İki kişinin birlikteliğinin en geçirgen, en mahrem, en sahici ilişkisel alanı. Kimliksiz, tanımsız bir aşk söylemi. Aynalayan, kapsayan, tutan; durabilmeyi, duyabilmeyi, dengelenmeyi sağlayan. En karanlık taraflarımızı gören, gösteren ve dönüştürmeye olanak veren bir süreç.
 
Eve’in deyimiyle;
Bir başkasıyla konuşmanın,
Aynı zamanda kendimle konuşmak olduğu bir uzam.
 
Bazen biz de, okuyucu olmaktan çıkıp terapist ya da Eve’in deyimiyle “hasta” rolüyle katılıveriyoruz satırlara. Ve tam da bu noktada aslında kimi, hangi rolle okuduğumuz kitabın bitiminde düşünülmesi gereken en önemli sorulardan birisi belki de...
 
Çevirmenliğini Özge Karlık’ın yaptığı, oldukça kapsamlı ve doyurucu önsözünü Sibel Yardımcı’nın yazdığı Aşk Üzerine Bir Diyalog, hem queer hem de psikanalitik bir okumaya açık olmasının yanı sıra, bir terapi odasının en ortasına bizi yerleştirmesiyle bazen zorlayıcı ancak bu çabayı fazlasıyla hak eden bir zihin-ruh devinimi sağlıyor.   

Etiketler: kültür sanat
Nefret